Hatay'da Arazi Sınır Anlaşmazlıkları ve Kadastro Davaları

Hatay'da Arazi Sınır Anlaşmazlıkları ve Kadastro Davaları

Hatay’da arazi sınırlarının çit, duvar veya fiili kullanım esas alınarak belirlenmesi her zaman hukuken geçerli sonuç doğurmaz. Kadastro paftaları, kök tapu kayıtları, tedavüller, eski haritalar, ölçü krokileri ve komşu parsellerin belgeleri birlikte incelenmelidir. Bu yazıda arazi sınır anlaşmazlıklarının hangi aşamalarda ve hangi mahkemelerde ileri sürülebileceği, kadastro tespitine itiraz süreleri, teknik düzeltme yolları ve dava hazırlığında toplanması gereken deliller açıklanmaktadır.

Hatay’da Arazi Sınırlarının Kadastro Belgeleriyle Belirlenmesi

Tapu Kayıtları ve Fiili Kullanımın Birlikte İncelenmesi

Hatay’da arazi sınırının belirlenmesinde yalnızca zemindeki görünüm veya tarafların fiilî kullanım biçimi esas alınamaz. Sınırlandırma ve hak sahibinin tespiti sırasında ilgililerin beyanları, tapu kayıtları, haritalar, vergi kayıtları ve diğer belgeler birlikte değerlendirilir. Bilirkişi ve muhtar bilgileri de bu değerlendirmede dikkate alınır. Bu sistem, taşınmazın hem hukuki kaydının hem de arazideki gerçek konumunun karşılaştırılmasını gerektirir. 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 7. maddesi, kadastro sırasında taşınmazların sınırlandırılması ve hak sahiplerinin belirlenmesi bakımından bu belge ve bilgilerin birlikte incelenmesini öngörür.

Sınır uyuşmazlığında ilk olarak kök tapu kaydının kapsamı belirlenmelidir. Kök kayıt, taşınmazın önceki hukuki ve geometrik durumunun anlaşılması bakımından temel kaynaktır. Bunun yanında tapu kaydının zaman içinde geçirdiği değişiklikleri gösteren tedavüller, eski ve yeni paftalar, ölçü krokileri ve taşınmazın komşu parsellerine ilişkin belgeler incelenmelidir. Bu belgelerin birlikte değerlendirilmesiyle kayıt kapsamındaki taşınmazın zeminde hangi konuma karşılık geldiği, sınır tariflerinin zaman içinde nasıl aktarıldığı ve komşu parsellerle teknik bağlantının korunup korunmadığı ortaya konulabilir.

Sınır kayıtlarının niteliği de incelemenin sonucunu doğrudan etkiler. Kayıtta yer alan sınırların sabit veya değişebilir nitelikte olup olmadığı, yüzölçümü ile sınır bilgisinden hangisine öncelik verileceği ve kayıt kapsamının hangi belgelerle belirleneceği 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 20 ve 21. maddeleri çerçevesinde ele alınır. Bu nedenle yalnızca tapu kaydındaki yüzölçümüne bakılarak sınırın kesin biçimde belirlenmesi yeterli değildir. Kayıt açıklamaları, pafta bilgileri, ölçüm verileri ve komşu parseller arasındaki uyum birlikte değerlendirilmelidir.

Arazide bulunan çit, duvar, yol, yapı veya uzun süreli kullanım izleri de inceleme sırasında göz önünde bulundurulabilir. Ancak bu unsurların varlığı, tek başına tapu kaydının kapsamını değiştirmez. Fiilî kullanım ile kadastro kaydı arasında farklılık bulunması hâlinde, bu farklılığın hangi sebepten kaynaklandığı araştırılmalıdır. Çitin sonradan yapılmış olması, duvarın sınır çizgisinden farklı bir yerde bulunması veya bir bölümün uzun süredir komşu tarafından kullanılması, kendiliğinden hukuki sınırın değiştiği sonucunu doğurmaz. Fiilî durum, diğer kayıt ve belgelerle desteklendiği ölçüde değerlendirme konusu yapılabilir.

Bu kapsamda malik veya hak iddiasında bulunan kişi, incelemeye elverişli bütün belgeleri bir araya getirmelidir. Özellikle kök tapu kaydı ve tedavüller, eski ve yeni paftalar, çap ve ölçü krokileri, aplikasyon belgeleri ile komşu parsellerin kayıtları arasındaki bağlantı gösterilmelidir. Belgelerin yalnızca sunulması yeterli olmayıp hangi sınır çizgisini doğruladıkları ve zemindeki mevcut durumla nasıl örtüştükleri de açıklanmalıdır.

Çekişmeli Sınırın Teknik Olarak Gösterilmesi

Sınırın hangi bölümünde uyuşmazlık bulunduğu açıkça belirlenmeden yapılan değerlendirme sağlıklı sonuç vermez. Çekişmeli sınır; tarafların hangi çizgi, köşe, alan veya parsel bölümü üzerinde anlaşamadıkları anlaşılacak şekilde kadastro tutanağında, paftada, fotoğrafta veya krokide gösterilmelidir. Teknik gösterim, uyuşmazlığın kapsamını somutlaştırır ve incelenmesi gereken alanın belirlenmesini sağlar. Bu gösterim, taraflardan birinin iddiasının kabul edildiği anlamına gelmez; yalnızca çekişmenin yerini ve sınırlarını ortaya koyar.

Teknik incelemede eski ve yeni paftaların karşılaştırılması, ölçü krokilerinin zemindeki noktalarla ilişkilendirilmesi ve komşu parsellerin sınırlarının birlikte değerlendirilmesi gerekir. Eski sınır tarifleri ile güncel kadastro geometrisi arasında bağlantı kurulamadığında, yalnızca mevcut çit veya duvarın konumuna dayanılması doğru değildir. Paftanın hangi kaynağa dayandığı, ölçümün nasıl yapıldığı, eski ve yeni geometrinin hangi noktalar üzerinden eşleştirildiği ve kök kaydın hangi parsele uygulandığı teknik raporda açıklanmalıdır.

Bilirkişi ve muhtar beyanları, sınırın belirlenmesinde başvurulabilecek bilgiler arasında yer alır; ancak bu beyanlar tek başına bağlayıcı nitelikte değildir. Beyanların tapu kayıtları, paftalar, ölçüm verileri ve diğer belgelerle uyumlu olup olmadığı incelenmelidir. Bilirkişi veya muhtar bilgisinden ayrılan bir tespit yapılması hâlinde, bu ayrılmanın nedeni kadastro tutanağında ve teknik değerlendirmede açıkça gösterilmelidir. Böylece hangi belgenin veya teknik verinin neden üstün tutulduğu denetlenebilir hâle gelir.

Kadastro çalışması sırasında hakları etkileyen bir eksiklik ya da yanlışlık bulunduğu veya kontrol sürecinde görüş ayrılığı ortaya çıktığı takdirde, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 8. maddesi kapsamında kadastro komisyonu süreci gündeme gelir. Komisyon incelemesinde de uyuşmazlığın soyut iddialarla değil, kayıt, belge ve teknik veriler arasındaki ilişki ortaya konularak değerlendirilmesi gerekir. Sonuç olarak Hatay’daki arazi sınır uyuşmazlıklarında belirleyici olan, tek bir fiziksel işaret değil; hukuki kayıtların, tarihsel paftaların, ölçümlerin, komşu parsel bağlantılarının ve zemindeki durumun birlikte ve teknik olarak gösterilebilir biçimde incelenmesidir.

Kadastro Tespitine İtiraz ve Başvuru Süreleri

Kadastro Komisyonuna İtiraz

Kadastro çalışması sırasında taşınmazın hak sahibi, sınırı, yüzölçümü veya tutanağa geçirilen diğer unsurları bakımından hata bulunduğu düşünülüyorsa, öncelikle kadastro komisyonuna itiraz edilebilir. Bu itiraz, çalışma ekibinin ilgili alandaki çalışmalarını tamamladığı tarihe kadar kadastro müdürlüğüne veya kadastro teknisyenlerine yapılır. Başvuru dilekçeyle sunulabileceği gibi, itirazın tutanağa yazdırılması da mümkündür.

Komisyona yapılacak itirazın somut bir belgeye dayanması gerekir. İtiraz eden kişi, iddiasını destekleyen tapu kayıtlarını, eski veya yeni pafta örneklerini, ölçü krokilerini, vergi kayıtlarını ve komşu taşınmazlarla bağlantıyı gösteren belgeleri başvurusuna eklemelidir. İtirazın yalnızca “sınır yanlış çizildi” veya “taşınmazım eksik ölçüldü” şeklindeki soyut açıklamalara dayanması yeterli değildir. Hangi tespit unsurunun hatalı olduğu ve bu hatanın hangi kayıt veya teknik belgeyle ortaya konulduğu açıkça belirtilmelidir.

Kadastro komisyonunun incelemesi, sunulan kayıt ve belgeler üzerinden yürütülür. Kaynaklarda belirtildiği üzere komisyon aşamasında tanık dinlenmez. Bu nedenle tarafın, özellikle yazılı delillerini ve teknik belgelerini süresi içinde sunması önem taşır. Komisyon; tapu ve kadastro kayıtlarını, pafta bilgilerini, tutanak içeriğini ve itirazda gösterilen belgeleri değerlendirerek tespitin değiştirilmesine, korunmasına veya yeni bir tutanak düzenlenmesine karar verebilir.

Komisyona başvurulmuş olması, kadastro tespitine karşı dava açma hakkını ortadan kaldırmaz. İdari itiraz yolu ile yargısal başvuru birbirinden bağımsızdır. Bu nedenle komisyon incelemesinin sonucunun beklenmesi veya komisyona hiç başvurulmaması, askı ilanı sırasında kullanılacak dava hakkının süresini kendiliğinden uzatmaz. Hak sahibi, askı cetvellerinin ilan tarihini ayrıca takip etmeli ve dava açma süresini bu tarihe göre hesaplamalıdır.

Kadastro teknisyenleri arasında görüş ayrılığı bulunması, tarafların sunduğu kayıt ve belgelerin aynı kuvvet ve nitelikte görülmesi veya tespit sonucunun hakları etkileyen bir eksiklik ya da yanlışlık içermesi hâlinde komisyon süreci önem kazanır. Bu kapsamda 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 8. maddesi, kontrol ve itiraz mekanizmasının işletilmesi bakımından dikkate alınır. Ancak komisyon kararı, uyuşmazlığın her durumda kesin olarak sona erdiği anlamına gelmez. Tespitin askı ilanına çıkarılmasıyla birlikte kanunda öngörülen dava süresi ayrıca işlemeye başlar.

Askı İlanı ve Kadastro Mahkemesinde Dava

Kadastro sonuçları, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 11. maddesi uyarınca 30 gün süreyle askıya çıkarılır. Askı cetvelleri ve pafta örnekleri kadastro müdürlüğü, köy veya mahalle muhtarlığı ve belediye panolarında ilan edilir. Kaynak metne göre bu aşamada ayrıca kişisel tebligat yapılmaz. Bu nedenle taşınmazla ilgili hak sahibi, askı ilanlarını takip etmek ve ilan tarihini belirlemekle yükümlüdür.

Kadastro tespitine itiraz davası, askı cetvelleri ile pafta örneklerinin ilan edildiği tarihten itibaren 30 günlük askı süresi içinde açılmalıdır. Süre içinde dava açılmaması hâlinde tutanak, tespit edilen kapsam ve nitelikleriyle kesinleşir. Sürenin geçirilmesinden sonra açılan bir davada, uyuşmazlığın hâlen kadastro tespitine itiraz niteliğinde olup olmadığı ve kesinleşmenin doğurduğu sonuçlar ayrıca değerlendirilir.

Dava, taşınmazın bulunduğu yer bakımından görevli Kadastro Mahkemesinde açılır. 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 26. maddesi kadastro tespitine ilişkin uyuşmazlıklarda Kadastro Mahkemesinin görev alanını belirler. Yetki bakımından ise Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 12. maddesi kapsamında taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi esas alınır. Dava dilekçesinde taşınmazın ada ve parsel bilgileri, askı ilanının tarihi, itiraz edilen tespit unsurları ve talebin dayandığı belgeler açıkça gösterilmelidir.

Dava hazırlığında askı ilanını gösteren belgeler, kadastro tutanağı, tapu kayıtları, önceki kayıtlar, pafta ve ölçü belgeleri ile komisyon başvurusuna ilişkin evrak birlikte sunulmalıdır. Uyuşmazlığın yalnızca mülkiyet iddiasından mı, sınır veya ölçüm hatasından mı, yoksa hak sahipliğinin yanlış belirlenmesinden mi kaynaklandığı açıklanmalıdır. Bu ayrım, mahkemenin inceleyeceği delillerin ve yapılacak teknik araştırmanın kapsamını doğrudan etkiler.

3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesi uyarınca askı süresi içinde dava açılmayan kadastro tutanakları kesinleşir. Kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanan itiraz ve davalar bakımından kesinleşme tarihinden itibaren 10 yıllık hak düşürücü süre dikkate alınır. Bu süre, kadastro öncesine dayanan iddiaların hangi zaman aralığında ileri sürülebileceğini belirler. Bu nedenle askı süresinin kaçırılması, yalnızca dava türünü ve başvuru yolunu değil, sonraki talepler bakımından uygulanacak süre rejimini de etkiler.

Kadastro Davalarında Görev, Deliller ve Teknik İnceleme

Kadastro Mahkemesinin Görevi

Kadastro uyuşmazlığında görevli mahkemenin belirlenmesinde temel ölçüt, taşınmaz hakkında kadastro tutanağının düzenlenip düzenlenmediğidir. Kadastro tutanağı düzenlenmişse uyuşmazlık, kadastro işleminin kapsamı ve tutanak içeriğiyle bağlantılı olarak Kadastro Mahkemesinde görülür. Tutanak düzenlenmemiş taşınmazlara ilişkin uyuşmazlıklar ise genel görevli mahkemelerde değerlendirilir. Göreve ilişkin bu ayrım kamu düzenine ilişkin olduğundan, mahkeme tarafından kendiliğinden dikkate alınır.

Dava açıldığı tarihte kadastro tutanağı bulunmamasına rağmen yargılama devam ederken kadastro çalışmasına başlanması ve tutanak düzenlenmesi hâlinde görev durumu değişebilir. Bu durumda uyuşmazlığın kadastro işlemiyle bağlantısı kurulduğundan, dosyanın görevli Kadastro Mahkemesinde görülmesi gerekir. Nitekim Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 2015/3928 E., 2015/7996 K. sayılı kararında şu değerlendirmeye yer verilmiştir:

Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, yargı yerinin belirlenmesi uyuşmazlığında, dava açıldığı tarihte taşınmaza ilişkin kadastro tutanağı bulunmasa da davanın devamı sırasında çalışmaların başlayıp görevsizlik kararından önce tutanak düzenlenmesi halinde kadastro mahkemesinin görevli hale geleceğine hükmetmiştir. Uyuşmazlığın kadastro mahkemesinde görülüp sonuçlandırılması gerektiğine karar vererek HMK m.21 ve 22 uyarınca kadastro mahkemesini yargı yeri olarak belirlemiştir.

Bu karar, görev belirlemesinde yalnızca dava tarihindeki durumun esas alınmadığını gösterir. Yargılama sürecinde ortaya çıkan kadastro tutanağı, uyuşmazlığın niteliğini ve görevli yargı yerini etkileyebilir. Bu nedenle dava açıldıktan sonra taşınmaz hakkında kadastro çalışması yapılıp yapılmadığının ve tutanak düzenlenip düzenlenmediğinin takip edilmesi gerekir.

Kadastro çalışmaları tamamlanmış, tutanaklar ilan edilmiş ve uyuşmazlık orman kadastrosuna itiraz niteliği taşıyorsa da görevli mahkeme Kadastro Mahkemesi olabilir. Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 2022/1947 E., 2022/2697 K. sayılı kararında bu husus şöyle belirtilmiştir:

Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, 3402 sayılı Kanun m.26 uyarınca kadastro mahkemesinin görevinin taşınmaz hakkında kadastro tutanağının düzenlenmesiyle başladığını belirtmiştir. Hakkında tutanak düzenlenmemiş taşınmazlara ilişkin uyuşmazlıkların genel hukuk mahkemelerinde çözüleceğini ifade etmiştir. Ancak genel arazi kadastrosu ve orman kadastrosunun birlikte yapıldığı, davanın askı ilanı süresi içinde açıldığı ve orman kadastrosuna itiraz niteliği taşıdığı için görevli mahkemenin kadastro mahkemesi olduğuna hükmetmiş ve HMK m.21-22 ile 5235 sayılı Kanun m.36/3 uyarınca yargı yerini belirlemiştir.

Görev tespitinden sonra dava dilekçesinde uyuşmazlığın kadastro tutanağıyla bağlantısı açıkça kurulmalıdır. Taşınmazın ada ve parsel bilgileri, tutanağın düzenlenme durumu, ilan süreci, uyuşmazlığın sınır, mülkiyet, ölçüm veya orman kadastrosuna ilişkin niteliği belirtilmelidir. Ayrıca kadastro davasında harç ve yargılama giderlerinin hesabında 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 36/2. maddesi dikkate alınır. Bu kapsamda hesaplama, taşınmazın son beyan dönemi emlak vergisi değeri olan harca esas değer üzerinden yapılır.

Keşif ve Bilirkişi Raporunun Kapsamı

Kadastro davalarında keşif ve bilirkişi incelemesi, taşınmazın yalnızca mevcut kullanımını belirlemekle sınırlı değildir. İncelemenin amacı; kadastro tutanağında gösterilen sınırların, yüzölçümünün, kayıt kapsamının ve taşınmazın zemindeki konumunun teknik ve hukuki verilerle karşılaştırılmasıdır. Bu nedenle keşif sırasında pafta, ölçü krokisi, eski ve yeni kadastro belgeleri, tapu kayıtları ve komşu parseller arasındaki geometrik ilişki birlikte değerlendirilmelidir.

Bilirkişi raporunda, incelemenin hangi belgelere dayandığı açıkça gösterilmelidir. Paftanın kaynağı, ölçüm yöntemi, zemindeki sabit noktalar, eski ve yeni geometrinin bağlantısı, taşınmazın kayıt kapsamının hangi parsele uygulandığı ve komşu parsellerin sınırlarının sonucu destekleyip desteklemediği açıklanmalıdır. Sadece mevcut çit, duvar veya fiilî kullanım çizgisinin gösterilmesi, teknik incelemenin tamamlandığı anlamına gelmez. Bu unsurların kadastro kayıtlarıyla uyumlu olup olmadığı ayrıca ortaya konulmalıdır.

Keşif sırasında taşınmazın zemindeki konumu belirlenirken, tarafların gösterdiği sınırların hangi belgelere dayandığı sorulmalıdır. Bir tarafın uzun süreli kullanım iddiası, diğer tarafın tapu veya pafta kaydıyla karşılaştırılmalı; kullanım çizgisinin kadastro sınırıyla neden örtüşmediği teknik olarak açıklanmalıdır. Bilirkişi, yalnızca taraf beyanlarını aktarmakla yetinmemeli; beyanların ölçüm, kayıt ve harita verileriyle uyumunu değerlendirmelidir.

Raporun denetlenebilir olması için çekişmeli alanın veya sınır çizgisinin kroki üzerinde gösterilmesi önem taşır. Hangi noktaların sabit kabul edildiği, sınır çizgisinin hangi koordinat veya ölçüm verileriyle oluşturulduğu ve yüzölçümü farkının hangi teknik sebepten kaynaklandığı anlaşılmalıdır. Yüzölçümü farklılığının bulunması tek başına sınırın yanlış olduğunu kanıtlamaz; raporda bu farklılığın ölçüm, pafta, kayıt kapsamı veya teknik uygulamadan kaynaklanıp kaynaklanmadığı incelenmelidir.

Kesinleşmiş kadastro çalışmalarında uyuşmazlık teknik hata iddiasına dayanıyorsa 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 41. maddesi kapsamında düzeltme usulü değerlendirilir. Bu kapsamda yapılan düzeltme işlemine karşı, tebliğden itibaren 30 gün içinde dava açılabileceği belirtilmiştir. Süresinde dava açılmaması hâlinde düzeltme kesinleşir. Bu nedenle keşif ve bilirkişi incelemesinden önce hatanın kadastro tespiti aşamasına mı, kesinleşmiş teknik işleme mi, yoksa tapu siciline yansıyan başka bir kayıt sorununa mı ilişkin olduğu belirlenmelidir.

Bilirkişi raporuna itiraz edilmesi hâlinde itirazın soyut biçimde yapılmaması gerekir. Rapordaki eksik inceleme, yanlış pafta uygulaması, ölçüm hatası, komşu parsellerin değerlendirilmemesi veya kayıt kapsamının hatalı belirlenmesi somut olarak gösterilmelidir. Mahkeme, raporun uyuşmazlığı çözmeye yeterli olmadığı kanaatine varırsa ek rapor veya yeni bir bilirkişi incelemesi yaptırabilir. Ancak her durumda raporun, taşınmazın hukuki kaydı ile zemindeki teknik durum arasındaki ilişkiyi açıklaması ve ulaşılan sonucun hangi verilere dayandığını göstermesi gerekir.

Hatay’daki Arazi Kullanım Baskısının Sınır Uyuşmazlıklarına Etkisi

Tarım, Sanayi ve Yerleşim Alanlarının Çakışması

Arsuz-Dörtyol kıyı alanlarında arazi kullanımının değişimi, sınır uyuşmazlıklarının yalnızca tapu veya kadastro kayıtlarıyla sınırlı olmadığını; ekonomik faaliyetler, yerleşim baskısı ve tarımsal kullanım arasındaki mekânsal çakışmanın da uyuşmazlıkların görünümünü etkilediğini ortaya koymaktadır. 1987-2016 dönemini inceleyen çalışmada, yerleşme, tarım, orman, mera ve diğer kullanım türleri bakımından toplam 53.559 hektarlık alan değerlendirilmiştir. Bu dönem içinde yerleşim alanlarının genişlemesi, tarım alanlarının daralması ve farklı kullanım biçimlerinin aynı bölgelerde yoğunlaşması, taşınmaz sınırlarının fiilî kullanım bakımından daha fazla tartışmalı hâle gelmesine zemin hazırlamıştır.

Çalışma verilerine göre yerleşim alanları 1987 yılında 6.304 hektar iken 2016 yılında 21.014 hektara çıkmıştır. Yerleşim alanlarının toplam alan içindeki oranı da %11,77’den %39,23’e yükselmiştir. Buna karşılık tarım alanları 25.230 hektardan 18.676 hektara gerilemiş; toplam içindeki oranı %47,11’den %34,87’ye düşmüştür. Bu değişim, daha önce tarımsal üretim amacıyla kullanılan alanların yerleşim, ulaşım, sanayi veya ticari faaliyetlerle temasının arttığını göstermektedir.

Arazi kullanım türleri arasındaki bu değişim, parsel sınırlarının zeminde nasıl algılandığını da etkiler. Tarımsal kullanımın hâkim olduğu bir alanda sınır; tarla çizgisi, sulama kanalı, yol veya ürün deseni üzerinden fiilen belirginleşebilir. Ancak aynı alanın yapılaşmaya açılması, parsellerin bölünmesi, yeni yolların oluşturulması veya farklı amaçlarla kullanılmaya başlanması, eski kullanım izlerinin hukuki sınırla karıştırılmasına neden olabilir. Bu nedenle yeni yapı, bahçe duvarı, yol, depo veya başka bir tesisin varlığı, kendiliğinden kadastro sınırının değiştiğini göstermez.

Sanayi, ticaret, turizm, konut ve tarım faaliyetlerinin birbirine yakın veya iç içe gelişmesi, komşu parseller arasındaki kullanım ilişkisini karmaşıklaştırabilir. Özellikle tarım alanlarının yerleşim alanları arasında kalması, bazı parsellerde kullanım amacının değişmesine ve sınırların fiilî olarak yeniden yorumlanmasına yol açabilir. Böyle bir durumda taşınmazın mevcut kullanım biçimi ile tapu kaydındaki hukuki kapsam birbirinden ayrılmalıdır. Uyuşmazlığın çözümünde, kullanım değişikliğinin ne zaman gerçekleştiği, kadastro tespitinden önce mi sonra mı ortaya çıktığı ve mevcut çizginin resmî pafta veya ölçüm belgeleriyle örtüşüp örtüşmediği belirlenmelidir.

Bu baskı, sınır uyuşmazlıklarında teknik incelemenin önemini artırır. Arazi kullanımındaki değişim nedeniyle eski tarla sınırları, yollar veya doğal işaretler ortadan kalkmış olabilir. Bu durumda yalnızca zemindeki mevcut görünüm esas alınarak sonuca gidilemez. Eski paftalar, hava veya arazi gözlemlerine dayanan belgeler, tapu kayıtları, komşu parsellerin geometrisi ve ölçüm verileri birlikte değerlendirilmelidir. Böylece ekonomik veya fiilî kullanım değişikliği ile taşınmazın hukuki sınırı arasındaki fark ortaya konulabilir.

Kıyı ve Büyük Ova Koruma Alanlarının Önemi

Arsuz-Dörtyol kıyı alanlarındaki kullanım baskısı, kıyı çevresindeki yapılaşma ve tarımsal alanların korunması bakımından özel bir önem taşır. Kıyı alanlarında yerleşim, turizm, ulaşım, sanayi ve tarımsal faaliyetlerin birbirine yaklaşması; parsellerin kullanım niteliği, sınırların uygulanması ve kamu yararına ilişkin koruma kararları bakımından çok yönlü inceleme gerektirir. Bir taşınmazın uzun süredir belirli bir amaçla kullanılması, bu kullanımın koruma hükümleri veya resmî plan kararları karşısında hukuken geçerli olduğu anlamına gelmez.

Arsuz Ovası’nın büyük ova koruma alanı olarak belirlenmesi, tarımsal nitelikli arazilerin kullanımında 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun 14. maddesinin dikkate alınmasını gerektirir. Bu düzenleme, kaynaklarda Arsuz Ovası’nın büyük ova koruma alanı statüsüyle bağlantılı olarak anılmıştır. Bu nedenle sınır uyuşmazlığı yalnızca iki özel parsel arasındaki çizginin belirlenmesinden ibaret olmayabilir; uyuşmazlığın bulunduğu alanın tarımsal niteliği ve koruma statüsü de değerlendirme kapsamına girebilir.

Büyük ova koruma alanı niteliği taşıyan bölgelerde, tarım arazilerinin yerleşim veya başka bir kullanım biçimine dönüşmesi sınır tartışmalarını daha önemli hâle getirir. Tarımsal üretim amacıyla kullanılan parsellerin bölünmesi, yapılaşma baskısı altında kalması veya komşu parsellerle kullanım çizgilerinin değişmesi; eski kayıtlarla güncel fiilî durum arasında farklılık oluşturabilir. Ancak bu farklılık, tek başına mülkiyet sınırının değiştiğini kanıtlamaz. Resmî kayıtlar, paftalar, ölçüm belgeleri ve ilgili koruma statüsü birlikte incelenmelidir.

Kıyı ve büyük ova alanlarında uyuşmazlığın çözümü bakımından şu hususlar özellikle önem taşır:

  • Taşınmazın kadastro paftasındaki konumu ile zemindeki mevcut kullanımın karşılaştırılması,
  • Tarımsal alan, yerleşim alanı ve diğer kullanım türleri arasındaki fiilî geçişin ne zaman oluştuğunun belirlenmesi,
  • Büyük ova koruma alanı statüsünün taşınmazın kullanımına etkisinin incelenmesi,
  • Yol, yapı, duvar, kanal veya diğer fiziksel unsurların resmî sınırla örtüşüp örtüşmediğinin teknik olarak gösterilmesi,
  • Komşu parsellerdeki değişikliklerin çekişmeli sınırın konumunu etkileyip etkilemediğinin ortaya konulması.

Sonuç olarak Hatay’da arazi kullanım baskısı, sınır uyuşmazlıklarının ortaya çıkma ve karmaşıklaşma ihtimalini artıran önemli bir çevresel ve mekânsal etkendir. Arsuz-Dörtyol kıyı alanlarında yerleşim alanlarının büyümesi ve tarım alanlarının azalması, fiilî kullanım ile resmî kayıtların daha sık karşılaştırılmasını gerektirmektedir. Bununla birlikte çözüm, ekonomik kullanımın veya mevcut yapılaşmanın doğrudan üstün tutulmasına değil; kadastro belgelerinin, tapu kayıtlarının, teknik ölçümlerin ve alanın koruma niteliğinin birlikte değerlendirilmesine dayanmalıdır. Hatay’daki sınır uyuşmazlıklarında hukuken geçerli sonuca ulaşılabilmesi, arazi üzerindeki güncel kullanım baskısı ile taşınmazın kayıtlı ve teknik sınırlarının birbirinden ayrılarak incelenmesine bağlıdır.

Yazar Görseli
Müellif

Av. Ali Haydar GÜLEÇ

Güleç Hukuk Bürosu'nda 9 yıldır yöneticilik ve avukatlık yapmaktadır.