Ayrılık Kararı ve Hukuki Sonuçları

Ayrılık Kararı ve Hukuki Sonuçları

Evlilik birliğinde yaşanan sarsılmalar her zaman kesin bir boşanma ile sonuçlanmak zorunda değildir. Türk Medeni Kanunu, eşlere evliliklerini kurtarabilmeleri için bir şans daha tanıyan 'ayrılık kararı' müessesesini düzenlemiştir. Bu makalede, ayrılık davasının şartları, yasal süreleri, hakimin takdir yetkisi ve Yargıtay kararları ışığında ayrılık sürecinin hukuki sonuçları detaylı bir şekilde ele alınmaktadır.

Ayrılık Davasının Hukuki Niteliği ve Şartları

Türk aile hukuku sisteminde evlilik birliğinin sarsılması veya yasal boşanma sebeplerinin ortaya çıkması, her zaman evliliğin kesin olarak sona erdirilmesi gerektiği anlamına gelmez. Kanun koyucu, eşlerin içinde bulundukları kriz anlarında fevri kararlar vermelerini önlemek ve aile kurumunu korumak amacıyla ayrılık davası müessesesini düzenlemiştir. Ayrılık davası, boşanma davasından farklı olarak evlilik birliğini sona erdirmez; sadece eşlerin ortak yaşamına, yani birlikte oturma ve hayatı paylaşma yükümlülüğüne mahkeme kararıyla belirli bir süre ara verilmesini sağlar. Bu yönüyle ayrılık davası, evliliği kurtarmak için tanınan bir "ikinci şans" veya "bekleme odası" niteliğindedir.

Dava Açma Hakkı

Ayrılık davası açma hakkı, doğrudan boşanma davası açma hakkına bağlı bir yetkidir. Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 167. maddesi bu durumu açıkça hüküm altına almıştır:

TMK m. 167: "Boşanma davası açmaya hakkı olan eş, dilerse boşanma, dilerse ayrılık isteyebilir."

Bu hüküm uyarınca, bir eşin ayrılık davası açabilmesi için öncelikle kanunda sayılan zina, hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranış, suç işleme ve haysiyetsiz hayat sürme, terk, akıl hastalığı veya evlilik birliğinin temelinden sarsılması gibi özel veya genel boşanma sebeplerinden en az birinin varlığını ispat etmesi gerekir. Dolayısıyla, boşanma davası açmak için gerekli olan hukuki altyapı, ayrılık davası için de asgari şarttır.

Eşlerin neden boşanma yerine ayrılık davasını tercih edeceği tamamen kendi sosyal, dini veya şahsi tercihlerine bağlıdır. Bazı durumlarda eşler, evlilik birliğinin düzeleceğine dair bir umut beslemekte ancak mevcut durumda aynı çatı altında yaşamayı imkansız görmektedirler. Bu noktada kanun, taraflara evlilik bağını koparmadan hukuken ayrı yaşama statüsü tanımaktadır. Önemli bir husus olarak; ayrılık davası sürerken veya karar verildikten sonra evlilik birliği hukuken devam ettiği için tarafların birbirine karşı sadakat yükümlülüğü de devam etmektedir.

Hakimin Takdir Yetkisi ve Sınırları

Ayrılık davasında hakimin takdir yetkisi, Türk Medeni Kanunu’nun 170. maddesi ile sınırlandırılmış ve çerçevelenmiştir. Bu madde, yargılama sürecinde hakimin hangi durumlarda boşanmaya, hangi durumlarda ayrılığa karar verebileceğini net bir şekilde ortaya koyar:

TMK m. 170: "Boşanma sebebi ispatlanmış olursa, hâkim boşanmaya veya ayrılığa karar verir. Dava yalnız ayrılığa ilişkinse, boşanmaya karar verilemez. Dava boşanmaya ilişkinse, ancak ortak hayatın yeniden kurulması olasılığı varsa ayrılığa karar verilebilir."

Bu madde ışığında hakimin yetkilerini iki ana senaryo üzerinden değerlendirmek mümkündür:

  1. Dava Sadece Ayrılık Talebiyle Açılmışsa: Eğer davacı eş, mahkemeden sadece ayrılık kararı verilmesini talep etmişse, hakim boşanma sebepleri tam olarak ispatlanmış olsa dahi boşanmaya karar veremez. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’ndaki "taleple bağlılık" ilkesi gereği, hakim davacının talebiyle sınırlıdır.
  2. Dava Boşanma Talebiyle Açılmışsa: Davacı eş boşanma talep etmiş olsa bile, hakim dosyaya yansıyan delillerden ve tarafların tutumlarından eşlerin yeniden bir araya gelme, evlilik birliğini kurtarma ihtimalinin bulunduğuna kanaat getirirse, re'sen (kendiliğinden) boşanma yerine ayrılığa hükmedebilir.

Hakimin bu takdir yetkisini kullanabilmesi için barışma ihtimalini sadece soyut bir temenni olarak değil, somut verilere dayalı bir olasılık olarak görmesi gerekir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2009/20557 E. ve 2010/21791 K. sayılı ilamında belirtildiği üzere; ayrılık kararı verilebilmesi için öncelikle boşanma sebeplerinin varlığının ispatlanmış olması, ancak bununla birlikte ortak hayatın yeniden kurulma olasılığının da bulunması şarttır. Eğer taraflar dava sürecinde bir araya gelmişlerse, bu durum "affetme" veya "en azından barışma girişimi" olarak değerlendirilip davanın reddine yol açabilir.

Ayrıca hakimin ayrılık kararı verirken kullandığı bu takdir yetkisi, keyfi bir uygulama olamaz. Anayasa’nın 141/3. maddesi uyarınca, mahkemelerin her türlü kararı gerekçeli olmak zorundadır. Bu bağlamda hakim, neden boşanma yerine ayrılığa hükmettiğini, eşlerin barışma ihtimaline dair hangi somut emareleri gördüğünü denetime elverişli bir şekilde kararında açıklamalıdır.

Ayrılık davasının kabul edilmesi durumunda hakim, TMK 171. maddesi uyarınca 1 yıldan 3 yıla kadar bir süre belirler. Bu süre, kararın kesinleşmesiyle işlemeye başlar. Bu süreçte hakim, eşlerin barınması, geçimi, malların yönetimi ve özellikle çocukların velayeti ile nafakası konusunda gerekli geçici önlemleri re'sen almakla yükümlüdür. Ayrılık davası, evlilik kurumuna duyulan saygının ve ailenin korunması ilkesinin hukuki bir tezahürüdür.

Ayrılık Kararının Süresi ve Eşlerin Yükümlülükleri

Türk Medeni Kanunu, evlilik birliğinin sarsıldığı ancak henüz tamamen kopmadığı durumlarda, taraflara bir "düşünme süresi" tanımak amacıyla ayrılık müessesesini düzenlemiştir. Ayrılık kararı, boşanma davasının aksine evlilik bağını koparmaz; sadece eşlerin ayrı yaşama hakkını yasal bir zemine oturtur. Bu sürecin en kritik unsurları ise kanun koyucu tarafından belirlenen yasal süre sınırları ve bu süre zarfında eşlerin birbirine karşı devam eden hukuki ödevleridir.

Yasal Süre Sınırları

Ayrılık davası sonucunda hakimin hükmedeceği sürenin sınırları, Türk Medeni Kanunu’nun 171. maddesi ile net bir şekilde çizilmiştir. Kanun koyucu, bu sürenin belirlenmesinde hakime sınırsız bir takdir yetkisi tanımamış, alt ve üst sınırları belirleyerek hukuki belirliliği sağlamıştır.

TMK Madde 171: "Ayrılığa bir yıldan üç yıla kadar bir süre için karar verilebilir. Bu süre, kararın kesinleşmesiyle işlemeye başlar."

Bu madde hükmü uyarınca, hakim ayrılık kararı verirken süreyi en az 1 yıl, en fazla 3 yıl olarak belirlemek zorundadır. Hakimin bu yasal sınırların dışına çıkarak, örneğin 6 aylık veya 5 yıllık bir ayrılık süresine hükmetmesi hukuken mümkün değildir. Belirlenen bu süre, mahkeme kararının kesinleştiği (yani temyiz veya istinaf yollarının tükendiği veya sürelerin geçtiği) tarihten itibaren işlemeye başlar.

Ayrılık süresinin belirlenmesindeki temel amaç, eşlerin evlilik birliğini yeniden kurup kuramayacaklarını anlamaları için onlara makul bir zaman tanımaktır. Eğer bu süre içerisinde eşler barışır ve ortak hayatı yeniden tesis ederlerse, ayrılık süresi kendiliğinden hükümsüz kalır. Ancak süre sona erdiğinde ortak hayat hala kurulamamışsa, tarafların her biri boşanma davası açma hakkını elde eder.

Ayrılık süresi boyunca mali yükümlülüklerin devamı da büyük önem arz eder. Özellikle tedbir nafakası, bu sürecin en önemli mali sonucudur. Yargıtay, bu konudaki uygulamayı şu kararıyla netleştirmiştir:

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2010/20232 Esas ve 2012/4124 Karar sayılı ilamı: "Ayrılık davası sonucunda takdir edilen tedbir nafakasının, kararın kesinleşmesine kadar değil, mahkemece belirlenen ayrılık süresinin sonuna kadar devam etmesi gerekir."

Bu karar, ayrılık süresince ekonomik olarak güçsüz olan eşin korunması gerektiğini vurgular. Nafaka yükümlülüğü, davanın bitmesiyle değil, hakimin belirlediği (örneğin 2 yıllık) sürenin tam olarak dolmasıyla sona erer. Bu durum, ayrılık süresince de evlilik birliğinin mali sonuçlarının devam ettiğinin en somut göstergesidir.

Sadakat Yükümlülüğü ve Tazminat Durumu

Ayrılık kararı verilmiş olması, eşlerin birbirine karşı olan tüm yükümlülüklerinin sona erdiği anlamına gelmez. Aksine, ayrılık süresince evlilik birliği hukuken devam etmektedir. Bu hukuki devamlılığın en önemli sonucu, eşlerin birbirine karşı olan sadakat yükümlülüğünün kesintisiz sürmesidir.

Ayrılık kararı alan eşlerin ayrı evlerde yaşamaya hak kazanmış olmaları, onlara "bekar bir birey" gibi davranma hakkı tanımaz. Eğer eşlerden biri, ayrılık süresi içerisinde bir başkasıyla duygusal veya cinsel ilişki kurarsa, bu durum Türk Medeni Kanunu kapsamında sadakat yükümlülüğüne aykırılık teşkil eder. Bu tür bir eylem, ayrılık süresi sonunda açılacak olan boşanma davasında yeni bir boşanma sebebi (zina veya haysiyetsiz hayat sürme gibi) olarak ileri sürülebilir. Dolayısıyla, ayrılık kararı sadece "ortak yaşamı" askıya alır, "eş olma" statüsünü ve buna bağlı ahlaki/hukuki ödevleri ortadan kaldırmaz.

Ayrılık davasının boşanma davasından ayrıldığı bir diğer temel nokta ise tazminat yasağıdır. Boşanma davalarında, kusurlu tarafın diğer tarafa maddi ve manevi tazminat ödemesine hükmedilebilir (TMK m. 174). Ancak ayrılık davasında durum farklıdır:

  • Maddi ve Manevi Tazminata Hükmedilemez: Ayrılık davası neticesinde evlilik sona ermediği için, boşanmanın fer’i (ikincil) sonuçları olan tazminatlara hükmedilmesi hukuken mümkün değildir. Tazminat talepleri ancak evliliği tamamen sona erdiren bir boşanma hükmüyle birlikte veya sonrasında değerlendirilebilir.
  • Yoksulluk Nafakası İstenemez: Ayrılık süresince hükmedilen nafaka "tedbir nafakası" niteliğindedir. Evlilik birliği sürdüğü için, boşanmadan sonra bağlanan "yoksulluk nafakası"na bu aşamada karar verilemez.

Özetle, ayrılık süreci eşler için bir "hukuki bekleme odası" niteliğindedir. Bu süreçte eşler, barınma, geçim ve çocukların bakımı gibi konularda hakimin aldığı geçici önlemlere uymakla yükümlüdür. Ancak evliliğin nihai mali tasfiyesi (tazminat, mal paylaşımı, yoksulluk nafakası) bu aşamada gerçekleştirilmez. Hakimin buradaki temel görevi, aileyi koruma ilkesi gereği, tarafların barışma ihtimalini gözeterek geçici bir düzen kurmaktır. Eğer bu "yasal mola" süresince ortak hayat yeniden kurulamazsa, ancak o zaman boşanmanın ağır mali ve hukuki sonuçları gündeme gelecektir.

Yargılama Usulü ve Alınacak Geçici Önlemler

Ayrılık davası, boşanma davasıyla aynı hukuki temellere dayanmasına rağmen, sonuçları itibarıyla evlilik birliğini sona erdirmeyen ancak eşlere yasal bir "ayrı yaşama hakkı" tanıyan özel bir dava türüdür. Bu davanın yargılama usulü ve dava sürecinde alınacak önlemler, Türk Medeni Kanunu ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu çerçevesinde titizlikle düzenlenmiştir. Aile hukukunun hassas yapısı gereği, mahkeme süreci sadece bir uyuşmazlığın çözümü değil, aynı zamanda tarafların ve varsa çocukların haklarının korunması odaklı ilerler.

Görevli ve Yetkili Mahkeme

Ayrılık davasında görevli ve yetkili mahkemenin doğru belirlenmesi, davanın usulden reddedilmemesi ve sürecin hızlı ilerlemesi açısından kritik öneme sahiptir. Türkiye’de aile hukukuna ilişkin tüm uyuşmazlıklarda olduğu gibi, ayrılık davalarında da görevli mahkeme Aile Mahkemesi'dir. Aile Mahkemelerinin bulunmadığı yerlerde ise bu davalara, Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından belirlenen Asliye Hukuk Mahkemeleri "Aile Mahkemesi sıfatıyla" bakmakla yükümlüdür.

Yetki konusu ise Türk Medeni Kanunu’nun 168. maddesinde açıkça hüküm altına alınmıştır. TMK m. 168 uyarınca; boşanma veya ayrılık davalarında yetkili mahkeme, eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir. Bu düzenleme, tarafların davaya erişimini kolaylaştırmayı ve mahkemenin tarafların sosyal çevresi hakkında daha sağlıklı bilgi edinmesini amaçlar. Yetki kuralı kesin yetki niteliğinde olmadığından, taraflar yetki itirazında bulunmadığı sürece dava açılan yer mahkemesi yargılamaya devam edebilir. Ancak usul ekonomisi ve delillerin toplanması açısından, kanunda belirtilen yerlerden birinde davanın ikame edilmesi hukuki yarar sağlar.

Re'sen Alınan Tedbirler

Ayrılık davası açıldığında, davanın devamı süresince eşlerin ve çocukların mağduriyet yaşamaması için hakime geniş yetkiler tanınmıştır. Türk Medeni Kanunu, aile birliğinin korunması ilkesi gereği hakime, tarafların talebi olmasa dahi bazı önlemleri kendiliğinden (re'sen) alma yükümlülüğü yüklemiştir. Bu tedbirler, davanın açılmasıyla başlar ve kural olarak karar kesinleşinceye kadar devam eder.

Hakim, davanın devamı süresince özellikle şu konularda geçici önlemleri almakla yükümlüdür:

  • Eşlerin Barınması ve Geçimi: Eşlerin hangi konutta yaşamaya devam edeceği ve ortak konuttan ayrılan eşin barınma ihtiyacının nasıl karşılanacağı hakim tarafından karara bağlanır. Ayrıca, ekonomik olarak güçsüz olan eşin geçimini sağlaması amacıyla tedbir nafakasına hükmedilir.
  • Çocukların Bakımı ve Korunması: Varsa müşterek çocukların geçici velayeti, eğitim giderleri ve diğer eşle kuracakları kişisel ilişki düzenlenir. Çocukların üstün yararı, bu aşamada hakimin en temel kriteridir.
  • Malların Yönetimi: Eşlerin mal rejiminden kaynaklı haklarının korunması ve malların kaçırılmasının önlenmesi amacıyla gerekli görülen yönetimsel tedbirler alınabilir.

Bu tedbirler arasında en dikkat çekici olanı, ayrılık süresince hükmedilen nafaka yükümlülüğüdür. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, bu konudaki yerleşik içtihatlarını şu şekilde ifade etmiştir:

"Ayrılık davası süresince evlilik birliği hukuken devam ettiği için, ayrı yaşamaya hak kazanan eş lehine tedbir nafakasına hükmedilmesi gerekir." (Yargıtay HGK 2011/688 K.)

Bu karar, ayrılık davasının açılmasıyla birlikte tarafların ayrı yaşama hakkı kazandığını ve bu süreçte dayanışma yükümlülüğünün bir parçası olarak ekonomik desteğin devam etmesi gerektiğini vurgular. Hakimin re'sen aldığı bu tedbirler, sadece davanın seyri sırasında değil, ayrılık kararının verildiği ve uygulandığı süre boyunca da tarafların hukuki güvenliğini sağlar.

Ayrıca, ayrılık davasında hükmedilen tedbirlerin kapsamı, boşanma davalarından farklılık gösterebilir. Örneğin; boşanma davasında tedbir nafakası kararın kesinleşmesiyle sona ererken, ayrılık davasında bu nafakanın belirlenen ayrılık süresinin sonuna kadar devam etmesi gerekebilir. Hakim, tarafların sosyal ve ekonomik durumlarını araştırarak (SED raporu), hakkaniyete uygun bir miktar belirler. Bu süreçte mahkeme, uzman pedagog ve sosyal çalışmacılardan da destek alarak aile içi dengeleri koruyacak en uygun modeli oluşturmaya çalışır.

Ayrılık Süresinin Sonu ve Boşanmaya Geçiş

Türk Medeni Kanunu tarafından düzenlenen ayrılık müessesesi, eşlere evlilik birliğini onarmaları ve ortak hayatı yeniden tesis etmeleri için tanınan yasal bir "düşünme süresi" niteliğindedir. Ancak bu sürenin sona ermesi, her zaman evlilik birliğinin kurtarıldığı anlamına gelmez. Kanun koyucu, ayrılık süresi sonunda tarafların hala bir araya gelememiş olması durumunu özel olarak düzenlemiş ve bu süreci boşanma davasına bağlayan hukuki köprüleri kurmuştur. Ayrılık süresinin dolmasıyla birlikte eşler için yeni bir hukuki statü ve dava hakkı doğmaktadır.

Ortak Hayatın Kurulamaması

Ayrılık davası sonucunda mahkemece tayin edilen bir yıldan üç yıla kadar olan süre, kararın kesinleşmesiyle birlikte işlemeye başlar. Türk Medeni Kanunu’nun 172. maddesi, bu sürenin bitiminde ortak hayatın yeniden kurulamamış olması durumunda eşlere tanınan boşanma davası açma hakkını açıkça düzenlemektedir. Bu maddeye göre; ayrılık süresi bitince ayrılık kararı kendiliğinden sona erer ve eğer bu süre zarfında eşler arasında ortak hayat yeniden kurulamazsa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir.

Ayrılık süresi sonunda açılan bu yeni boşanma davasında, mahkeme sadece ayrılık süresince meydana gelen olayları değil, aynı zamanda ilk ayrılık davasına dayanak teşkil eden vakıaları da dikkate alır. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, hakimin bu aşamadaki takdir yetkisinin sınırlarıdır. Ayrılık süresi bitiminde taraflardan biri boşanma iradesini ortaya koyduğunda, mahkeme sürece dair somut verileri değerlendirmekle yükümlüdür.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, bu süreçte hakimin tarafların talebiyle bağlı kalması gerektiğini ve yasal şartlar oluşmuşsa boşanmaya hükmedilmesi gerektiğini vurgulamaktadır:

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2018/2092 Esas ve 2018/13929 Karar sayılı ilamı: "Ayrılık süresi bitiminde açılan boşanma davalarında hakimin taleple bağlı kalması gerekmekte ve TMK 172. madde uyarınca karar verilmesi gerekmektedir."

Bu karar, ayrılık süresinin amacına ulaşmadığı durumlarda, yani eşlerin barışma ihtimalinin ortadan kalktığı noktada, hukuki sürecin artık boşanma ile neticelenmesi gerektiğini göstermektedir. Ayrılık süresince eşlerin birbirine karşı olan sadakat yükümlülüğü devam ettiği için, bu süreçte yaşanan sadakatsizlik veya benzeri yeni kusurlu davranışlar da açılacak olan boşanma davasında yeni deliller olarak sunulabilmektedir.

Fiili Ayrılık Nedeniyle Boşanma

Ayrılık davasından bağımsız olarak, Türk hukukunda "fiili ayrılık" olarak bilinen ve evlilik birliğinin temelinden sarsıldığının karinesi sayılan bir diğer önemli düzenleme TMK m. 166/4 hükmüdür. Bu madde, herhangi bir sebeple açılmış ve reddedilmiş bir boşanma davasının ardından gelen süreci kapsar. Eğer bir boşanma davası reddedilmiş ve bu karar kesinleşmişse, kesinleşme tarihinden itibaren üç yıl boyunca ortak hayat yeniden kurulamamışsa, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır.

Bu hüküm, tarafların kusur durumuna bakılmaksızın evliliğin hukuken bitirilmesine imkan tanır. Kanun koyucu, üç yıl gibi uzun bir süre boyunca bir araya gelmeyen eşlerin evliliğinin artık sadece kağıt üzerinde kaldığını kabul eder. Bu noktada Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun emsal niteliğindeki kararı, ispat yükü ve sürecin işleyişi açısından yol göstericidir:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 02.11.2022 tarihli, E. 2020/96 ve K. 2022/1435 sayılı kararı: "Reddedilen boşanma davasının kesinleşmesinden itibaren üç yıl geçmesi ve ortak hayatın kurulamaması durumunda TMK 166/4 uyarınca boşanmaya karar verilmesi gerektiği, ortak hayatın yeniden kurulduğunu ispat yükünün ise bu iddiada bulunan tarafa ait olduğu vurgulanmıştır."

Bu karardan anlaşılacağı üzere, fiili ayrılığa dayalı boşanma davalarında mahkemenin inceleyeceği temel unsurlar şunlardır:

  • Daha önce açılmış ve reddedilmiş bir boşanma davasının varlığı,
  • Bu ret kararının kesinleşmiş olması,
  • Kesinleşme tarihinden itibaren kesintisiz üç yılın geçmiş olması,
  • Bu süre zarfında ortak hayatın (evlilik birliği bilinciyle) yeniden kurulamamış olması.

Kısa süreli bir araya gelmeler, çocukların ihtiyaçları için görüşmeler veya cenaze/düğün gibi sosyal etkinliklerde bir arada bulunmak, Yargıtay uygulamalarına göre "ortak hayatın yeniden kurulması" olarak değerlendirilmez. Ortak hayatın kurulması için tarafların evlilik birliğini devam ettirme iradesiyle duygusal ve fiziksel bir bütünlük sağlamış olmaları gerekir.

Genel Değerlendirme ve Sonuç

Ayrılık davası ve buna bağlı süreçler, Türk Aile Hukuku'nun aileyi koruma vizyonunun bir parçasıdır. Gerek TMK 170 uyarınca hakimin takdiriyle verilen ayrılık kararları, gerekse eşlerin doğrudan ayrılık talebiyle açtığı davalar, evlilik birliğine son bir şans tanımayı hedefler. Ancak belirlenen yasal sürelerin (1-3 yıl) sonunda barışma sağlanamamışsa, hukuk sistemi tarafları artık yürümeyen bir evliliğe zorlamaz ve TMK 172 uyarınca boşanma yolunu açar. Öte yandan, reddedilen davalar sonrası oluşan üç yıllık fiili ayrılık durumu (TMK 166/4), toplumun temel taşı olan ailenin artık işlevsiz hale geldiği durumlarda taraflara kusur tartışması yapmaksızın özgürlüklerini geri veren bir "tahliye vanası" görevi görür. Her iki durumda da Aile Mahkemeleri; çocukların velayeti, nafaka ve mal rejimi gibi konularda hakkaniyete uygun, güncel Yargıtay içtihatlarıyla uyumlu kararlar vererek süreci nihayete erdirir.

Yazar Görseli
Müellif

Av. Ali Haydar GÜLEÇ

Güleç Hukuk Bürosu'nda 9 yıldır yöneticilik ve avukatlık yapmaktadır.