
Çok Uluslu Ailelerde Uluslararası Velayet ve Miras Uyuşmazlıkları
Çok uluslu ailelerin karşılaştığı sınır ötesi hukuki sorunlar, hem uluslararası sözleşmelerin hem de yerel kanunların titizlikle uygulanmasını gerektirir. Uluslararası velayet uyuşmazlıklarından çocuk iadesi süreçlerine, yabancıların Türkiye'deki miras paylaşımından tanıma-tenfiz davalarına kadar tüm kritik süreçleri, emsal Yargıtay kararları ve uzman görüşleri eşliğinde inceleyen bu rehber, karmaşık hukuki labirentte yol gösterici bir kaynak niteliğindedir.
Uluslararası Çocuk Kaçırma ve Lahey Sözleşmesi Süreçleri
Günümüzde sınırların şeffaflaşması ve bireylerin farklı ülkelerde yaşam kurma pratiklerinin artması, aile hukuku uyuşmazlıklarına "yabancılık unsuru"nun daha sık dahil olmasına neden olmuştur. Bu uyuşmazlıkların en hassas ve hukuki açıdan en karmaşık olanı ise kuşkusuz uluslararası çocuk kaçırma vakalarıdır. Bir ebeveynin, diğer ebeveynin rızası olmaksızın veya mahkeme kararına aykırı şekilde çocuğu bir ülkeden başka bir ülkeye götürmesi veya orada alıkoyması, çocuğun üstün yararını doğrudan tehdit eden bir durumdur. Bu tür vakaların hukuki çözümünde temel dayanak, Türkiye’nin de taraf olduğu 25 Ekim 1980 tarihli Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Lahey Sözleşmesi’dir.
Haksız Götürme ve Alıkoyma
Lahey Sözleşmesi’nin temel felsefesi, çocuğun yerinin değiştirilmesinden hemen önceki mutat meskeninin (habitual residence) bulunduğu ülkenin, velayet uyuşmazlığını çözmeye en yetkili yer olduğu kabulüne dayanır. Sözleşme kapsamında bir eylemin "haksız" olarak nitelendirilebilmesi için iki temel şartın varlığı aranır:
- Çocuğun yerinin değiştirilmesi veya alıkonulması, bu fiilin gerçekleşmesinden hemen önce çocuğun mutat meskeninin bulunduğu devletin hukuku uyarınca bir kişiye veya kuruma verilmiş olan velayet hakkının ihlal edilmesi suretiyle meydana gelmiş olmalıdır.
- İhlal edilen velayet hakkı, olay sırasında fiilen kullanılıyor olmalı veya olay gerçekleşmeseydi kullanılacak durumda olmalıdır.
Önemli bir hukuki detay olarak, Lahey Sözleşmesi hükümleri yalnızca 16 yaşını tamamlamamış çocuklar için uygulanabilir. Çocuk 16 yaşına bastığı andan itibaren sözleşme kapsamında bir iade talebinde bulunulması mümkün değildir.
Türk iç hukuku bakımından, Türk Medeni Kanunu (TMK) madde 183 uyarınca; ana veya babanın başkasıyla evlenmesi, başka bir yere gitmesi veya ölmesi gibi yeni olguların zorunlu kılması hâlinde hâkim, re'sen veya taraflardan birinin istemi üzerine velayet konusunda gerekli önlemleri alabilir. Uluslararası boyuttaki uyuşmazlıklarda ise yerel mahkemeler, çocuğun haksız şekilde yer değiştirmesinin çocuk üzerindeki etkilerini bu madde çerçevesinde de değerlendirerek geçici koruma tedbirlerine başvurabilir. Velayet hakkı kendisinde olan ebeveynin dahi, diğer ebeveynin şahsi ilişki kurma hakkını (ziyaret hakkı) tamamen ortadan kaldıracak şekilde çocuğu yurt dışına kaçırması, sözleşme kapsamında "haksız alıkoyma" olarak değerlendirilebilir.
İade Prosedürü ve Görevli Makamlar
Uluslararası çocuk kaçırma vakalarında sürecin hızlı işletilmesi, çocuğun yeni ortamına alışarak kök salmadan mutat meskenine döndürülmesi açısından kritiktir. Türkiye'de bu sürecin usul ve esasları 5717 sayılı Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yön ve Kapsamına Dair Kanun ile düzenlenmiştir.
Sürecin işleyişinde Adalet Bakanlığı "Merkezi Makam" sıfatıyla yetkilendirilmiştir. Bakanlık, bu görevini yerel Cumhuriyet Başsavcılıkları aracılığıyla yürütür. İade süreci şu aşamalardan oluşur:
- Başvuru: Velayet hakkı ihlal edilen ebeveyn, kendi ülkesindeki merkezi makama veya doğrudan Türkiye’deki merkezi makama başvurur.
- Tespit ve Koruma: Çocuğun Türkiye’deki yeri tespit edilir ve gerekirse ivedilikle geçici koruma tedbirleri (pasaporta el koyma, yurt dışı çıkış yasağı vb.) alınır.
- Dava Süreci: İade davası, Merkezi Makam adına Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Aile Mahkemelerinde açılır. Bu davalar basit yargılama usulüne göre, ivedilikle görülür.
Sözleşme uyarınca, iade talebiyle karşılaşılan mahkemenin görevi velayet hakkının kime ait olduğunu tartışmak değil, sadece iade koşullarının oluşup oluşmadığını incelemektir. Ancak, sözleşmenin 13. maddesi uyarınca; çocuğun iadesinin onu fiziki veya psikolojik bir tehlikeye maruz bırakacağı veya başka bir şekilde müsamaha edilemeyecek bir duruma düşüreceği yolunda ciddi bir risk varsa, mahkeme iade talebini reddedebilir.
Bu noktada, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun emsal niteliğindeki kararı, "vahim risk" kavramının nasıl yorumlanması gerektiğine ışık tutmaktadır:
Yurtdışında doğan ve halen Türkiye’de anne yanında olan müşterek çocuğun yurtdışında ikamet eden babaya Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Lahey Sözleşmesi uyarınca iadesi koşullarının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. Şahsi görüşme sırasında tutulan tutanaklar ve babanın küçük önünde etrafı ile diyalogları, dava dışı kişiye yönelik ifadeleri, küçüğün iadesine karar verilmesi halinde yetişme çağında ihtiyacı olan anne sevgi ve şefkatinden mahrum kalacak olmasının çocuğun fiziki ve psikolojik bir tehlikeye maruz bırakacağı. dava tarihinde iki yaşında bulunan çocuğun yaşı nedeniyle annelerinden ayrılmasının, sözleşmede belirtilen ruhsal risk oluşturduğu, babanın çocuğa karşı duyarsız davranışlarının, 2 yaşında bulunan çocuğun ruhsal gelişimi açısından tehlike oluşturacağı. babanın tutanaklara yansıyan iletişim yapısı dikkate alındığında müsamaha edilemeyecek bir duruma düşüreceği yolunda ciddi bir riskin olduğu açıktır. Bu durumda iadeden kaçınmayı gerektirecek vahim bir durumun varlığının kabul edilmesi gereklidir. Mahkemece verilen “iade kararı verilmesi talebinin reddine” ilişkin direnme kararı sonucu itibariyle doğrudur. KARAR: Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: Danimarka’da doğan ve halen Türkiye’de anne H. A. K. yanında olan müşterek çocuk M. K.’ın Danimarka’da ikamet eden baba F.k K.’a Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Lahey Sözleşmesi uyarınca iadesi koşullarının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır….Öncelikle belirtilmelidir ki, Türkiye adına 21 Ocak 1998 tarihinde imzalanan “Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Lahey Sözleşmesi”nin onaylanması, 3 Kasım 1999 tarih ve 4461 sayılı Kanunla uygun bulunmuş ve 29 Aralık 1999 tarih ve 99/13909 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanarak 15 Şubat 2000 tarih ve 23965 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. 26’ncı maddesinin 3’üncü paragrafına çekince koyduğumuz sözleşme, 1 Ağustos 2000 tarihinde Türkiye yönünden yürürlüğe girmiştir. Söz konusu sözleşmenin uygulanmasını sağlamaya yönelik usul ve esasları düzenleyen 5717 sayılı “Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yön ve Kapsamına Dair Kanun” 22.11.2007 tarihinde kabul edilerek 04/12/2007 tarih ve 26720 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşmenin 1 inci maddesinde sözleşmenin amacı taraf devletlere gayri kanuni yollardan götürülen veya alıkonan çocukların derhal geri dönmelerini sağlamak ve taraf bir devletteki koruma ve ziyaret haklarına, diğer taraf devletlerde etkili biçimde riayet ettirmek olarak belirlenmiştir. Aynı Sözleşmenin 3’üncü maddesinde ise hangi hallerde bir çocuğun yer değiştirmesi veya geri dönmemesinin haksız olarak nitelendirileceği belirlenmiştir. Buna göre: Sözleşmenin uygulanmasında, bir çocuğun yerinin değiştirilmesinin veya alıkonulmasının haksız olarak nitelendirilebilmesi için: Çocuğun yerinin değiştirilmesi veya alıkonulması, bu fiillerin gerçekleşmesinden hemen önce mutat meskeninin bulunduğu devletin hukuku uyarınca, bir kişiye veya bir kuruma tek başına veya birlikte kullanılmak üzere tevdi edilmiş bulunan velayet hakkının ihlal edilmesi suretiyle meydana gelmiş olması ve ihlal edilmiş bulunan velayet hakkının yer değiştirme veya alıkoyma vakıasının gerçekleştiği sırada fiilen kullanılmakta veya bu vakıa gerçekleşmemiş olsaydı, kullanılacak olması şartları aranmıştır…. Mahkemenin, çocuğun iadesi başvurusu hakkında bir karar verebilmesi için öncelikle çocuğun yerinin değiştirilmesinin veya alıkonulmasının haksız olup olmadığını tespit etmesi gereklidir. Mahkeme böyle bir tespiti yaparken, çocuğun mutat meskeni hukukunu veya çocuğun mutat meskeninin yetkili makamlarınca verilmiş olan kararları dikkate alabilir… Hal böyle olunca, mahkemece verilen “iade kararı verilmesi talebinin reddine” ilişkin direnme kararı sonucu itibariyle doğrudur. Sonucu itibariyle doğru bulunan direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle onanması gerekmiştir…. SONUÇ : Davacı F.K. vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle ONANMASINA. gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, ikinci görüşme günü olan 22.12.2010 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun yukarıdaki kararı, Lahey Sözleşmesi'nin katı iade mekanizmasına getirilen en önemli istisna olan "çocuğun yüksek yararı" ve "vahim risk" kriterlerini somutlaştırmaktadır. Kararda, özellikle 2 yaşındaki bir çocuğun anne şefkatinden koparılmasının ve babanın çocukla iletişim kurma becerisindeki yetersizliğin, iadeyi engelleyen "psikolojik tehlike" kapsamında değerlendirildiği görülmektedir. Bu analiz, uluslararası iade süreçlerinde mekanik bir hukuk uygulamasından ziyade, her vakanın çocuğun ruhsal gelişimi özelinde titizlikle incelenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Yabancı Mahkeme Kararlarının Türkiye'de Tanınması ve Tenfizi
Yabancılık unsuru taşıyan aile hukuku uyuşmazlıklarında, bir yabancı ülke mahkemesi tarafından verilen kararın Türkiye’de hukuki sonuç doğurabilmesi, bu kararın Türk mahkemeleri nezdinde tanınması veya tenfiz edilmesi şartına bağlıdır. Tanıma, yabancı mahkeme kararının kesin delil veya kesin hüküm gücünün Türkiye’de kabul edilmesini ifade ederken; tenfiz, bu kararın icrai nitelikteki hükümlerinin (örneğin çocuk teslimi veya nafaka ödenmesi) Türk hukuku vasıtasıyla zorla yerine getirilmesini sağlar. Bu süreçlerin temel dayanağını 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK) m. 50-59 hükümleri oluşturmaktadır.
Velayet Kararlarının İcrası
Yabancı mahkemelerden alınan boşanma kararları içerisinde yer alan velayet hükümleri, boşanmanın kendisinden farklı bir hukuki rejime tabidir. Boşanma kararı kişisel duruma ilişkin bir "tespit" niteliği taşıdığı için tanınması yeterli olabilirken, velayete ilişkin hükümler "icrai" nitelik taşır. Bu nedenle, çocuğun teslimi veya velayet hakkının tesisi için tenfiz davası açılması zorunludur. Türkiye’nin taraf olduğu Çocukların Velayetine İlişkin Kararların Tanınması ve Tenfizi ile Çocukların Velayetinin Yeniden Tesisine İlişkin Avrupa Sözleşmesi (Lüksemburg Sözleşmesi), bu süreçte uluslararası iş birliğini ve kararların hızlıca uygulanmasını hedefleyen en önemli belgelerden biridir.
Velayet kararlarının tenfizinde en kritik eşik "kamu düzeni" denetimidir. MÖHUK m. 54 uyarınca, yabancı ilamın Türk kamu düzenine açıkça aykırı olmaması gerekir. Aile hukukunda kamu düzeninin en somut yansıması ise "çocuğun üstün yararı" ilkesidir. Yargıtay, yabancı mahkemenin verdiği velayet kararını tenfiz ederken, kararın verildiği tarihteki şartlar ile tenfiz tarihindeki şartları karşılaştırır. Eğer çocuğun mevcut durumu, yabancı kararın uygulanması halinde ciddi bir psikolojik veya fiziksel risk altındaysa, tenfiz talebi kamu düzeni gerekçesiyle reddedilebilir.
Bu konuda emsal teşkil eden ve uluslararası çocuk kaçırma ile velayet hakkının ihlali durumlarında "vahim risk" kavramını açıklayan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 22.12.2010 tarihli, 2010/2-628 Esas ve 2010/693 Karar sayılı ilamı şu şekildedir:
Yurtdışında doğan ve halen Türkiye’de anne yanında olan müşterek çocuğun yurtdışında ikamet eden babaya Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Lahey Sözleşmesi uyarınca iadesi koşullarının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. Şahsi görüşme sırasında tutulan tutanaklar ve babanın küçük önünde etrafı ile diyalogları, dava dışı kişiye yönelik ifadeleri, küçüğün iadesine karar verilmesi halinde yetişme çağında ihtiyacı olan anne sevgi ve şefkatinden mahrum kalacak olmasının çocuğun fiziki ve psikolojik bir tehlikeye maruz bırakacağı. dava tarihinde iki yaşında bulunan çocuğun yaşı nedeniyle annelerinden ayrılmasının, sözleşmede belirtilen ruhsal risk oluşturduğu, babanın çocuğa karşı duyarsız davranışlarının, 2 yaşında bulunan çocuğun ruhsal gelişimi açısından tehlike oluşturacağı. babanın tutanaklara yansıyan iletişim yapısı dikkate alındığında müsamaha edilemeyecek bir duruma düşüreceği yolunda ciddi bir riskin olduğu açıktır. Bu durumda iadeden kaçınmayı gerektirecek vahim bir durumun varlığının kabul edilmesi gereklidir. Mahkemece verilen “iade kararı verilmesi talebinin reddine” ilişkin direnme kararı sonucu itibariyle doğrudur. KARAR: Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: Danimarka’da doğan ve halen Türkiye’de anne H. A. K. yanında olan müşterek çocuk M. K.’ın Danimarka’da ikamet eden baba F.k K.’a Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Lahey Sözleşmesi uyarınca iadesi koşullarının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır….Öncelikle belirtilmelidir ki, Türkiye adına 21 Ocak 1998 tarihinde imzalanan “Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Lahey Sözleşmesi”nin onaylanması, 3 Kasım 1999 tarih ve 4461 sayılı Kanunla uygun bulunmuş ve 29 Aralık 1999 tarih ve 99/13909 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanarak 15 Şubat 2000 tarih ve 23965 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. 26’ncı maddesinin 3’üncü paragrafına çekince koyduğumuz sözleşme, 1 Ağustos 2000 tarihinde Türkiye yönünden yürürlüğe girmiştir. Söz konusu sözleşmenin uygulanmasını sağlamaya yönelik usul ve esasları düzenleyen 5717 sayılı “Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yön ve Kapsamına Dair Kanun” 22.11.2007 tarihinde kabul edilerek 04/12/2007 tarih ve 26720 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşmenin 1 inci maddesinde sözleşmenin amacı taraf devletlere gayri kanuni yollardan götürülen veya alıkonan çocukların derhal geri dönmelerini sağlamak ve taraf bir devletteki koruma ve ziyaret haklarına, diğer taraf devletlerde etkili biçimde riayet ettirmek olarak belirlenmiştir. Aynı Sözleşmenin 3’üncü maddesinde ise hangi hallerde bir çocuğun yer değiştirmesi veya geri dönmemesinin haksız olarak nitelendirileceği belirlenmiştir. Buna göre: Sözleşmenin uygulanmasında, bir çocuğun yerinin değiştirilmesinin veya alıkonulmasının haksız olarak nitelendirilebilmesi için: Çocuğun yerinin değiştirilmesi veya alıkonulması, bu fiillerin gerçekleşmesinden hemen önce mutat meskeninin bulunduğu devletin hukuku uyarınca, bir kişiye veya bir kuruma tek başına veya birlikte kullanılmak üzere tevdi edilmiş bulunan velayet hakkının ihlal edilmesi suretiyle meydana gelmiş olması ve ihlal edilmiş bulunan velayet hakkının yer değiştirme veya alıkoyma vakıasının gerçekleştiği sırada fiilen kullanılmakta veya bu vakıa gerçekleşmemiş olsaydı, kullanılacak olması şartları aranmıştır…. Mahkemenin, çocuğun iadesi başvurusu hakkında bir karar verebilmesi için öncelikle çocuğun yerinin değiştirilmesinin veya alıkonulmasının haksız olup olmadığını tespit etmesi gereklidir. Mahkeme böyle bir tespiti yaparken, çocuğun mutat meskeni hukukunu veya çocuğun mutat meskeninin yetkili makamlarınca verilmiş olan kararları dikkate alabilir… Hal böyle olunca, mahkemece verilen “iade kararı verilmesi talebinin reddine” ilişkin direnme kararı sonucu itibariyle doğrudur. Sonucu itibariyle doğru bulunan direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle onanması gerekmiştir…. SONUÇ : Davacı F.K. vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle ONANMASINA. gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, ikinci görüşme günü olan 22.12.2010 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.
Yukarıdaki karar, uluslararası çocuk hukukunda "iadeden kaçınmayı gerektiren vahim durum" ilkesinin nasıl uygulanacağını açıkça göstermektedir. Mahkeme, iade talebi olsa dahi çocuğun yaşını, anne şefkatine olan ihtiyacını ve babanın tutumlarını değerlendirerek çocuğun üstün yararını her türlü sözleşme hükmünün üzerinde tutmuştur.
Öte yandan, velayet hakkı zaten kendisinde olan ebeveynin çocukla ilgili tasarrufları konusunda Yargıtay'ın güncel ve kolaylaştırıcı bir yaklaşımı mevcuttur. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin 10.05.2023 tarihli, 2023/694 Esas ve 2023/2329 Karar sayılı ilamı, velayet hakkı sahibi annenin çocukları yurt dışına çıkarmak için ayrıca bir izin davası açmasına gerek olmadığını vurgulamaktadır:
Dava, velâyet hakkına sahip anneye, ortak çocukların yurt dışına çıkışı için izin verilmesi ve babanın muvafakatının aranmaması istemine ilişkindir. Ortak çocukların velâyetinin annede bulunması ve çocukların yasal temsilcisinin anne olması karşısında velâyet hakkının niteliği gereği annenin ortak çocukları yurt dışına götürme yetkisi bulunmaktadır. O halde küçüklerin yurt dışına çıkışı için izin verilmesi ve babanın muvafakatının aranmamasına yönelik olarak dava açılmasında davacı annenin hukuki yararı bulunmadığından 6100 sayılı Kanun'un 114 üncü maddesinin birinci fıkrasının (h) bendi gereğince davanın hukuki yarar yokluğu nedeniyle usulden reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir.
Bu karar, velayet hakkının kapsamını netleştirerek, yasal temsilci sıfatına sahip ebeveynin çocuk üzerindeki seyahat özgürlüğünü ve temsil yetkisini kullanırken mahkemeden ek bir "izin" almasının hukuki yarar yokluğu nedeniyle reddedilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.
Görevli ve Yetkili Mahkemeler
Yabancı mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizi davalarında görevli mahkeme, 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun m. 4 uyarınca Aile Mahkemeleridir. Aile mahkemesinin bulunmadığı yerlerde ise bu davalar Asliye Hukuk Mahkemelerinde (Aile Mahkemesi sıfatıyla) görülür.
Yetkili mahkemenin belirlenmesinde ise MÖHUK m. 51/2 hükmü kademeli bir yetki kuralı öngörmüştür:
- Kendisine karşı tenfiz istenen kişinin Türkiye’deki yerleşim yeri mahkemesi,
- Türkiye'de yerleşim yeri yoksa sakin olduğu yer mahkemesi,
- Bu da yoksa Ankara, İstanbul veya İzmir mahkemeleri yetkilidir.
Tenfiz ve tanıma davaları, basit yargılama usulüne göre yürütülür. Bu usul gereği davalar ivedilikle sonuçlandırılmalı, adli tatilde de görülmeye devam edilmelidir. Mahkeme, yabancı kararın esasına girip (révision au fond) davayı yeniden görmez; sadece MÖHUK m. 54'teki tenfiz şartlarının (karşılıklılık, yetki, kamu düzeni, savunma haklarına riayet) oluşup oluşmadığını denetler. Kararın tenfizine veya tanınmasına karar verildiğinde, bu ilam artık bir Türk mahkemesi ilamı gibi infaz kabiliyeti kazanır.
Çok Uluslu Ailelerde Mirasın Paylaşımı ve Taşınmaz Edinimi
Küreselleşen dünyada bireylerin farklı ülkelerde mülkiyet edinmesi ve yerleşik hayata geçmesi, vefat durumunda mirasın paylaşımı süreçlerini karmaşık bir hukuki zemine taşımaktadır. Türkiye sınırları içerisinde malvarlığı bulunan yabancı uyruklu kişilerin veya yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının tereke işlemleri, hem ulusal mevzuatımız olan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK) hem de uluslararası özel hukuk kurallarını düzenleyen 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK) çerçevesinde çözümlenmektedir. Çok uluslu ailelerde mirasın intikali, sadece bir mülkiyet devri değil, aynı zamanda farklı hukuk sistemlerinin çatışmasını yönetme sürecidir.
Mirasın Tabi Olduğu Hukuk
Yabancılık unsuru taşıyan miras uyuşmazlıklarında uygulanacak hukuk, mirasın niteliğine (taşınır veya taşınmaz olması) göre ikili bir ayırıma tabi tutulmuştur. Bu ayırımın temel dayanağı MÖHUK m. 20 hükmüdür. İlgili madde uyarınca; miras, genel kural olarak ölenin milli hukukuna tabidir. Ancak bu kuralın çok kritik bir istisnası bulunmaktadır: Türkiye'de bulunan taşınmaz mallar.
- Taşınır Mallar (Banka Hesapları, Araçlar, Hisse Senetleri): Mirasbırakanın vefat ettiği andaki milli hukuku uygulanır. Örneğin, bir Alman vatandaşının Türkiye'deki banka hesabındaki paranın paylaşımı Alman Miras Hukuku hükümlerine göre yapılır.
- Taşınmaz Mallar (Arsa, Konut, İş Yeri): Türkiye sınırları içerisindeki taşınmazlar için münhasıran Türk Hukuku uygulanır. Uluslararası hukukta Lex Rei Sitae (taşınmazın bulunduğu yer hukuku) ilkesi olarak bilinen bu kural uyarınca, yabancı bir murisin Türkiye'deki evi veya arsası üzerindeki miras payları, saklı pay oranları ve mirasçıların hakları tamamen Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre belirlenir.
Bu noktada, 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 28. maddesi kapsamında olan kişilerin (Mavi Kart sahipleri) durumu özel bir önem arz eder. Doğumla Türk vatandaşı olup da çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybeden bu kişiler ve mirasçıları, Türkiye'deki miras hakları bakımından Türk vatandaşlarına tanınan haklardan aynen yararlanmaya devam ederler. Bu düzenleme, gurbetçi ailelerin Türkiye'deki malvarlıklarının korunması açısından hayati bir güvencedir.
Miras işlemlerinin başlatılabilmesi için en temel belge olan "Mirasçılık Belgesi" (Veraset İlamı), yabancı uyruklu mirasçılar için Sulh Hukuk Mahkemelerinden talep edilmelidir. Yabancı ülkelerden alınan doğum, ölüm veya evlilik belgelerinin Türk mahkemelerinde resmi delil olarak kabul edilebilmesi için bu belgelerin Apostil Şerhi taşıması ve noter onaylı yeminli tercümesinin yapılması yasal bir zorunluluktur. Lahey Konvansiyonu'na taraf olmayan ülkelerden alınan belgeler için ise konsolosluk onay süreci işletilmelidir.
Mütekabiliyet Esası
Yabancıların Türkiye'de miras yoluyla taşınmaz ediniminde karşılaştıkları en stratejik engel veya kriter Mütekabiliyet (Karşılıklılık) Esasıdır. 2644 sayılı Tapu Kanunu’nun 35. maddesi, yabancı gerçek kişilerin Türkiye'de taşınmaz edinmesini belirli sınırlamalara ve karşılıklılık ilkesine bağlamıştır.
Karşılıklılık ilkesi, bir yabancının kendi ülkesinde Türk vatandaşlarına taşınmaz edinimi konusunda hangi hakları tanıyorsa, Türkiye'nin de o ülke vatandaşına benzer hakları tanıması esasına dayanır. Ancak 2012 yılında yapılan yasal düzenlemelerle, Bakanlar Kurulu (günümüzde Cumhurbaşkanlığı) tarafından belirlenen "uygun görülen ülkeler" listesiyle birçok ülke vatandaşı için karşılıklılık şartı esnetilmiştir.
Miras yoluyla taşınmaz edinimi sürecinde mütekabiliyetin önemi şu noktalarda ortaya çıkar:
- Doğrudan İntikal: Eğer mirasbırakanın vatandaşı olduğu ülke ile Türkiye arasında karşılıklılık varsa veya ilgili ülke "izin verilen ülkeler" listesindeyse, mirasçılar taşınmazın tapusunu kendi adlarına tescil ettirebilirler.
- Tasfiye Zorunluluğu: Eğer mirasçı, Türkiye'de taşınmaz edinmesi yasaklanmış bir ülke vatandaşı ise veya karşılıklılık ilkesi o ülke ile işletilemiyorsa, mirasçı taşınmazın mülkiyetini doğrudan kazanamaz. Bu durumda taşınmazın tasfiye edilerek (satılarak) bedelinin mirasçıya ödenmesi yoluna gidilir.
- Kanuni Sınırlamalar: Yabancıların miras yoluyla edinecekleri taşınmazlar da genel sınırlamalara tabidir. Bir yabancı gerçek kişi, miras yoluyla da olsa, özel mülkiyete konu ilçe yüzölçümünün %10’undan ve kişi başına ülke genelinde 30 hektardan fazla taşınmaz edinemez. Bu sınırların aşılması durumunda aşan kısmın tasfiyesi zorunludur.
Sonuç olarak, çok uluslu ailelerde mirasın paylaşımı; MÖHUK, TMK ve Tapu Kanunu'nun kesişim noktasında yer alan, yüksek düzeyde teknik bilgi gerektiren bir süreçtir. Yabancı mahkemelerden alınan vasiyetnamelerin veya mirasçılık kararlarının Türkiye'de hüküm doğurabilmesi için MÖHUK m. 50-59 uyarınca tanıma ve tenfiz davası açılması şarttır. Bu süreçlerde kamu düzenine aykırılık teşkil eden durumlar (örneğin Türk hukukundaki saklı payların ağır ihlali) mahkemelerce titizlikle denetlenmektedir. Hak kayıplarının önlenmesi adına, mirasın açıldığı andan itibaren yerleşim yeri mahkemeleri ve tapu müdürlükleri nezdindeki süreçlerin profesyonel bir hukuki destekle yönetilmesi büyük önem taşır.
Uluslararası Aile Hukukunda Usul ve Kamu Düzeni
Yabancılık unsuru taşıyan aile hukuku uyuşmazlıklarında, maddi hukuk kuralları kadar usul hukuku ve "kamu düzeni" (ordre public) kavramı da hayati bir öneme sahiptir. Türk hukuk sistemi, özellikle çocukların taraf olduğu davalarda, uluslararası sözleşmeler ile iç hukuku harmanlayarak hassas bir denge gözetir. Bu süreçte 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK) ve 1980 tarihli Lahey Sözleşmesi, yargılamanın temel taşlarını oluşturur. Uluslararası çocuk kaçırma veya velayet davalarında, yargılamanın hızı ve etkinliği için Basit Yargılama Usulü benimsenmiştir. Bu usul, tarafların hak kaybına uğramaması ve çocuğun belirsiz bir hukuki statüde kalmaması adına davanın öncelikle ve ivedilikle görülmesini sağlar.
Yabancı mahkeme kararlarının Türkiye'de hüküm doğurabilmesi için gerekli olan tanıma ve tenfiz süreçlerinde, MÖHUK m. 54 uyarınca "kamu düzenine aykırı olmama" kriteri en temel denetim mekanizmasıdır. Türk mahkemeleri, yabancı bir ilamı tenfiz ederken davanın esasına girip (révision au fond) kararın doğruluğunu tartışmasa da, kararın Türk toplumunun temel ahlak anlayışına, hukuk sisteminin temel ilkelerine ve özellikle çocuk odaklı uyuşmazlıklarda "çocuğun üstün yararına" açıkça aykırı olup olmadığını titizlikle inceler.
Çocuğun Üstün Yararı
Uluslararası aile hukukunun her aşamasında, doktrin ve uygulamanın merkezinde "çocuğun üstün yararı" ilkesi yer alır. Bu ilke, yalnızca bir hukuki standart değil, aynı zamanda kamu düzeninin ayrılmaz bir parçasıdır. Lahey Sözleşmesi kapsamında bir çocuğun "mutat meskenine" iadesi talep edildiğinde, kural olarak çocuğun derhal geri gönderilmesi esastır. Ancak, çocuğun iadesinin onu fiziksel veya psikolojik bir tehlikeye maruz bırakacağı ya da müsamaha edilemeyecek bir duruma düşüreceği "vahim bir risk" mevcutsa, iade talebi reddedilebilir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, bu hassas dengeyi bir kararında şu şekilde somutlaştırmıştır:
"Yurtdışında doğan ve halen Türkiye’de anne yanında olan müşterek çocuğun yurtdışında ikamet eden babaya Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Lahey Sözleşmesi uyarınca iadesi koşullarının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. Şahsi görüşme sırasında tutulan tutanaklar ve babanın küçük önünde etrafı ile diyalogları, dava dışı kişiye yönelik ifadeleri, küçüğün iadesine karar verilmesi halinde yetişme çağında ihtiyacı olan anne sevgi ve şefkatinden mahrum kalacak olmasının çocuğun fiziki ve psikolojik bir tehlikeye maruz bırakacağı. dava tarihinde iki yaşında bulunan çocuğun yaşı nedeniyle annelerinden ayrılmasının, sözleşmede belirtilen ruhsal risk oluşturduğu, babanın çocuğuna karşı duyarsız davranışlarının, 2 yaşında bulunan çocuğun ruhsal gelişimi açısından tehlike oluşturacağı. babanın tutanaklara yansıyan iletişim yapısı dikkate alındığında müsamaha edilemeyecek bir duruma düşüreceği yolunda ciddi bir riskin olduğu açıktır. Bu durumda iadeden kaçınmayı gerektirecek vahim bir durumun varlığının kabul edilmesi gereklidir. Mahkemece verilen “iade kararı verilmesi talebinin reddine” ilişkin direnme kararı sonucu itibariyle doğrudur. KARAR: Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: Danimarka’da doğan ve halen Türkiye’de anne H. A. K. yanında olan müşterek çocuk M. K.’ın Danimarka’da ikamet eden baba F.k K.’a Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Lahey Sözleşmesi uyarınca iadesi koşullarının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır….Öncelikle belirtilmelidir ki, Türkiye adına 21 Ocak 1998 tarihinde imzalanan “Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Lahey Sözleşmesi”nin onaylanması, 3 Kasım 1999 tarih ve 4461 sayılı Kanunla uygun bulunmuş ve 29 Aralık 1999 tarih ve 99/13909 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanarak 15 Şubat 2000 tarih ve 23965 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. 26’ncı maddesinin 3’üncü paragrafına çekince koyduğumuz sözleşme, 1 Ağustos 2000 tarihinde Türkiye yönünden yürürlüğe girmiştir. Söz konusu sözleşmenin uygulanmasını sağlamaya yönelik usul ve esasları düzenleyen 5717 sayılı “Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yön ve Kapsamına Dair Kanun” 22.11.2007 tarihinde kabul edilerek 04/12/2007 tarih ve 26720 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Sözleşmenin 1 inci maddesinde sözleşmenin amacı taraf devletlere gayri kanuni yollardan götürülen veya alıkonan çocukların derhal geri dönmelerini sağlamak ve taraf bir devletteki koruma ve ziyaret haklarına, diğer taraf devletlerde etkili biçimde riayet ettirmek olarak belirlenmiştir. Aynı Sözleşmenin 3’üncü maddesinde ise hangi hallerde bir çocuğun yer değiştirmesi veya geri dönmemesinin haksız olarak nitelendirileceği belirlenmiştir. Buna göre: Sözleşmenin uygulanmasında, bir çocuğun yerinin değiştirilmesinin veya alıkonulmasının haksız olarak nitelendirilebilmesi için: Çocuğun yerinin değiştirilmesi veya alıkonulması, bu fiillerin gerçekleşmesinden hemen önce mutat meskeninin bulunduğu devletin hukuku uyarınca, bir kişiye veya bir kuruma tek başına veya birlikte kullanılmak üzere tevdi edilmiş bulunan velayet hakkının ihlal edilmesi suretiyle meydana gelmiş olması ve ihlal edilmiş bulunan velayet hakkının yer değiştirme veya alıkoyma vakıasının gerçekleştiği sırada fiilen kullanılmakta veya bu vakıa gerçekleşmemiş olsaydı, kullanılacak olması şartları aranmıştır…. Mahkemenin, çocuğun iadesi başvurusu hakkında bir karar verebilmesi için öncelikle çocuğun yerinin değiştirilmesinin veya alıkonulmasının haksız olup olmadığını tespit etmesi gereklidir. Mahkeme böyle bir tespiti yaparken, çocuğun mutat meskeni hukukunu veya çocuğun mutat meskeninin yetkili makamlarınca verilmiş olan kararları dikkate alabilir… Hal böyle olunca, mahkemece verilen “iade kararı verilmesi talebinin reddine” ilişkin direnme kararı sonucu itibariyle doğrudur. Sonucu itibariyle doğru bulunan direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle onanması gerekmiştir…. SONUÇ : Davacı F.K. vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle ONANMASINA. gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, ikinci görüşme günü olan 22.12.2010 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi." (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu - 2010/2-628 E., 2010/693 K.)
Bu karar, Lahey Sözleşmesi'nin katı iade mekanizmasının, çocuğun ruhsal gelişimi ve anne şefkatine duyduğu ihtiyaç gibi somut gerçekliklerle nasıl esnetilebileceğini göstermektedir. Mahkeme, iade talebinin reddini, çocuğun üstün yararının korunması ve "vahim risk" faktörünün varlığına dayandırmıştır.
Geçici Koruma Tedbirleri ve İnfaz Süreci
Uluslararası çocuk kaçırma ve velayet uyuşmazlıklarında yargılama devam ederken çocuğun güvenliğini sağlamak amacıyla çeşitli geçici koruma tedbirleri alınabilir. 5717 sayılı Kanun uyarınca mahkeme, çocuğun yurt dışına çıkışının yasaklanması, pasaportuna el konulması veya çocuğun geçici olarak bir kuruma ya da güvenilir bir akraba yanına yerleştirilmesi gibi tedbirlere hükmedebilir.
Usul hukukuna ilişkin bir diğer kritik kural ise "Bekletici Mesele" kurumudur. İade davası devam ederken, iade istenen devletin mahkemeleri (örneğin Türkiye'deki bir aile mahkemesi), çocuğun velayeti hakkında esastan yeni bir karar veremez. Bu kural, ebeveynlerin iade sürecini manipüle etmek amacıyla yerel mahkemelerden velayet kararı almalarını engellemeyi amaçlar.
Kararların infazı aşamasında ise 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu hükümleri devreye girer. Çocuk teslimi işlemleri sırasında psikolog, pedagog veya sosyal çalışmacı gibi uzmanların hazır bulunması (Uzman Bulundurma Zorunluluğu) yasal bir zorunluluktur. Bu uzmanlar, çocuğun teslim anındaki psikolojik durumunu gözlemler ve gerekirse teslim işleminin ertelenmesini talep edebilirler. Ayrıca, mahkeme kararlarına uymayan veya çocuğu gizleyerek iadeyi engelleyen kişiler hakkında 5395 sayılı Kanun m. 41/F uyarınca cezai yaptırımlar uygulanması söz konusudur.
Velayet hakkı sahibi ebeveynin yetkileri konusunda ise Yargıtay'ın güncel yaklaşımı, hukuki yarar yokluğu nedeniyle gereksiz davaların açılmasını engellemeye yöneliktir:
"Dava, velâyet hakkına sahip anneye, ortak çocukların yurt dışına çıkışı için izin verilmesi ve babanın muvafakatının aranmaması istemine ilişkindir. Ortak çocukların velâyetinin annede bulunması ve çocukların yasal temsilcisinin anne olması karşısında velâyet hakkının niteliği gereği annenin ortak çocukları yurt dışına götürme yetkisi bulunmaktadır. O halde küçüklerin yurt dışına çıkışı için izin verilmesi ve babanın muvafakatının aranmamasına yönelik olarak dava açılmasında davacı annenin hukuki yararı bulunmadığından 6100 sayılı Kanun'un 114 üncü maddesinin birinci fıkrasının (h) bendi gereğince davanın hukuki yarar yokluğu nedeniyle usulden reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir." (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi - 2023/694 E., 2023/2329 K.)
Bu karar, velayet hakkı sahibi ebeveynin, çocuğun yasal temsilcisi sıfatıyla sahip olduğu yetkilerin kapsamını netleştirmekte ve velayet hakkının doğal bir sonucu olarak yurt dışına çıkış yetkisinin zaten mevcut olduğunu vurgulamaktadır.
Sonuç olarak, uluslararası aile ve miras hukuku; karmaşık mevzuat yapısı, uluslararası sözleşmeler ve kamu düzeni denetimi ile çok boyutlu bir alandır. Yabancı mahkeme kararlarının tenfizinden, Lahey Sözleşmesi uyarınca çocukların iadesine kadar her süreçte "çocuğun üstün yararı" pusula görevi görmektedir. MÖHUK, TMK ve ilgili uluslararası sözleşmelerin sağladığı bu koruma kalkanı, yabancılık unsuru taşıyan uyuşmazlıklarda adaletin sınır ötesinde de tesis edilmesini sağlamaktadır. Hak kayıplarının önlenmesi için bu süreçlerin uzman hukukçular rehberliğinde, usul kurallarına ve güncel yargı içtihatlarına tam uyum içerisinde yürütülmesi elzemdir.