
Kefalet Sözleşmesinin Sona Ermesi ve İbra
Kefalet sözleşmesi, ticari ve hukuki hayatta alacaklıyı koruyan en yaygın teminat yöntemlerinden biridir. Ancak bu sözleşmenin geçerli olması ve sona ermesi, Türk Borçlar Kanunu'nda sıkı şekil şartlarına ve fer'ilik ilkesine bağlanmıştır. Bu yazımızda, kefaletin sona erme nedenlerini, ibra sürecini ve Yargıtay'ın güncel içtihatları doğrultusunda şekil eksikliğinin hukuki sonuçlarını detaylıca ele alıyoruz.
Kefalet Sözleşmesinin Tanımı ve Geçerlilik Şartları
Türk hukuk sisteminde alacağın teminat altına alınması amacıyla en sık başvurulan yöntemlerden biri olan kefalet sözleşmesi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) içerisinde detaylı bir biçimde düzenlenmiştir. TBK m. 581 uyarınca kefalet sözleşmesi; kefilin, alacaklıya karşı, borçlunun borcunu ifa etmemesinin sonuçlarından kişisel olarak sorumlu olmayı üstlendiği bir sözleşme tipidir. Bu tanım, kefaletin temel karakteristiğini ortaya koymaktadır: Kefil, borçlu ile birlikte borcun ifasını değil, borcun ifa edilmemesi durumunda ortaya çıkacak ekonomik zararın karşılanmasını "kişisel" malvarlığı ile taahhüt eder.
Kefalet sözleşmesinin en belirgin hukuki niteliği fer’i (asıl borca bağlı) ve tali (ikincil) olmasıdır. Fer’ilik ilkesi gereği, geçerli bir asıl borç bulunmadıkça kefalet sözleşmesinden bahsedilemez; asıl borç sona erdiğinde kefalet de kendiliğinden sona erer. Tali niteliği ise, alacaklının kural olarak öncelikle asıl borçluya başvurması, borç ifa edilmediği takdirde kefilin kapısını çalması anlamına gelir. Ancak bu ikincillik, kefaletin türüne (adi veya müteselsil) göre farklılık gösterebilir.
Nitelik ve Şekil Şartları
Kefalet sözleşmesi, kefili ciddi bir ekonomik risk altına soktuğu için kanun koyucu, kefili korumak ve sözleşmenin sonuçları üzerinde düşünmesini sağlamak amacıyla (uyarı fonksiyonu) oldukça ağır şekil şartları öngörmüştür. TBK m. 583 hükmü, bu şekil şartlarını emredici bir şekilde düzenlemektedir. Bu maddeye göre, bir kefalet sözleşmesinin geçerli olabilmesi için şu unsurların kefilin kendi el yazısıyla belirtilmesi zorunludur:
- Kefilin sorumlu olacağı azami miktar,
- Kefaletin verildiği tarih,
- Eğer varsa, kefilin müteselsil kefil sıfatıyla sorumlu olacağına dair irade beyanı.
Bu şartlar sadece birer ispat vasıtası değil, sözleşmenin varlık nedeni olan sıhhat (geçerlilik) şartlarıdır. Bu unsurlardan herhangi birinin eksikliği veya kefilin kendi el yazısıyla yazılmamış olması, sözleşmeyi TBK m. 12/2 uyarınca kesin hükümsüz kılar. Kesin hükümsüzlük hali, sözleşmenin baştan itibaren hiçbir hukuki sonuç doğurmaması demektir ve yargılama aşamasında hakim tarafından re'sen (kendiliğinden) dikkate alınmalıdır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, bu şekil şartlarının kamu düzenine ilişkin olduğunu ve tarafların rızasıyla dahi bu eksikliğin giderilemeyeceğini açıkça vurgulamıştır:
"6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 583. maddesinin (Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu Madde 484) kefalet sözleşmesi için öngördüğü şekil şartlarının bir ispat vasıtası değil, geçerlilik şartı (sıhhat şartı) olduğunu vurgulamıştır. Kanun maddesine göre kefilin, sorumlu olduğu azami miktarı, kefalet tarihini ve müteselsil kefil olması durumunda bu sıfatı kendi el yazısıyla belirtmesi zorunludur. Bu unsurların eksikliği durumunda sözleşme, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 12/2. maddesi uyarınca kesin hükümsüzdür. Kurul, kamu düzenine ilişkin olan bu emredici şekil şartlarının, davalı tarafça ileri sürülmese dahi hakim tarafından görevi gereği re’sen gözetilmesi gerektiğini, tarafların icazet veya tanıma ile bu geçersizliği ortadan kaldıramayacağını belirtmiştir." (Yargıtay HGK, E. 2020/11-457, K. 2022/1431)
Bu karar, kefalet hukukunda şekil şartlarının ne denli hayati olduğunu göstermektedir. Taraflar mahkemede "evet, ben kefil olmuştum" şeklinde beyanda bulunsalar dahi, sözleşmedeki el yazısı eksikliği sözleşmeyi geçerli hale getirmemektedir.
Eş Rızası ve Sorumluluk Kapsamı
Kefalet sözleşmesinin geçerliliği için getirilen bir diğer önemli kısıtlama ise aile birliğinin korunmasını amaçlayan eş rızası şartıdır. TBK m. 584 uyarınca, eşlerden biri ancak diğerinin yazılı rızasıyla kefil olabilir. Bu rızanın, sözleşmenin kurulmasından önce veya en geç kurulması anında verilmiş olması şarttır. Kanun koyucu, bu kurala ticari hayatın akışını bozmamak adına bazı istisnalar getirmiştir; örneğin, ticari işletmenin sahibi veya yöneticisi olan kişilerin, işletmeleriyle ilgili verecekleri kefaletlerde eş rızası aranmamaktadır.
Kefilin sorumluluğunun sınırları ise TBK m. 589 maddesinde netleştirilmiştir. Kefil, alacaklıya karşı sınırsız bir sorumluluk altında değildir. Kefilin sorumluluk kapsamı şu unsurları içerir:
- Asıl borç tutarı: Kefilin kendi el yazısıyla belirttiği azami miktar ile sınırlı olmak kaydıyla asıl borç.
- Borçlunun kusur veya temerrüdünün sonuçları: Borçlunun borcunu zamanında ödememesinden kaynaklanan yasal sonuçlar.
- Takip ve dava giderleri: Alacaklının borçluya karşı başlattığı takibin giderleri (kefile bildirim yapılması şartıyla).
- İşlemiş faizler: Sözleşmede kararlaştırılan veya yasal olarak doğan faizler, yine azami miktar sınırları dahilinde kalmak üzere kefilin sorumluluğundadır.
Kefilin sorumluluğu, her halükarda sözleşmede kendi el yazısıyla belirttiği azami miktar ile sınırlıdır. Bu miktar, kefilin riskini öngörebilmesini sağlayan en üst limittir. Eğer asıl borç, faiz ve giderlerle birlikte bu miktarı aşarsa, kefil aşan kısımdan sorumlu tutulamaz. Bu durum, kefalet sözleşmesinin "belirlilik" ilkesinin bir gereğidir ve kefili beklenmedik mali yıkımlardan korur.
Kefaletin Sona Erme Halleri ve Fer'ilik İlkesi
Kefalet sözleşmesi, hukukumuzda fer’i (asıl borca bağlı) nitelikte bir teminat sözleşmesi olarak tanımlanmaktadır. Bu fer’ilik özelliği, kefaletin hem doğumunda hem kapsamının belirlenmesinde hem de sona ermesinde kendini gösterir. Kefilin sorumluluğu, asıl borcun varlığına ve geçerliliğine sıkı sıkıya bağlıdır. Dolayısıyla, asıl borcu ortadan kaldıran her türlü hukuki işlem veya olay, kural olarak kefaleti de sona erdirir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK), bu ilişkiyi hem genel hükümler hem de kefalete özgü özel hükümlerle güvence altına almıştır.
Asıl Borca Bağlı Sona Erme
Kefaletin fer’ilik niteliğinin en somut dışavurumu, asıl borcun sona ermesiyle kefilin sorumluluğunun da nihayete ermesidir. TBK m. 598/I hükmü bu durumu net bir şekilde ortaya koyar: “Hangi sebeple olursa olsun asıl borç sona erince, kefil de borcundan kurtulur.” Bu madde, kefaletin asıl borca olan mutlak bağımlılığını vurgulayan temel düzenlemedir. Asıl borç; ifa, ibra, yenileme (tecdit), alacaklı ve borçlu sıfatlarının birleşmesi veya takas gibi nedenlerle sona erdiğinde, kefil alacaklıya karşı olan kişisel sorumluluğundan kendiliğinden kurtulur.
Bu ilkeyi destekleyen bir diğer önemli düzenleme ise TBK m. 131/I hükmüdür. Bu maddeye göre, asıl borç ifa veya başka bir sebeple sona erdiğinde, aksine bir adet veya sözleşme hükmü yoksa, bu borca bağlı olan faiz, ceza koşulu ve kefalet gibi bağlı (fer’i) haklar da sona ermiş olur. Burada kanun koyucu, asıl borcun kaderinin bağlı hakları da etkileyeceği kuralını genel bir borçlar hukuku prensibi olarak belirlemiştir.
Borcun sona erme hallerinden biri olan imkansızlık durumu da kefalet açısından kritik bir öneme sahiptir. TBK m. 136 uyarınca, asıl borcun borçluya yüklenemeyen sebeplerle (mücbir sebep vb.) imkansızlaşması durumunda borç sona erer. Asıl borcun bu şekilde sona ermesi, fer’ilik ilkesi gereği kefili de borçtan kurtarır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, imkansızlığın borçlunun kusurundan kaynaklanmamasıdır. Eğer borçlunun kusuruyla bir imkansızlık oluşmuşsa, asıl borç sona ermez; sadece nitelik değiştirerek tazminat borcuna dönüşür. Bu durumda kefilin sorumluluğu, bu yeni tazminat borcu üzerinden (azami miktarını aşmamak kaydıyla) devam eder.
Kısmi İfa ve İbra
Asıl borcun tamamen değil de kısmen sona erdiği durumlarda, fer’ilik ilkesi paydaş bir şekilde uygulama alanı bulur. Borçlu tarafından yapılan kısmi ifa, kefilin sorumluluğunu da ifa edilen miktar oranında azaltır. Örneğin, 100.000 TL’lik bir borca kefil olan kişi, borçlunun 40.000 TL ödeme yapması durumunda, kalan 60.000 TL üzerinden sorumlu olmaya devam eder.
İbra müessesesi de kefaleti sona erdiren önemli nedenlerden biridir. Alacaklı ile asıl borçlu arasında yapılan bir ibra sözleşmesi ile borçlu borcundan kurtarılmışsa, kefilin sorumluluğu da bu işlemle eş zamanlı olarak sona erer. Alacaklı, asıl borçluyu ibra edip kefili takip etme hakkını saklı tutamaz; zira asıl borcun kalmadığı bir yerde kefaletin varlığını sürdürmesi hukuken mümkün değildir.
Yargıtay uygulamalarında da fer’ilik ilkesinin kefili koruyucu etkisi sıklıkla vurgulanmaktadır. Yargıtay 19. Hukuk Dairesi, kefilin asıl borçluya tanınan avantajlardan yararlanması gerektiğine dair önemli bir içtihat ortaya koymuştur:
Yargıtay 19. Hukuk Dairesi, 18.10.2008 tarihli, E. 2007/5216 ve K. 2008/483 sayılı Kararı: "Fer’ilik ilkesi gereği asıl borçluya sağlanan faiz indirimi gibi hakların kefile de tanınması gerekmektedir."
Bu karar, kefaletin sadece asıl borcun sona ermesiyle değil, asıl borcun kapsamındaki her türlü daralma veya iyileştirme ile de doğrudan bağlantılı olduğunu teyit etmektedir. Eğer alacaklı, asıl borçlu ile anlaşarak faiz oranında bir indirime gitmişse veya borcun bir kısmından feragat etmişse, kefil de bu indirimlerden aynı oranda yararlanır. Kefilin sorumluluğu hiçbir şekilde asıl borçlunun sorumluluğundan daha ağır olamaz.
Sonuç olarak, kefalet sözleşmesinde asıl borcun sona ermesi, kefil için "def’i" değil, borcu doğrudan bitiren bir "itiraz" mahiyetindedir. Hakim, asıl borcun sona erdiğini tespit ettiği anda, kefilin sorumluluğunun da bittiğine re'sen (kendiliğinden) karar vermelidir. Fer’ilik ilkesi, kefili asıl borcun risklerinden koruyan ve alacaklının asıl borçludan elde edemediği fazladan bir hakkı kefilden talep etmesini engelleyen en güçlü hukuk mekanizmasıdır.
Kefaletin Yeniden Canlanması ve Özel Durumlar
Kefalet sözleşmesi, asıl borca bağlı (fer’i) niteliği gereği, asıl borcun sona ermesiyle birlikte kural olarak ortadan kalkar. Ancak hukuk sistemimizde, asıl borcun sona ermiş gibi göründüğü veya borçlunun sorumluluğunun sınırlandığı kimi durumlarda, alacaklının korunması amacıyla kefaletin yeniden canlanması veya borçludan bağımsız olarak devam etmesi öngörülmüştür. Bu istisnai haller, hem Türk Borçlar Kanunu (TBK) hem de İcra ve İflas Kanunu (İİK) kapsamında belirli şartlara bağlanmıştır.
Tevdi ve Dış Üstlenme
Kefalet borcunun asıl borçla olan kader birliği, borcun ifa edilmesi veya ifa yerine geçen işlemlerle sona ermesini gerektirir. Ancak bazı durumlarda, yapılan işlem geri alındığında veya geçersiz kılındığında kefalet de "yeniden canlanma" (reviviscence) etkisiyle karşı karşıya kalır.
Alacaklının Temerrüdü ve Tevdiden Dönme (TBK m. 109): Türk Borçlar Kanunu’nun 109. maddesi uyarınca, alacaklı temerrüde düştüğünde borçlu, borç konusu şeyi tevdi ederek borcundan kurtulabilir. Normal şartlarda tevdi işlemi gerçekleştiğinde asıl borç sona erer ve buna bağlı olarak kefalet de hükümsüz kalır. Ancak kanun koyucu, borçluya tevdi edilen şeyi geri alma hakkı tanımıştır. Eğer borçlu, alacaklı tevdi edilen şeyi kabul ettiğini bildirmeden veya tevdi sonucunda bir rehin ya da ipotek çözülmeden önce tevdi edilen şeyi geri alırsa, alacak ve buna bağlı olan kefalet gibi haklar hiç sona ermemiş gibi varlığını sürdürür. Bu durum, kefilin rızası aranmaksızın sorumluluğunun devam etmesi sonucunu doğuran önemli bir yasal istisnadır.
Borcun Dış Üstlenilmesinin Hükümsüzlüğü (TBK m. 200/I): Borcun bir üçüncü kişi tarafından üstlenilmesi (dış üstlenme sözleşmesi), borçlunun değişmesi anlamına gelir. TBK m. 199 uyarınca, borç üstlenildiğinde eski borçlu borcundan kurtulur; ancak bu durumda kefilin sorumluluğunun devam etmesi için kefilin bu yeni duruma yazılı olarak rıza göstermesi şarttır. Öte yandan, TBK m. 200/I hükmü, borç üstlenme sözleşmesinin herhangi bir sebeple hükümsüz kalması durumunu düzenler. Eğer dış üstlenme sözleşmesi hükümsüz kalırsa, eski borçlunun borcu tüm yan haklarıyla birlikte devam eder. Bu durumda, alacaklının iyiniyetli olması kaydıyla, kefilin sorumluluğu da asıl borçla birlikte yeniden canlanır. Burada kanun koyucu, alacaklının güvenini korumayı amaçlamaktadır.
Konkordato ve İflas Süreçleri
Kefalet hukukunda fer’ilik ilkesinin en çok esnediği alanlardan biri, asıl borçlunun ödeme güçlüğüne düştüğü kolektif tasfiye veya yapılandırma süreçleridir.
Konkordato Sürecinde Kefilin Durumu (İİK m. 295): Normal şartlarda, borçlunun konkordato projesinin tasdik edilmesiyle borcun bir kısmından kurtulması, fer’ilik ilkesi gereği kefili de o oranda borçtan kurtarmalıdır. Ancak İcra ve İflas Kanunu’nun 295. maddesi, alacaklıyı korumak adına bu kurala ciddi bir istisna getirmiştir. Bu maddeye göre; alacaklı konkordato projesine onay vermemişse veya projeye onay vermiş olsa dahi, İİK m. 295/II uyarınca kefile yönelik haklarını saklı tuttuğunu süresi içinde bildirmişse, asıl borçlu konkordato ile borcunun bir kısmından kurtulsa bile kefil borcun tamamından sorumlu olmaya devam eder. Bu hüküm, kefaletin asıl amacının zaten borçlunun ödeme aczine karşı bir teminat oluşturması gerçeğine dayanır.
İflas Durumunda İfanın İptali ve Kefaletin Canlanması: İsviçre Federal Mahkemesi'nin yerleşik içtihatları ve Türk hukukundaki doktrinel görüşler, iflas sürecindeki borçlunun yaptığı ifaların iptali durumunda kefaletin durumunu netleştirmiştir.
"İflas durumundaki bir borçlunun yaptığı ifanın iptal edilmesi halinde fer’ilik ilkesi gereği kefaletin de canlanacağı hükme bağlanmıştır." (BGE 63 III 149 ve BGE 61 III 49)
Bu kararlar ışığında, iflas eden bir borçlunun alacaklıya yaptığı ödeme daha sonra "iptal davası" (İİK m. 277 vd.) neticesinde geri alınırsa, alacaklı aslında hiç tahsilat yapmamış sayılır. Bu hukuki kurgu sonucunda, asıl borçla birlikte kefilin sorumluluğu da tekrar hayata döner. Aksi bir kabul, borçlunun hileli işlemlerinden alacaklının zarar görmesine ve kefaletin teminat işlevini yitirmesine neden olur.
Yabancı Mevzuat Engeli (TBK m. 590/III): Kefaletin sona ermesi veya canlanmasıyla doğrudan ilgili olmasa da, kefilin sorumluluğunu etkileyen bir diğer özel durum TBK m. 590/III maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, asıl borçlunun yerleşik olduğu ülke mevzuatının (örneğin döviz transferi yasakları veya savaş hali düzenlemeleri) ödemeyi engellemesi durumunda, Türkiye’de yerleşik olan kefil bu engeli alacaklıya karşı bir savunma imkanı (def’i) olarak ileri sürebilir. Bu hüküm, kefilin asıl borçludan daha ağır şartlarda sorumlu tutulamayacağı ilkesinin uluslararası bir yansımasıdır.
Sonuç olarak, kefalet sözleşmesi asıl borca sıkı sıkıya bağlı olsa da; tevdiden dönme, borç üstlenmenin geçersizliği, konkordato ve iflas gibi durumlarda kanun koyucu, alacaklının teminatını korumak amacıyla kefaleti asıl borçtan bağımsızlaştırabilmekte veya sona ermiş kefaleti yeniden canlandırabilmektedir. Bu özel durumlar, kefaletin sadece bir borç ilişkisi değil, aynı zamanda bir risk yönetimi aracı olduğunu kanıtlamaktadır.
Yargı Kararları Işığında Şekil Şartlarının Re'sen İncelenmesi
Kefalet sözleşmesi, mahiyeti gereği kefil için ağır mali yükümlülükler doğuran bir teminat türüdür. Kanun koyucu, kefili düşüncesizce taahhüt altına girmekten korumak amacıyla, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 583. maddesinde oldukça sıkı şekil şartları öngörmüştür. Bu şekil şartları, yalnızca bir ispat vasıtası değil; sözleşmenin varlık kazanabilmesi için zorunlu olan geçerlilik (sıhhat) şartlarıdır. Yargıtay’ın yerleşik içtihatları ve özellikle Hukuk Genel Kurulu kararları, bu şekil eksikliklerinin yargılamanın her aşamasında hakim tarafından kendiliğinden (re’sen) dikkate alınması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Hukuk Genel Kurulu Kararı
Kefalet sözleşmelerinde şekil şartlarına aykırılığın hukuki sonuçları ve mahkemelerin bu konudaki görevi, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 02.11.2022 tarihli kararı ile en üst düzeyde netliğe kavuşturulmuştur. Söz konusu kararda, kefalet sözleşmesinin geçerliliği için kefilin kendi el yazısıyla belirtmesi gereken unsurların eksikliği durumunda, taraflar bu durumu ileri sürmese dahi mahkemenin işlemi geçersiz sayması gerektiği vurgulanmıştır.
T.C. YARGITAY Hukuk Genel Kurulu, ESAS NO: 2020/(19)11-457, KARAR NO: 2022/1431: "6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 583. maddesi (Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu Madde 484) kefalet sözleşmesi için öngördüğü şekil şartlarının bir ispat vasıtası değil, geçerlilik şartı (sıhhat şartı) olduğunu vurgulamıştır. Kanun maddesine göre kefilin, sorumlu olduğu azami miktarı, kefalet tarihini ve müteselsil kefil olması durumunda bu sıfatı kendi el yazısıyla belirtmesi zorunludur. Bu unsurların eksikliği durumunda sözleşme, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 12/2. maddesi uyarınca kesin hükümsüzdür. Kurul, kamu düzenine ilişkin olan bu emredici şekil şartlarının, davalı tarafça ileri sürülmese dahi hakim tarafından görevi gereği re’sen gözetilmesi gerektiğini, tarafların icazet veya tanıma ile bu geçersizliği ortadan kaldıramayacağını belirtmiştir."
Bu karar, hukuk düzenimizde kefalet sözleşmelerinin sıhhatine verilen önemi göstermesi bakımından kritiktir. Karar uyarınca, bir davada kefil olan kişi borca itiraz etmemiş olsa, hatta kefil olduğunu mahkeme huzurunda ikrar etmiş olsa dahi; eğer sözleşmede azami miktar, tarih veya müteselsil kefalet iradesi kefilin el yazısıyla yazılmamışsa, hakim bu sözleşmeye dayanarak hüküm kuramaz. Bu durum, şekil şartlarının "koruyucu" işlevinin bir sonucudur.
Geçersizlik ve Kamu Düzeni
Kefalet sözleşmesi için TBK m. 583'te öngörülen el yazısı şartı, sıradan bir yazılı şekil şartından farklıdır. Kanun koyucu burada "nitelikli yazılı şekil" arayarak, kefilin üstlendiği riskin bilincinde olmasını ve bu riskin sınırlarını (azami miktarı) bizzat kendi eliyle kağıda dökmesini istemiştir. Bu emredici hükümler, zayıf olan tarafı koruma amacı güttüğünden kamu düzenine ilişkindir.
- Kesin Hükümsüzlük: TBK m. 12/2 uyarınca, kanunun öngördüğü şekil şartlarına uyulmadan yapılan sözleşmeler hüküm doğurmaz. Kefalet sözleşmesinde el yazısı eksikliği, sözleşmeyi en baştan itibaren "yok" hükmüne getirir.
- İcazet ile Düzelememe: Kamu düzenine aykırı olan bu tür bir geçersizlik, tarafların sonradan verdikleri onay (icazet) ile geçerli hale gelemez. Yani kefilin sonradan "Evet, bu imza benim ve şartları kabul ediyorum" demesi, el yazısı eksikliğini gidermez.
- Hakimin Re'sen Gözetme Yükümlülüğü: Şekil şartları kamu düzeninden sayıldığı için, davanın tarafları bu eksikliği bir savunma (def’i) olarak ileri sürmemiş olsalar dahi, mahkeme dosyayı incelerken bu durumu kendiliğinden tespit edip davanın reddine karar vermelidir.
Sonuç olarak, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu çerçevesinde kefalet sözleşmesi, hem kurulurken hem de sona ererken çok sıkı kurallara tabi kılınmıştır. Makalemiz boyunca incelediğimiz üzere; kefaletin fer'i niteliği gereği asıl borcun sona ermesiyle kefilin borçtan kurtulması, eş rızasının aranması ve şekil şartlarının re'sen dikkate alınması, hukuk sistemimizin kefili koruma altına aldığının en somut göstergeleridir. Özellikle Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun son içtihatları, şekil şartlarının birer "şekilcilik" değil, sözleşmenin varlığı için vazgeçilmez birer sıhhat şartı olduğunu tescillemiştir. Alacaklıların ve kefillerin, ileride telafisi güç zararlarla karşılaşmamaları adına, sözleşme aşamasında TBK m. 583 ve 584 hükümlerine tam uyum sağlamaları hukuki güvenliğin tesisi açısından elzemdir.