Ölüme Sebebiyet Verme Suçu: Taksir ve Bilinçli Taksir Ayrımı

Ölüme Sebebiyet Verme Suçu: Taksir ve Bilinçli Taksir Ayrımı

Hukuk sistemimizde ölüme sebebiyet verme eylemleri, failin manevi unsuruna göre farklı cezai yaptırımlara tabidir. Bir anlık dikkatsizlik ile 'olursa olsun' mantığı arasındaki ince çizgi, failin alacağı cezanın miktarını ve türünü belirler. Bu makalede, TCK 85 kapsamında taksirle öldürme suçunun unsurlarını, bilinçli taksir ile olası kast ayrımının kriterlerini ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun en son içtihatlarını bulabilirsiniz.

Taksirle Öldürme Suçunun Kanuni Tanımı ve Cezai Müeyyideleri

Türk Ceza Hukuku sisteminde bireyin yaşam hakkı, en üst düzeyde korunan hukuki değerlerin başında gelir. Ancak her ölüm vakası failin doğrudan öldürme kastıyla hareket etmesi sonucu meydana gelmez. Bazı durumlarda ölüm neticesi, failin kurallara aykırı, dikkatsiz veya özensiz davranışı neticesinde ortaya çıkar. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 85. maddesinde düzenlenen taksirle öldürme suçu, failin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranarak, öngörülebilir bir neticeyi öngörmeyerek bir kişinin ölümüne sebebiyet vermesi halidir. Bu suç tipi, kasten öldürmeden manevi unsur bakımından ayrılır; burada fail neticeyi istememekte, ancak toplumsal yaşamın yüklediği özen yükümlülüğünü ihlal etmektedir.

Suçun Unsurları ve Görevli Mahkemeler

Taksirle öldürme suçunun oluşabilmesi için kanun koyucu ve yerleşik yargı içtihatları belirli şartların bir arada bulunmasını aramaktadır. Öncelikle, gerçekleştirilen fiilin kanunda taksirle işlenebilir bir suç olarak açıkça düzenlenmiş olması gerekir. TCK m. 85 bu yasal zemini oluşturur. Suçun oluşumu için aranan temel unsurlar şunlardır:

  • Hareketin İradi Olması: Failin yaptığı hareket (örneğin araç kullanmak, silah temizlemek veya bir inşaat faaliyetini yönetmek) kendi iradesiyle gerçekleşmelidir.
  • Neticenin İstenmemesi: Taksirli suçları kasttan ayıran en temel fark budur. Fail, ölüm neticesini asla arzu etmemelidir.
  • Dikkat ve Özen Yükümlülüğünün İhlali: Fail, içinde bulunduğu somut durumun gerektirdiği dikkat ve özeni göstermemiş, objektif özen yükümlülüğüne aykırı davranmış olmalıdır.
  • Neticenin Öngörülebilir Olması: Meydana gelen ölüm olayı, normal bir insan tecrübesine göre öngörülebilir nitelikte olmalıdır. Eğer netice tamamen tesadüfi ve öngörülemez ise taksirli sorumluluktan söz edilemez.
  • Nedensellik Bağı: Failin kurallara aykırı hareketi ile meydana gelen ölüm neticesi arasında doğrudan bir sebep-sonuç ilişkisi bulunmalıdır.

Usul hukuku bakımından taksirle öldürme suçu, şikayete tabi olmayan suçlar kategorisindedir. Bu, ölüm olayının gerçekleşmesiyle birlikte savcılığın resen (kendiliğinden) soruşturma başlatacağı anlamına gelir. Mağdur yakınları şikayetten vazgeçse dahi kamu davası devam eder. Bu suç için öngörülen dava zamanaşımı süresi ise 15 yıldır.

Görevli mahkemenin belirlenmesinde ise 5235 sayılı Kanun’un 12. maddesi esas alınır. Buna göre:

  • Eğer fiil neticesinde tek bir kişinin ölümü meydana gelmişse, yargılama yapma görevi Asliye Ceza Mahkemesi’ne aittir.
  • Eğer fiil birden fazla kişinin ölümüne veya bir kişinin ölümüyle birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuşsa, dava Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülür.

Temel Ceza ve Artırım Oranları

Taksirle öldürme suçunda verilecek ceza, meydana gelen neticenin ağırlığına ve failin kusur durumuna göre kademelendirilmiştir. Kanun koyucu, TCK 85. maddesinde iki temel fıkra üzerinden cezai müeyyideleri belirlemiştir:

  1. Basit Taksirle Bir Kişinin Ölümü (TCK m. 85/1): Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, 2 yıldan 6 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Mahkeme, bu sınırlar arasında temel cezayı belirlerken failin kusur oranını (asli/tali kusur), olayın işleniş biçimini ve failin geçmişini dikkate alır.
  2. Nitelikli Hal: Birden Fazla Ölüm veya Yaralanma (TCK m. 85/2): Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir kişinin ölümüyle birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuşsa, fail hakkında 2 yıldan 15 yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu fıkra, suçun toplumsal zararının büyüklüğü nedeniyle daha geniş bir ceza skalası sunar.

Cezanın belirlenmesinde en kritik artırım nedeni ise bilinçli taksir halidir. TCK m. 22/3 uyarınca; kişi, neticeyi öngördüğü halde gerçekleşmeyeceğine güvenerek hareket ediyorsa bilinçli taksir söz konusudur. Örneğin, alkollü araç kullanmak, kırmızı ışıkta geçmek veya sollama yasağı olan yerde hatalı sollama yapmak gibi durumlarda failin riski öngördüğü ancak şoförlük yeteneğine veya şansına güvenerek "bir şey olmaz" düşüncesiyle hareket ettiği kabul edilir.

Bilinçli taksir halinde:

  • TCK 85/1 veya 85/2 uyarınca belirlenen temel ceza, üçte birden yarıya kadar artırılır.
  • Bilinçli taksirle işlenen suçlarda, verilen hapis cezasının adli para cezasına çevrilmesi kural olarak mümkün değildir (TCK 50/4 istisnası hariç).

Sonuç olarak, taksirle öldürme suçunda ceza miktarını belirleyen temel unsur, failin objektif özen yükümlülüğünü ne derece ihlal ettiği ve bu ihlalin kaç kişinin hayatına mal olduğudur. Yargılama sürecinde bilirkişi raporları ile tespit edilen kusur oranları, mahkemenin alt sınırdan uzaklaşıp uzaklaşmayacağını tayin eden en önemli teknik verilerdir.

Bilinçli Taksir ve Olası Kast Ayrımında Kritik Kriterler

Türk Ceza Hukuku uygulamasında, özellikle ölümlü trafik kazaları ve tıbbi malpraktis vakalarında failin sorumluluğunun sınırlarını belirleyen en hassas çizgi, bilinçli taksir ile olası kast arasındaki ayrımdır. Her iki manevi unsurda da ortak nokta, failin neticeyi "öngörmüş" olmasıdır. Ancak bu öngörüye eşlik eden iradi tutum, failin alacağı cezanın miktarını ve hukuki statüsünü kökten değiştirmektedir. TCK m. 21/2 uyarınca olası kast; kişinin suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi durumudur. Burada fail, neticenin gerçekleşmesini "kabullenmekte" ve adeta "olursa olsun" mantığıyla hareket etmektedir.

Frank Formülü ve Kabullenme Unsuru

Hukuk doktrininde bilinçli taksir ve olası kastı birbirinden ayırmak için kullanılan en temel kriterlerden biri Frank Formülü'dür. Bu formüle göre; fail, neticenin gerçekleşeceğini kesin olarak bilseydi yine de bu fiili işleyecek miydi? sorusu sorulur. Eğer fail, neticenin gerçekleşeceğini bilmesine rağmen "ne olursa olsun bu fiili yapacağım" diyorsa olası kast; "neticenin gerçekleşeceğini bilseydim bu fiili işlemezdim" diyorsa bilinçli taksir söz konusudur.

Olası kastta fail, öngördüğü muhtemel neticeye karşı kayıtsız kalır. Neticenin meydana gelmesi, failin planlarını değiştirmesine engel olmaz. Buna karşın, TCK m. 22/3'te düzenlenen bilinçli taksirde fail, neticeyi öngörmesine rağmen gerçekleşmesini asla istemez. Fail, neticenin gerçekleşmeyeceğine dair şansına, tecrübesine, kişisel becerisine veya dışsal bir etkene güvenerek hareket eder. Örneğin, çok iyi bir sürücü olduğunu düşünen birinin, tehlikeli bir manevra yaparken "ben bu aracı kontrol ederim, kaza olmaz" düşüncesiyle hareket etmesi tipik bir bilinçli taksir örneğidir. Burada fail, neticeyi öngörmüş ancak kendi yeteneğine güvenerek gerçekleşmeyeceğine dair bir inanç geliştirmiştir.

Kabullenme unsuru, bu iki kavramı ayıran nirengi noktasıdır. Olası kastta fail, neticeyi göze alır ve sonucu iradesiyle kapsar. Bilinçli taksirde ise failin iradesi neticeyi dışlar; netice fail için istenmeyen, ancak tedbirsizlik sonucu ortaya çıkan bir "yan üründür".

Yargıtay'ın Güncel Yaklaşımı

Yargıtay, son yıllarda verdiği kararlarla bu iki kavram arasındaki farkı somutlaştırmış ve uygulamadaki tereddütleri gidermeye çalışmıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun (YCGK) 26.02.2025 tarihli kararı, bu ayrımda failin neticeye yönelik "iradi tutumunun" her şeyin önünde olduğunu bir kez daha vurgulamıştır. Mahkemelerin, sadece neticenin ağırlığına bakarak "bu kadar ağır bir sonuç ancak kastla işlenebilir" şeklinde sübjektif bir değerlendirme yapmasının, ceza adaletini zedeleyeceği ifade edilmektedir.

Özellikle trafik kazaları bağlamında Yargıtay’ın yaklaşımı oldukça nettir. YCGK’nın 2024/189 E. ve 2024/331 K. sayılı kararı, trafikte tehlikeli şekilde sollama yaparak ve aracını diğer sürücülerin önüne kırarak ölümlü kazaya sebebiyet veren bir sanığın durumunu ele almıştır. Yerel mahkemece olası kast üzerinden kurulan hüküm, Yargıtay tarafından bozulmuştur. Yargıtay, sanığın eylemiyle bir kazaya sebep olabileceğini öngörmesi gerektiğini kabul etmekle birlikte, neticeyi kabullendiğine dair kesin delil bulunmadığını; aksine sanığın sürüş becerisine ve tecrübesine güvenerek kazanın meydana gelmeyeceği inancıyla hareket ettiğini saptamıştır. Bu doğrultuda eylemin bilinçli taksirle öldürme suçunu oluşturduğuna hükmedilmiştir.

Alkol kullanımı konusunda ise Yargıtay’ın daha katı bir standart belirlediği görülmektedir. Yerleşik içtihatlara göre, 100 promil ve üzerindeki alkol miktarı, güvenli sürüş yeteneğini ortadan kaldıran bir sınır olarak kabul edilmekte ve bu durumdaki bir sürücünün ölümlü kazaya sebebiyet vermesi doğrudan bilinçli taksir karinesi olarak değerlendirilmektedir.

Bu ayrımın hukuki sonuçları fail için hayati önem taşır:

  • TCK m. 50/4 uyarınca, taksirli suçlardan verilen hapis cezaları adli para cezasına çevrilebilirken; bilinçli taksir söz konusu olduğunda, hapis cezasının süresi ne olursa olsun (istisnalar hariç) adli para cezasına çevrilmesi mümkün değildir.
  • Olası kastla işlenen suçlarda ceza indirimi (TCK 21/2) uygulanırken, bilinçli taksirde temel ceza üzerinden artırım (TCK 22/3) yapılır.
  • Bilinçli taksirle öldürme suçu, ceza miktarı ve niteliği bakımından doğrudan Ağır Ceza Mahkemelerinin görev alanına giren karmaşık bir yargılama sürecini beraberinde getirir.

Sonuç olarak, failin "öngördüğü neticeyi istememesi ancak gerçekleşmeyeceğine güvenmesi" hali ile "neticenin gerçekleşmesini göze alıp kabullenmesi" arasındaki fark, fiilin bilinçli taksir mi yoksa olası kast mı sayılacağını belirleyen en kritik unsurdur. Yargıtay, somut olayın tüm verilerini, failin geçmişini, mesleki tecrübesini ve olay anındaki davranışlarını bir bütün olarak değerlendirerek bu sübjektif sınırı tayin etmektedir.

Şahsi Cezasızlık ve Ceza İndirimi Sağlayan Haller

Taksirle öldürme suçlarında failin kusur durumu kadar, meydana gelen neticenin fail üzerindeki etkileri de Türk Ceza Hukuku sisteminde büyük bir önem taşır. Kanun koyucu, bazı durumlarda meydana gelen acı ve mağduriyetin, devlet tarafından verilecek cezadan daha ağır olabileceğini öngörerek şahsi cezasızlık veya ceza indirimi müesseselerini düzenlemiştir. Bu bağlamda, özellikle aile bireylerinin kaybıyla sonuçlanan trajik olaylarda TCK m. 22/6 hükmü devreye girmektedir.

Ailevi Mağduriyet Durumu

Türk Ceza Kanunu’nun 22. maddesinin 6. fıkrası, taksirli hareket sonucu meydana gelen neticenin, münhasıran failin şahsi ve ailevi durumu bakımından bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açması durumunu düzenler. Bu hükme göre, eğer fail kendi dikkatsizliği sonucu eşini, çocuğunu, anne veya babasını ya da bir yakınını kaybetmişse, yaşadığı bu manevi yıkım bir "ceza" olarak kabul edilir ve faile ayrıca adli bir ceza verilmemesi yoluna gidilebilir.

Ancak bu maddenin uygulanması belirli şartlara bağlanmıştır. En kritik şart, neticenin "münhasıran" failin yakınları üzerinde gerçekleşmiş olmasıdır. Eğer olayda failin yakınları dışında üçüncü bir kişi de zarar görmüşse (ölüm veya yaralanma), bu madde hükmünden yararlanmak mümkün olmayacaktır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, bu konudaki sınırları net bir şekilde çizmiştir:

YCGK’nın 2014/216 sayılı kararında; TCK 22/6’daki şahsi cezasızlık halinin uygulanabilmesi için olayda failin yakınları dışında hiçbir üçüncü kişinin zarar görmemiş olması gerektiği hüküm altına alınmıştır.

Bu karar, toplumsal adaletin sağlanması ve üçüncü kişilerin haklarının korunması açısından kritik bir örnek teşkil etmektedir. Örneğin, bir babanın geri manevra yaparken kendi çocuğunun ölümüne neden olması durumunda, olayda başka bir yaralı veya ölü yoksa TCK m. 22/6 uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına karar verilebilir. Ancak aynı kazada yoldan geçen bir yaya da yaralanmışsa, fail artık bu cezasızlık hükmünden yararlanamaz.

Bilinçli taksir halinde ise durum farklılık gösterir. Eğer olayda bilinçli taksir (failin neticeyi öngörmesine rağmen gerçekleşmeyeceğine güvenmesi) varsa, ceza tamamen ortadan kalkmaz; ancak altıda birden yarıya kadar bir indirim uygulanabilir. Bu ayrım, failin kusur yoğunluğuna göre adaletin tesis edilmesini amaçlar.

Adli Para Cezası ve HAGB Uygulaması

Taksirle öldürme suçu sonucunda hükmedilen hapis cezalarının infaz aşamasına geçmeden önce, sanığın durumuna göre Adli Para Cezası veya Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB) gibi seçenek yaptırımlara dönüştürülmesi mümkündür.

Adli Para Cezası: TCK m. 50/4 uyarınca, taksirle işlenen suçlardan dolayı hükmedilen hapis cezası, süresi ne olursa olsun adli para cezasına çevrilebilir. Bu durum, kasten işlenen suçlardan önemli bir fark yaratır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, bilinçli taksir halidir. Eğer suç bilinçli taksirle işlenmişse ve hükmedilen hapis cezası uzun süreli (1 yıldan fazla) ise bu cezanın adli para cezasına çevrilmesi kural olarak mümkün değildir. Ancak kısa süreli hapis cezalarında hakim takdir yetkisini bu yönde kullanabilir.

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB): Sanık hakkında yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, 2 yıl veya altında bir hapis cezası ise, belirli şartların varlığı halinde HAGB kararı verilebilir. HAGB uygulanabilmesi için şu şartlar aranır:

  • Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış olması,
  • Mahkemenin, sanığın tekrar suç işlemeyeceği yönünde kanaate varması,
  • Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi.

Taksirle öldürme suçlarında zararın giderilmesi noktası genellikle sigorta ödemeleri veya manevi tazminat süreçleri ile ilişkilendirilir. Eğer bu şartlar oluşmuşsa, sanık 5 yıllık bir denetim süresine tabi tutulur ve bu süre içinde yeni bir suç işlemezse dava düşer, sicili temiz kalır.

Hak Yoksunlukları ve TCK m. 53/6: Cezanın türü ne olursa olsun, taksirle ölüme neden olan fail hakkında mahkemece bir güvenlik tedbirine de hükmedilebilir. TCK m. 53/6 uyarınca, taksirle işlenen suçtan dolayı kusurlu bulunan failin;

  • Belirli bir meslek veya sanatın icrasının yasaklanmasına,
  • Veya sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilebilir.

Bu yasaklama veya geri alma süresi 3 aydan az, 3 yıldan fazla olamaz. Özellikle trafik kazası veya doktor hatası (malpraktis) sonucu meydana gelen ölümlerde, bu tedbirin uygulanması failin mesleki veya sosyal hayatı üzerinde doğrudan etki doğurur. Mahkeme, failin kusur derecesini ve olayın oluş şeklini gözeterek bu tedbirin uygulanıp uygulanmayacağına takdir eder.

Kasten Yaralama ve Taksirle Ölüm İlişkisi

Ceza hukuku uygulamasında, bir kişinin fiziksel bütünlüğüne yönelik gerçekleştirilen kasten yaralama fiilinin ölümle sonuçlanması, suçun hukuki nitelendirmesi açısından en karmaşık alanlardan birini oluşturur. Bu noktada temel ayrım, failin hareketinin başlangıcındaki kastı ile meydana gelen ağır netice (ölüm) arasındaki illiyet bağı ve bu neticeye yönelik kusurunun derecesidir. Türk Ceza Kanunu sistemi, failin sadece yaralama kastıyla hareket ettiği ancak öngörülebilir bir ölüm neticesinin meydana geldiği durumları, "neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlar" veya "taksirle öldürme" kapsamında değerlendirerek adil bir ceza dengesi kurmayı amaçlar.

Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Suçlar

Türk Ceza Kanunu'nun 87. maddesinin 4. fıkrası, neticesi sebebiyle ağırlaşmış kasten yaralama suçunu düzenlemektedir. Bu hükmün uygulanabilmesi için failin mağduru yaralama kastıyla hareket etmesi, ancak bu yaralama fiili sonucunda failin kastını aşan bir ölüm neticesinin meydana gelmesi gerekir. TCK m. 87/4 uyarınca, kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmişse, failin bu neticeden sorumlu tutulabilmesi için ölüm sonucunun en azından taksirle öngörülebilir olması şarttır.

Ancak her ölümlü yaralama olayı TCK 87/4 kapsamına girmez. Kanun koyucu ve Yargıtay içtihatları burada keskin bir sınır çizmiştir: Basit Tıbbi Müdahale (BTM) sınırı. Eğer failin gerçekleştirdiği kasten yaralama eylemi, TCK m. 86/2 kapsamında "basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek" nitelikteyse ve bu hafif yaralamaya rağmen ölüm gerçekleşmişse, burada artık kasten yaralama sonucu ölüme neden olma suçundan söz edilemez. Bu durumda eylem, TCK m. 85/1 uyarınca "Taksirle bir insanın ölümüne neden olma" suçu kapsamında değerlendirilir. Bunun temel nedeni, hafif nitelikteki bir yaralamanın (örneğin basit bir itme veya yüze hafif bir darbe) normal şartlar altında ölüm neticesini doğuracak bir tehlike ağırlığına sahip olmamasıdır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun (YCGK) bu konudaki yaklaşımı oldukça nettir. Nitekim YCGK’nın 18.09.2018 tarihli kararında vurgulandığı üzere;

Bir fırında yaşanan tartışmada sanığın maktulün yüzüne yumruk atması ve maktulün kronik kalp hastalığının tetiklenmesi sonucu ölmesi olayında; yaralanmanın BTM ile giderilebilir olması nedeniyle suçun TCK 87/4 değil, TCK 85/1 uyarınca "Taksirle bir kişinin ölümüne neden olma" suçunu oluşturduğuna karar verilmiştir.

Bu karar, basit yaralamaların ölümle sonuçlandığı vakalarda failin yaralama kastının ölüm neticesini "ağırlaştırılmış suç" kapsamında taşımaya yetmediğini, sorumluluğun ancak taksir düzeyinde kalacağını göstermektedir.

Kronik Rahatsızlıkların Kusura Etkisi

Ölüm neticesinin meydana gelmesinde mağdurun bünyevi özellikleri veya kronik rahatsızlıkları (kalp hastalığı, şeker, tansiyon vb.) kilit rol oynayabilir. Bu gibi durumlarda failin ceza sorumluluğu, mağdurun bu özel durumunu bilip bilmediğine göre "basit taksir" ile "bilinçli taksir" arasında gidip gelmektedir.

Eğer fail, mağdurun kronik bir rahatsızlığı olduğunu biliyorsa ve bu bilgiye rağmen onu darp ediyorsa, meydana gelen ölüm neticesini öngördüğü ancak gerçekleşmeyeceğine güvenerek hareket ettiği kabul edilir. Bu durum, cezanın artırılmasını gerektiren bilinçli taksir halini oluşturur. Yargıtay 12. Ceza Dairesi'nin 2022/1776 K. sayılı ilamı bu duruma somut bir örnektir:

Sanığın, maktulün kalp hastası olduğunu bilmesine rağmen onunla kavga etmesi neticesinde meydana gelen ölüm olayında, eylemin TCK 85/1 ve 22/3 maddeleri uyarınca bilinçli taksirle ölüme neden olma suçunu oluşturduğu kabul edilmiştir.

Buna karşılık, failin mağdurun hastalığından haberdar olmadığı ve dışarıdan bakıldığında bu durumun anlaşılamadığı hallerde, failin dikkatsiz ve özensiz davrandığı kabul edilerek basit taksir hükümleri uygulanır. Burada kritik soru şudur: "Fail, dikkat ve özen yükümlülüğüne uygun davransaydı bu neticeyi öngörebilir miydi?" Eğer ölüm neticesi tamamen tesadüfi ve öngörülemez bir durumun sonucuysa (örneğin çok hafif bir temasın milyonda bir görülen bir komplikasyonu tetiklemesi), failin taksirle sorumluluğu dahi tartışmaya açılabilir.

Özetle, kasten yaralama ve taksirle ölüm arasındaki ince çizgide şu kriterler belirleyicidir:

  • Yaralamanın şiddeti ve TCK 86/2 (BTM) kapsamında kalıp kalmadığı,
  • Ölüm neticesi ile fiil arasındaki nedensellik bağının kesilip kesilmediği,
  • Failin, mağdurun kronik rahatsızlıkları gibi özel durumlarını bilip bilmediği (kusur derecesi).

Yargıtay, özellikle kalp krizi ile sonuçlanan darp vakalarında, otopside saptanan travmatik değişimlerin basit tıbbi müdahale ile giderilebilir düzeyde olması durumunda, failin kasten yaralama sonucu ölüme sebebiyet verme suçundan (TCK 87/4) değil, öngörülebilir netice bakımından taksirle öldürme suçundan sorumlu tutulması gerektiğini istikrarlı bir şekilde vurgulamaktadır.

Kusur Tayini ve Yargıtay'ın Somut Olay Değerlendirmeleri

Taksirle öldürme suçlarında failin alacağı cezanın miktarını belirleyen en temel unsur, failin olaydaki kusurunun yoğunluğudur. Türk Ceza Kanunu’nun sistematiğinde taksirli suçlar, kasten işlenen suçlardan farklı olarak neticeye göre değil, ağırlıklı olarak dikkat ve özen yükümlülüğünün ihlal derecesine göre cezalandırılır. Mahkemeler, hüküm kurarken sadece bir ölümün gerçekleşmiş olmasına değil, bu ölümün hangi koşullar altında ve ne kadarlık bir ihmal ile meydana geldiğine odaklanır.

TCK m. 61/1 uyarınca hâkim, temel cezayı belirlerken suçun işleniş biçimini, failin kusurunun yoğunluğunu ve meydana gelen zararın ağırlığını dikkate almak zorundadır. Taksirle öldürme suçunda alt sınır 2 yıl, üst sınır ise 6 yıldır (birden fazla ölümde 15 yıla kadar). Hâkimin bu geniş aralıkta hangi noktada duracağı, tamamen kusur tayini ile ilgilidir.

Asli ve Tali Kusur Ayrımı

Hukuk uygulamamızda kusur, genellikle "asli kusur" ve "tali kusur" olarak ikiye ayrılır. Asli kusur, kazanın veya ölümcül neticenin meydana gelmesindeki temel ve baskın ihlali ifade ederken; tali kusur, neticeye katkısı olan ancak ikincil derecede kalan ihlalleri tanımlar. Yargıtay, özellikle trafik kazalarında ve iş kazalarında bilirkişi raporlarındaki kusur oranlarının hâkimi bağlamayacağını, ancak bu raporlardaki teknik verilerin hukuki bir süzgeçten geçirilerek cezanın bireyselleştirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.

Özellikle tam kusurlu olunan durumlarda, yargı makamlarının alt sınırdan uzaklaşma eğilimi yüksektir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun yerleşik içtihatlarına göre, failin tamamen kusurlu olduğu ve maktulün hiçbir kusurunun bulunmadığı olaylarda, cezanın alt sınırdan (2 yıl) tayin edilmesi adalet ve hakkaniyet ilkelerine aykırı bulunmaktadır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 15.03.2016 tarihli, 2014/12-411 Esas ve 2016/133 Karar sayılı ilamında; "Sanığın idaresindeki otobüsle yağışlı havada, meskun mahalde ve ıslak zeminde hızını yol şartlarına göre ayarlamayarak direksiyon hakimiyetini kaybetmesi sonucu, orta refüjde bulunan üç kişinin ölümüne neden olduğu tespit edilmiştir. Bilirkişi raporları doğrultusunda sanık sürücünün olayda tam kusurlu olduğu, ölenlerin ise herhangi bir kusurunun bulunmadığı kesinleşmiştir. Meydana gelen zararın ağırlığı ve sanığın taksire dayalı kusurunun yoğunluğu gözetilerek temel cezanın daha yüksek bir seviyeden belirlenmesi gerektiği ifade edilmiş ve yerel mahkemenin direnme kararı oybirliğiyle bozulmuştur."

Bu karar, kusur yoğunluğunun ceza miktarındaki doğrudan etkisini göstermesi bakımından kritiktir. Failin öngörülebilir bir tehlikeyi bertaraf etmek için hiçbir çaba sarf etmemesi, kusurunu "yoğun" hale getirmekte ve cezanın üst sınıra yaklaşmasına neden olmaktadır.

Silah Kullanımı ve Trafik İhlalleri

Taksirle öldürme suçunun en sık karşılaşıldığı alanlar silah kazaları ve trafik ihlalleridir. Bu tür olaylarda basit taksir ile bilinçli taksir arasındaki ayrım, failin tehlikeli bir durumu bilerek sürdürüp sürdürmediğine göre yapılır. Örneğin; sadece hız sınırını aşmak basit taksir sayılabilecekken, sollama yasağı olan bir yerde risk alarak hatalı sollama yapmak bilinçli taksirin kapısını aralar.

Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 2017/6429 sayılı kararında; "Sollama yasağını ihlal ederek ölüme sebebiyet vermenin bilinçli taksir kapsamında değerlendirilmesi gerektiği hüküm altına alınmıştır."

Silah kullanımı söz konusu olduğunda ise Yargıtay'ın "tehlikeyi göze alma" konusundaki tutumu çok daha serttir. Silahın doğası gereği öldürücü bir araç olması, onu taşıyan veya kullanan kişinin özen yükümlülüğünü en üst seviyeye çıkarır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2014/251 sayılı kararında; "Horozu çekili ve dolu tüfeği patika yolda taşımanın bilinçli taksir oluşturduğu belirtilmiştir."

Bu karardan anlaşılacağı üzere, failin "silahın ateş alabileceğini öngörmesi ancak gerçekleşmeyeceğine güvenmesi" hali, basit bir dikkatsizliğin ötesinde, bilinçli bir risk alma durumudur. Benzer bir durum kamu görevlilerinin silah kullanma yetkisini aşması hallerinde de görülmektedir. Ancak burada TCK m. 27/1 (Sınırın taksirle aşılması) hükmü devreye girebilmektedir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2023/360 Esas ve 2024/157 Karar sayılı dosyasında; "Bir polis memurunun kaçan şüpheliyi yakalamak amacıyla silah kullanma yetkisini kullanırken, zemin farkı ve hareketlilik nedeniyle maktulü hayati bölgesinden vurması olayında; kurul, sanığın hukuka uygunluk nedeninde sınırı kastı olmaksızın, basit taksirle aştığına ve eyleminin TCK 27/1 delaletiyle taksirle öldürme suçunu oluşturduğuna karar vermiştir."

Bu tür vakalarda, failin amacı hukuka uygun bir yetkiyi kullanmaktır; ancak bu yetki kullanılırken gösterilmesi gereken azami dikkat ve özenin gösterilmemesi, eylemi taksirle öldürme suçuna dönüştürmektedir.

Özetle ve Sonuç Olarak;

Taksirle öldürme suçu, basit bir ihmalden bilinçli bir kural ihlaline kadar geniş bir yelpazede karşımıza çıkmaktadır. Türk Ceza Kanunu m. 85 kapsamında düzenlenen bu suç tipinde, failin cezası belirlenirken kusur tayini, neticenin öngörülebilirliği ve illiyet bağı sacayağını oluşturur. Makalemiz boyunca incelediğimiz üzere; trafik kazalarındaki hız ihlalleri, doktorların tıbbi müdahale hataları, iş güvenliği eksiklikleri veya bir silahın tedbirsizce taşınması, her ne kadar "istenen" sonuçlar olmasa da, hukuken ağır yaptırımlara bağlanmıştır.

Özellikle bilinçli taksir ile olası kast arasındaki o ince çizgi, failin özgürlüğünü kısıtlayan ceza miktarında hayati bir fark yaratmaktadır. Yargıtay'ın güncel içtihatları, teknik kusur raporlarının ötesinde, failin olay anındaki sübjektif durumunu ve toplumsal özen yükümlülüğünü de merkeze almaktadır. Bu nedenle, taksirle ölüme sebebiyet verme iddialarıyla karşılaşılan dosyalarda, olayın meydana geliş şeklinin titizlikle analiz edilmesi ve kusur durumunun hukuki argümanlarla doğru tanımlanması, adil bir yargılama için elzemdir.

Yazar Görseli
Müellif

Av. Ali Haydar GÜLEÇ

Güleç Hukuk Bürosu'nda 9 yıldır yöneticilik ve avukatlık yapmaktadır.