
Hizmet Kusuru Nedeniyle İdareye Karşı Tazminat Davası
Kamu hizmetlerinin kusurlu işletilmesi sonucu doğan zararların tazmini, hukuk devletinin temel ilkelerinden biridir. 'Hizmet Kusuru Nedeniyle İdareye Karşı Tazminat Davası' başlıklı bu makalede, idarenin sorumluluk alanları, tam yargı davası açma usulleri, zamanaşımı süreleri ve Danıştay ile Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun güncel içtihatları çerçevesinde hak arama yolları detaylıca incelenmektedir.
İdarenin Sorumluluğu ve Hizmet Kusuru Türleri
Modern hukuk devletinin en temel karakteristiklerinden biri, idarenin faaliyetleri sırasında kişilere verdiği zararlardan sorumlu tutulmasıdır. İdare, kamu yararını gerçekleştirmek amacıyla geniş yetkilerle donatılmış olsa da, bu yetkilerin kullanımı sırasında ortaya çıkan aksaklıklar ve bireylerin mal varlığında veya manevi dünyasında meydana gelen eksilmeler, tazminat hukukunun konusunu oluşturur. İdari sorumluluk, özel hukuk sorumluluğundan farklı olarak, kamu hizmetinin işleyişi ile doğrudan bağlantılıdır ve "hizmet kusuru" kavramı üzerine inşa edilmiştir.
Anayasal Dayanak
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, hukuk devleti ilkesini koruma altına alırken idarenin sorumluluğunu da en üst hukuki norm ile güvence altına almıştır. Anayasa m. 125/7 hükmü, bu sorumluluğun temel taşını oluşturur:
"İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür."
Bu anayasal hüküm, idarenin mali sorumluluğunun sadece yasal bir zorunluluk değil, aynı zamanda anayasal bir ödev olduğunu ortaya koyar. Bu madde uyarınca idare, yerine getirmekle yükümlü olduğu kamu hizmetlerini yürütürken hukuka uygun veya aykırı eylemleriyle bireylere verdiği zararları tazmin etmek zorundadır. Anayasal düzeydeki bu güvence, idarenin "egemenlik" yetkisini kullanarak verdiği zararların karşılıksız kalmasını engeller. İdarenin sorumlu tutulabilmesi için genel kural olarak bir "kusur" aranmakla birlikte, bazı durumlarda kusursuz sorumluluk ilkeleri de devreye girebilir. Ancak idari yargı pratiğinde en yaygın başvurulan sorumluluk hali hizmet kusurudur.
Hizmetin Kötü, Geç veya Hiç İşlememesi
İdari yargı doktrininde ve Danıştay içtihatlarında hizmet kusuru; kamu hizmetinin örgütlenişinde, işleyişinde veya personelinde görülen bir bozukluk, aksaklık veya eksiklik olarak tanımlanır. Hizmet kusuru, idarenin doğrudan doğruya kendi kusuru olarak kabul edilir ve üç ana kategoride incelenir:
1. Hizmetin Kötü İşlemesi (Özen Eksikliği) Kamu hizmetinin sunulması sırasında, idarenin göstermesi gereken makul özen ve dikkati göstermemesi durumudur. Hizmet yerine getirilmiştir ancak bu sunum sırasında teknik kurallara, bilimsel verilere veya gerekli emniyet tedbirlerine uyulmamıştır.
Örneğin, bir belediyenin yol çalışması yaparken yeterli işaretleme yapmaması veya açılan çukurların etrafını kapatmaması sonucunda meydana gelen kazalar hizmetin kötü işlemesine örnektir. Danıştay 8. Daire’nin 29.06.2004 tarihli, E. 2004/596, K. 2004/3110 sayılı kararı, yol çalışmalarından kaynaklanan zararların hizmetin kötü işlemesi kapsamında değerlendirildiğini ve idarenin bu zarardan sorumlu olduğunu tescil etmiştir. Benzer şekilde, sağlık hizmetlerinde tetkiklerin eksik yapılması veya yanlış tedavi uygulanması da bu kapsamdadır. Danıştay 15. Daire’nin 04.03.2014 tarihli, E. 2013/3258, K. 2014/1371 sayılı kararı, hastanedeki tetkik eksikliği nedeniyle idarenin manevi tazminat ödemesi gerektiğine hükmederek hizmetin kötü işleyişine dikkat çekmiştir.
2. Hizmetin Geç İşlemesi (Makul Sürenin Aşılması) Kamu hizmetinin, doğası gereği tamamlanması gereken makul süre içerisinde bitirilmemesi veya müdahalenin gecikmesidir. Hukukta "geç gelen adalet adalet değildir" ilkesi, idari hizmetler için de geçerlidir. İdarenin bir başvuruyu süresinde sonuçlandırmaması, bir yangına veya acil vakaya geç müdahale etmesi bu kusur türüne girer. Gecikme, hizmetin etkinliğini yitirmesine ve zararın artmasına neden oluyorsa idarenin sorumluluğu doğar.
3. Hizmetin Hiç İşlememesi (Yasal Yükümlülük İhlali) İdarenin, kanunlarla kendisine verilen bir görevi yerine getirmekten tamamen kaçınması veya sessiz kalmasıdır. Eğer idarenin bir eylemde bulunması yasal bir zorunluluksa ve idare bu yükümlülüğünü yerine getirmiyorsa, bu durum en ağır hizmet kusuru hallerinden biri olarak kabul edilir. Örneğin, tehlike arz eden bir yapının yıkılması için gerekli kararları almayan veya güvenlik önlemi alması gereken bir bölgede hiçbir faaliyette bulunmayan idare, hizmetin hiç işlememesi nedeniyle sorumlu tutulur.
İlliyet Bağı ve Sorumluluk Şartları
İdarenin hizmet kusuru nedeniyle tazminat ödemeye mahkûm edilebilmesi için sadece bir kusurun varlığı yeterli değildir. İlliyet bağı (nedensellik bağı), idari sorumluluğun olmazsa olmaz şartıdır. Meydana gelen zarar ile idarenin kusurlu eylemi veya işlemi arasında doğrudan ve mantıklı bir bağ bulunmalıdır. Eğer zarar, idarenin eyleminden değil de tamamen mücbir bir sebepten, üçüncü bir kişinin ağır kusurundan veya mağdurun kendi kusurundan kaynaklanıyorsa illiyet bağı kesilir ve idarenin sorumluluğu ortadan kalkar.
Ayrıca, kamu görevlilerinin görevlerini ifa ederken işledikleri kusurlar da hizmet kusuru kapsamında değerlendirilir. Danıştay 15. Dairesi’nin 30.05.2017 tarihli, E. 2016/8532, K. 2017/3145 sayılı kararı uyarınca, kamu görevlisinin görev sırasındaki kişisel kusuru, hizmetten ayrılamaz bir nitelik taşıyorsa bu durum idarenin hizmet kusurunu oluşturur. Bu ilke, bireylerin doğrudan idareye karşı dava açabilmesini ve zararlarının devlet güvencesiyle tazmin edilmesini sağlar.
Tam Yargı Davası Usulü ve Süreçler
İdarenin hizmet kusuru teşkil eden eylem ve işlemleri neticesinde kişisel hakları doğrudan ihlal edilenlerin, uğradıkları maddi ve manevi zararların tazmini talebiyle açtıkları dava türüne tam yargı davası denilmektedir. İdari yargılama hukukunda tam yargı davaları, sadece bir hukuki aykırılığın tespitini değil, bu aykırılık nedeniyle ortaya çıkan malvarlığı azalışının veya manevi çöküntünün giderilmesini hedefler. Ancak bu davanın açılabilmesi ve mahkemece esastan incelenebilmesi için 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK) bünyesinde düzenlenen sıkı usul kurallarına ve sürelerine riayet edilmesi hayati önem taşır. Usul kurallarına uyulmaması, davanın esasına girilmeden reddedilmesine (usulden ret) sebebiyet verebilir.
İdari Başvuru Zorunluluğu
İdari eylemlerden (idarenin fiziksel icraatları, ihmalleri veya operasyonel hataları) kaynaklanan zararlarda, doğrudan dava açma yoluna gidilemez. İYUK madde 13 uyarınca, idari eylemler nedeniyle hakları ihlal edilmiş olanların, dava açmadan önce ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri zorunludur. Bu mekanizma, "ön karar" alma süreci olarak da adlandırılır ve idareye, mahkeme aşamasına geçilmeden önce kendi hatasını düzeltme veya zararı tazmin etme imkânı tanır.
Bu zorunlu başvuru sürecine dair temel kurallar şunlardır:
- Öğrenme ve Başvuru Süresi: Hak sahipleri, idari eylemi öğrendikleri tarihten itibaren 1 yıl ve herhalde eylem tarihinden itibaren 5 yıl içinde ilgili idareye yazılı olarak başvurmalıdır. Bu süreler hak düşürücü niteliktedir.
- İdarenin Cevap Süresi (30 Gün): İdareye yapılan başvurunun ardından, idarenin bu talebi inceleyip karara bağlaması için kanunen belirlenen süre 30 gündür. İdare bu süre içinde talebi açıkça reddedebilir veya kısmen kabul edebilir.
- Zımni Ret Kavramı: Eğer idare, kendisine yapılan başvuruya 30 gün içinde hiçbir cevap vermezse, bu durum hukuk tekniği açısından talebin reddedildiği anlamına gelir. Bu sessiz kalma durumuna "zımni ret" denir ve 30 günlük sürenin bitimiyle birlikte dava açma süresi işlemeye başlar.
İdari işlemlerden (yazılı kararlar, atamalar, ruhsat iptalleri vb.) doğan zararlarda ise durum farklıdır. Bir idari işleme karşı doğrudan tam yargı davası açılabileceği gibi, önce iptal davası açılıp bu davanın karara bağlanmasından sonra da tazminat davası açılabilir. Ancak hizmet kusuruna dayalı tazminat taleplerinin büyük çoğunluğu idari eylemlerden kaynaklandığı için ön başvuru şartı bu davanın en kritik usul basamağıdır.
Dava Açma Süreleri ve Yetkili Mahkeme
İdari başvuru süreci tamamlandıktan sonra, uyuşmazlığın yargı mercilerine taşınması aşamasında zaman yönetimi en kritik unsurdur. İdari yargıda süreler, kamu düzenine ilişkindir ve mahkemelerce resen (kendiliğinden) dikkate alınır.
Dava Açma Süresi: İdarenin başvuruyu reddetmesi veya 30 günlük sessizlik süresinin dolmasıyla birlikte dava açma hakkı doğar.
- İdarenin ret cevabının ilgiliye tebliğ edildiği tarihten itibaren veya;
- İdarenin 30 günlük cevap verme süresinin bittiği tarihten (zımni ret) itibaren; 60 gün içinde yetkili idare mahkemesinde tam yargı davasının açılması gerekmektedir. Bu 60 günlük genel dava açma süresi, hak arama hürriyetinin sınırı değil, hukuki güvenliğin bir gereği olarak kabul edilir. Sürenin kaçırılması durumunda, idarenin hizmet kusuru ne kadar ağır olursa olsun, davanın usulden reddi kaçınılmazdır.
Yetkili Mahkeme (İYUK m. 36): Tam yargı davalarında hangi yerdeki mahkemenin davaya bakacağı hususu İYUK madde 36 hükümlerine göre belirlenir. Yetki kuralları, davanın türüne ve hizmetin niteliğine göre çeşitlilik gösterir:
- Genel Kural: Tam yargı davalarında yetkili mahkeme, zararı doğuran idari eylemi yapan veya idari işlemi tesis eden idari merciin bulunduğu yerdeki idare mahkemesidir.
- Özel Durumlar:
- Zarar, bir hizmetin yürütülmesi sırasında meydana gelmişse, hizmetin görüldüğü yer mahkemesi yetkilidir.
- Bayındırlık ve ulaştırma gibi hizmetlerde, eylemin yapıldığı yer mahkemesi yetki sahibi olabilir.
- İdari sözleşmelerden doğan davalarda, sözleşmeyi yapan idari merciin bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir.
Yetkili mahkemenin doğru belirlenmesi, davanın hızla sonuçlanması açısından önemlidir; zira yetkisiz bir mahkemede açılan dava reddedilmez, ancak dosyanın yetkili mahkemeye gönderilmesi süreci yargılamayı uzatabilir. Özellikle hizmet kusuru iddialarında, delillerin toplanması ve keşif işlemleri genellikle hizmetin ifa edildiği yerde yapılacağından, kanun koyucu yetkiyi eylemin gerçekleştiği yer mahkemesine verme eğilimindedir.
Sonuç olarak; tam yargı davası, idarenin mali sorumluluğunu hayata geçiren en güçlü araçtır. Ancak bu aracın etkili olabilmesi, 30 günlük idari cevap süresinin takibi, 60 günlük hak düşürücü süre içerisinde davanın ikamesi ve İYUK m. 36 uyarınca doğru mahkemenin seçilmesi gibi usul kurallarının titizlikle uygulanmasına bağlıdır.
Manevi Tazminat ve Ağır Kusur Kriteri
İdare hukukunda manevi tazminat, idarenin hukuka aykırı eylem veya işlemleri sonucunda bireylerin duyduğu elem, ızdırap ve ruhsal çöküntünün bir nebze olsun dindirilmesini amaçlayan hukuki bir araçtır. Geleneksel yaklaşımda, idarenin manevi tazminat ödemekle yükümlü tutulabilmesi için işlenen hizmet kusurunun "ağır" olması gerektiği yönünde bir eğilim bulunmaktaydı. Ancak güncel yargı içtihatları, bu katı tutumu esneterek hak arama özgürlüğünün ve hukuk devleti ilkesinin kapsamını genişletmiştir.
Danıştay İDDK Kararı ve Hizmet Kusurunun Niteliği
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu (İDDK), idarenin sorumluluğu noktasında devrim niteliğinde kararlara imza atarak, manevi tazminatın koşullarını yeniden tanımlamıştır. Bu kararların en temel dayanağı, Anayasa’nın 125. maddesinin 7. fıkrası olup, burada idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu açıkça belirtilmiştir. Anayasal metinde tazminat yükümlülüğü için kusurun "ağır" olması gerektiğine dair bir sınırlama bulunmamaktadır.
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun yerleşik içtihatlarına konu olan bir uyuşmazlıkta; Hazine avukatlığı sınavını kazanan ve kura ile atanacağı yer belirlenen bir adayın, geçmişte yargılanıp beraat ettiği bir dava bahane edilerek atamasının yapılmaması üzerine açılan davada kritik bir hukuki tahlil yapılmıştır. Yerel mahkemenin "idarenin ağır hizmet kusuru bulunmadığı" gerekçesiyle manevi tazminat istemini reddetmesi üzerine İDDK şu tespitte bulunmuştur:
"Manevi tazminat, kişinin malvarlığında meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik olmayıp, manevi tatmin aracıdır. Manevi tazminata hükmedilmesi için idarenin hukuka aykırı eylem veya işlemi sonucunda ağır bir hizmet kusuru işlemiş olması şart değildir. İdarenin kusurunun niteliği ve ağırlığı, ancak tazminat miktarının belirlenmesinde dikkate alınabilir. Hukuka aykırı bir işlemle ataması yapılmayan davacının, bu süreçte duyduğu üzüntü ve sarsıntının manevi tazminatla karşılanması hukuk devleti ilkesinin gereğidir."
Bu karar, idari yargıda "ağır kusur" şartının bir ön koşul olmaktan çıkarıldığını ve hukuka aykırılığın birey üzerinde yarattığı negatif manevi etkilerin tazmin edilmesi gerektiğini tescil etmiştir. Dolayısıyla, idarenin basit bir ihmali dahi, eğer kişide ciddi bir üzüntü veya manevi yıkım yaratmışsa, manevi tazminatın konusunu oluşturabilmektedir.
Manevi Tatmin Aracı Olarak Tazminat
Manevi tazminat, bir zenginleşme aracı değil, bir manevi tatmin aracıdır. Bu tazminat türüyle, kişinin bozulan manevi dengesinin onarılması hedeflenir. İdari yargı yerleri, manevi tazminat miktarını takdir ederken; olayın oluş şeklini, davacının duyduğu acının derinliğini, idarenin kusurunun ağırlığını ve günün ekonomik koşullarını göz önünde bulundurur.
Özellikle sağlık hizmetlerinin yürütülmesindeki aksaklıklar, manevi tazminat taleplerinin en yoğun olduğu alanlardan biridir. Danıştay 15. Daire’nin 04.03.2014 tarihli, E. 2013/3258, K. 2014/1371 sayılı kararı, bu konuda emsal niteliğindedir. Söz konusu kararda, hastanede gerçekleştirilen tedavi sürecindeki gecikmeler ve gerekli tetkiklerin eksik yapılması bir hizmet kusuru olarak değerlendirilmiştir. Mahkeme, idarenin sağlık hizmetini sunarken göstermesi gereken özeni göstermediğini ve bu durumun hastada/yakınlarında yarattığı manevi zararın tazmin edilmesi gerektiğini vurgulamıştır.
Manevi tazminat taleplerinde dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli husus ise zararın süregelen niteliğidir. Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu’nun 1983/10 sayılı kararı, idari işlemlerden doğan ve miktarı tam olarak belirlenemeyen süregelen zararların kısımlara ayrılarak dava edilebileceğine hükmetmiştir. Bu karar, özellikle manevi zararın zamanla derinleştiği veya yeni boyutlar kazandığı durumlarda davacıların hak kaybına uğramasını engellemektedir.
Özetle, manevi tazminat müessesesi günümüzde şu prensipler çerçevesinde şekillenmektedir:
- Ağır Kusur Şartının Kalkması: İdarenin her türlü kusuru, manevi zarara yol açmışsa tazminat gerektirir.
- Zenginleşme Yasağı: Tazminat miktarı, davacıyı zenginleştirmeyecek ancak acısını dindirecek seviyede olmalıdır.
- Hukuki Güvenlik: İdarenin hukuka aykırı her işlemi, birey üzerinde yarattığı manevi tahribat oranında yargısal denetime ve tazminat sorumluluğuna tabidir.
Bu hukuki çerçeve, bireylerin idare karşısında daha güçlü bir korumaya sahip olmasını sağlarken, idareyi de hizmetlerini yürütürken daha titiz ve hukuka uygun davranmaya sevk etmektedir. Manevi tazminatın sadece çok uç örneklerde değil, hakkın ihlal edildiği her durumda tartışılabilir hale gelmesi, Türk idari yargı sisteminin ulaştığı çağdaş seviyeyi göstermektedir.
Kamu Görevlilerinin Kusuru ve Husumet Sorunu
İdarenin sorumluluğu söz konusu olduğunda, zararın bizzat idari bir karardan mı yoksa kamu hizmetini yürüten bir görevlinin eyleminden mi kaynaklandığı ayrımı büyük önem taşır. Kamu hizmetleri, doğası gereği kamu görevlileri eliyle yürütülür. Bu yürütme süreci sırasında kişilerin uğradığı zararlarda, davanın kime karşı açılacağı yani "husumet" konusu, hem Anayasal hem de yasal düzeyde özel koruma mekanizmalarıyla düzenlenmiştir. Türk hukuk sisteminde kamu görevlisinin görevini ifa ederken işlediği kusurlar, kural olarak şahsi sorumluluğunu değil, idarenin hizmet kusurunu doğurur.
Anayasal Koruma ve Yasal Dayanaklar
Kamu görevlilerinin görevlerini yerine getirirken verdikleri zararlardan dolayı doğrudan dava tehdidi altında kalmalarını engellemek, kamu hizmetinin sürekliliğini ve görevlilerin karar alma süreçlerindeki bağımsızlığını korumak adına Anayasal bir güvence altına alınmıştır. Bu korumanın en temel dayanağı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 129. maddesinin 5. fıkrasıdır. İlgili hükme göre:
"Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir."
Bu hüküm, kamu görevlisinin görevle ilişkili kusurlarında doğrudan doğruya memura dava açılmasını yasaklamakta; mağdurun zararının devlet tarafından karşılanmasını ve devletin daha sonra kusurlu memura rücu etmesini öngörmektedir. Benzer şekilde, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 13. maddesi de kişilerin kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili uğradıkları zararlarda ilgili kurum aleyhine dava açmaları gerektiğini emrederek bu korumayı pekiştirmiştir.
Kişisel Kusur vs. Hizmet Kusuru Ayrımı
Öğretide ve yargı kararlarında en çok tartışılan hususlardan biri, kamu görevlisinin eyleminin ne zaman "kişisel kusur" ne zaman "hizmet kusuru" sayılacağıdır. Bir kusurun hizmet kusuru olarak kabul edilmesi için, eylemin kamu görevinin yürütülmesi sırasında, bu görevin sağladığı yetki, araç ve gereçler kullanılarak gerçekleştirilmiş olması yeterlidir.
Kişisel kusur, kamu görevlisinin hizmetle hiçbir ilgisi bulunmayan, özel hayatına ait veya görev sınırlarını aşan, hizmetten tamamen ayrılabilen tutum ve davranışlarıdır. Ancak yargı içtihatları, görev sırasında işlenen ağır kusurların dahi hizmetten kopmadığı sürece idarenin sorumluluğunda olduğunu vurgulamaktadır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, kamu görevlisine karşı açılan davalarda husumetin belirlenmesi konusunda emsal niteliğinde bir karar vermiştir:
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2013/4-1533, K. 2015/1099: "Kamu görevlisinin eylemi kasti suç niteliği taşısa veya ağır kusur teşkil etse bile, eğer bu eylem görevle ilişkilendirilebiliyorsa hizmet kusuru olarak kabul edilmelidir. Kamu görevlisinin mali sorumluluğuna ilişkin anayasal ve yasal düzenlemeler gereği, kamu görevlisine doğrudan husumet yöneltilemez. Dava, ancak rücu edilmek kaydıyla idare aleyhine açılabilir."
Bu karar, özellikle tıbbi malpraktis davaları ve diğer mesleki sorumluluk davalarında, davanın doğrudan ilgili doktora veya memura değil, ilgili kamu kurumuna (Sağlık Bakanlığı, Belediye vb.) açılması gerektiğini kesin bir dille ortaya koymaktadır. Eğer dava yanlışlıkla kamu görevlisine açılırsa, mahkemece "husumet yokluğu" nedeniyle reddine karar verilmesi gerekmektedir.
Danıştay da bu konuda Yargıtay ile paralel bir yaklaşım sergilemektedir. Kamu görevlisinin sübjektif kusurunun, idarenin objektif sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı kabul edilmektedir:
Danıştay 15. Dairesi, E. 2016/8532, K. 2017/3145: "Kamu görevlisinin görev sırasındaki kişisel kusurunun idarenin hizmet kusurunu oluşturacağı ve idarenin bu zarardan sorumlu olduğu tescil edilmiştir."
Bu içtihat, idarenin ajanları (görevlileri) üzerindeki denetim ve gözetim yükümlülüğünün bir uzantısıdır. Görevlinin kusuru ne kadar ağır olursa olsun, olay kamu hizmeti alanında gerçekleşmişse, idare zararı tazmin etmekle yükümlüdür.
Sonuç ve Genel Değerlendirme
İdarenin hizmet kusuru nedeniyle açılacak tazminat davaları, hukuk devletinin işleyişi açısından hayati bir öneme sahiptir. Makalemiz boyunca incelediğimiz üzere; idarenin bir hizmeti kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi, doğrudan tazminat sorumluluğunu doğuran hallerdir. Anayasa'nın 125. maddesiyle güvence altına alınan bu sorumluluk, sadece maddi zararları değil, kişinin manevi varlığında meydana gelen eksilmeleri de (manevi tazminat) kapsamaktadır.
Özellikle vurgulamak gerekir ki; manevi tazminat taleplerinde artık idarenin "ağır hizmet kusuru" işlemiş olması şartı aranmamakta, hukuka aykırılığın ve zararın varlığı yeterli görülmektedir. Kamu görevlilerinin eylemlerinden doğan zararlarda ise husumetin idareye yöneltilmesi zorunluluğu, hem mağdurun zararını devlet güvencesiyle tahsil etmesini kolaylaştırmakta hem de kamu hizmetinin aksamasını önlemektedir.
Sonuç olarak, idarenin kusurlu eylem veya işlemleri nedeniyle hak kaybına uğrayan kişilerin; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda öngörülen zorunlu idari başvuru ve dava açma sürelerine titizlikle uymaları, davalarını doğru husumetle yetkili idare mahkemesinde açmaları, hak arama hürriyetinin etkin kullanımı bakımından kritik önem arz etmektedir. İdare, kendi kusurundan kaynaklanan zararları tazmin ederek toplumsal barışı ve hukuka olan güveni tesis etmekle mükelleftir.