
Kişilik Haklarının İhlali ve Maddi-Manevi Tazminat
Kişilik hakları, bireyin toplum içindeki onur, şeref ve özel hayatını koruyan en temel değerleridir. Teknolojinin gelişimiyle birlikte basın ve sosyal medya mecralarında bu haklara yönelik saldırıların artması, maddi ve manevi tazminat davalarının önemini daha da pekiştirmiştir. Yargıtay'ın güncel kararları ve temel kanun maddeleri ışığında hazırladığımız bu rehberde, kişilik haklarınızın ihlali durumunda başvurabileceğiniz hukuki yolları, tazminat miktarlarının nasıl belirlendiğini ve zamanaşımı sürelerini tüm detaylarıyla bulabilirsiniz.
Kişilik Haklarının Korunması ve Manevi Tazminatın Doğası
Kişilik hakları, bireyin sadece biyolojik varlığını değil, aynı zamanda toplum içindeki onurunu, şerefini, saygınlığını ve özel yaşam alanını kapsayan, kişiye sıkı sıkıya bağlı dokunulmaz değerler bütünüdür. Hukuk sistemimizde bu değerlerin korunması, bireyin huzur ve sükun içinde yaşamasının teminatı olarak kabul edilir. Kişilik haklarına yönelik her türlü hukuka aykırı müdahale, bireyin manevi dünyasında bir yıkıma, acıya ve eleme yol açar ki bu durum hukuk literatüründe "manevi zarar" olarak tanımlanır.
Hukuki Dayanaklar ve Manevi Zarar Kavramı
Türk hukukunda kişilik haklarının korunması ve bu hakların ihlali durumunda başvurulacak yollar, temel olarak iki ana kanun maddesi üzerinde yükselmektedir. Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24, kişilik haklarının korunmasının genel çerçevesini çizerken; Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 58, bu hakların zedelenmesi durumunda talep edilebilecek manevi tazminatın şartlarını belirler.
TMK m. 24 uyarınca, hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan her birey, hakimden bu saldırıya karşı korunma talep edebilir. Bu koruma, saldırının durdurulması, önlenmesi veya hukuka aykırılığın tespiti şeklinde tezahür edebilir. Ancak saldırının birey üzerinde yarattığı psikolojik tahribatın giderilmesi noktasında TBK m. 58 devreye girer. Bu maddeye göre, kişilik hakkının zedelenmesinden dolayı manevi bir acı yaşayan kişi, uğradığı zarara karşılık "manevi tazminat" adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir.
Manevi zarar kavramı, kişinin mal varlığında meydana gelen somut bir eksilmeyi değil, şahıs varlığında oluşan eksilmeyi ifade eder. Bu zarar; duyulan acı, elem, keder, yaşama sevincinde azalma veya toplumsal itibarın sarsılması gibi subjektif ve ölçülmesi zor unsurlardan oluşur. Yargıtay uygulamalarında bu kavram, sadece yaşayan bireylerle sınırlı tutulmamış, hak süjesi olmaya aday varlıkları da kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Bu noktada Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 14.04.2008 tarihli, 2007/9453 Esas ve 2008/5173 Karar sayılı ilamı büyük önem taşımaktadır:
"Olay tarihinde henüz anne karnında olan bir cenin dahi, sağ doğmak kaydıyla babasının ölümünden dolayı manevi tazminat isteyebilir."
Bu karar, manevi tazminat talebinde "hak ehliyeti" kavramının cenin lehine nasıl yorumlandığını göstermesi açısından devrim niteliğindedir. Cenin, babasının yokluğunu doğumundan sonra hissedecek olsa da, bu eksikliğin yarattığı manevi boşluk hukuk tarafından tazmin edilmesi gereken bir zarar olarak kabul edilmiştir.
Tazminatın Amacı ve Yargıtay'ın Temel Yaklaşımı
Manevi tazminatın hukuki niteliği ve amacı, yıllar boyunca doktrinde ve yargı kararlarında tartışma konusu olmuştur. Bu tartışmalara en net noktayı koyan kararlardan biri Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu’nun 22.06.1966 tarihli ve 7/7 sayılı kararıdır. Bu karara göre; manevi tazminat ne tam bir ceza ne de gerçek anlamda bir tazminattır. Kararın temel mantığı, manevi tazminatın mağdurda bir "huzur hissi" yaratması ve fail üzerinde "caydırıcılık" sağlamasıdır.
Manevi tazminatın miktarının belirlenmesinde, zenginleşme yasağı ile tatmin ilkesi arasında hassas bir denge kurulmalıdır. Tazminat, mağduru zenginleştirmemeli ancak yaşadığı acıyı bir nebze olsun dindirecek, ruhsal dengesini yeniden kurmasına yardımcı olacak ölçüde olmalıdır. Bu denge kurulurken TBK m. 56 hükümleri de göz önünde bulundurulur. İlgili madde, bedensel bütünlüğün zedelenmesi veya ölüm hallerinde manevi tazminatı düzenlerken; ağır bedensel zarar veya ölüm durumunda sadece doğrudan zarar görenin değil, ölenin yakınlarının da tazminat talep edebileceğini hükme bağlamıştır. Bu, "yansıma yoluyla manevi zarar" kavramının yasal dayanağıdır.
Yargıtay, manevi tazminatın sınırlarını belirlerken toplumun değişen değer yargılarını ve aile kurumunun korunmasını da dikkate almaktadır. Bu bağlamda, yakın geçmişe kadar tartışmalı olan "sadakatsiz eşin sevgilisine karşı tazminat" konusu, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 06.07.2018 tarihli, 2017/5 Esas ve 2018/7 Karar sayılı kararı ile kesinliğe kavuşmuştur:
"Davalının, davacının eşi ile evli olduğunu bilerek duygusal ve cinsel ilişkiye girmesi eylemi nedeniyle, davacı eş tarafından üçüncü kişiden manevi tazminat istenemez."
Bu karar, manevi tazminatın kapsamının sınırsız olmadığını, sadakatsizlik eyleminin doğrudan eşler arasındaki yükümlülüklerle ilgili olduğunu ve üçüncü kişinin bu sorumluluğa dahil edilemeyeceğini net bir şekilde ortaya koymuştur. Özetle, manevi tazminat; kişilik haklarına yönelik saldırının ağırlığına, tarafların sosyal ve ekonomik durumuna ve hakkaniyet ilkesine göre belirlenen, bireyin manevi bütünlüğünü korumayı amaçlayan özgün bir hukuki araçtır.
Basın ve İnternet Yoluyla Yapılan İhlallerde Sorumluluk
Günümüzde bilgiye erişimin hızlanması, ifade özgürlüğünün alanını genişletirken aynı zamanda kişilik haklarına yönelik saldırıların da mecrasını değiştirmiştir. Geleneksel basın araçlarından dijital platformlara kayan bu süreçte, hukuki sorumluluk rejiminin doğru tespiti, mağdurun haklarını arayabilmesi açısından kritik önem taşır. Türk hukuk sisteminde basın ve internet yoluyla gerçekleşen ihlaller, hem özel kanunlar hem de genel hükümler çerçevesinde titizlikle ele alınmaktadır.
Basın Kanunu ve Hukuka Uygunluk Kriterleri
Yazılı basın yoluyla işlenen kişilik hakkı ihlallerinde, sorumluların belirlenmesi ve hukuka aykırılığın tespiti için 5187 sayılı Basın Kanunu temel rehberdir. Kanun’un 13. maddesi, basılmış eserler aracılığıyla meydana gelen maddi ve manevi zararlarda "hukuki sorumluluk" esaslarını düzenler. Bu maddeye göre; süreli yayınlarda eser sahibi, yayın sahibi ve varsa temsilcisi; süresiz yayınlarda ise eser sahibi ile yayımcı müştereken ve müteselsil sorumludur. Bu müteselsil sorumluluk, mağdurun tazminatın tamamını sorumluların herhangi birinden veya tamamından talep edebilmesine olanak tanır. Önemli bir ayrıntı olarak, Basın Kanunu uyarınca yazı işleri müdürlerine cezai sorumluluk yüklenebilse de, tazminat sorumluluğu noktasında kural olarak hukuki sorumlulukları bulunmamaktadır.
Bir haberin veya köşe yazısının kişilik haklarını ihlal edip etmediği değerlendirilirken Yargıtay içtihatlarıyla somutlaşan dört ana hukuka uygunluk kriteri esas alınır:
- Görünürdeki Gerçeklik: Haberin verildiği an itibarıyla resmi belgelere, ajans haberlerine veya ciddi emarelere dayanması yeterlidir. Gazeteciden, bir savcı veya hakim gibi mutlak gerçeği araştırması beklenmez.
- Kamu Yararı ve Toplumsal İlgi: Yayının içeriğinin kamuyu ilgilendirmesi, toplumun bilgilendirilmesinde bir yarar bulunması gerekir.
- Güncellik: Habere konu olan olayın üzerinden çok uzun zaman geçmemiş olması veya olayın güncelliğini koruyor olması esastır.
- Öz ve Biçim Dengesi: Haberin içeriği (öz) ile sunuluş biçimi (başlık, görsel, üslup) arasında düşünsel bir bağ bulunmalıdır. Sansasyon yaratmak amacıyla kullanılan aşırı ifadeler veya içerikle ilgisiz ağır manşetler bu dengeyi bozar ve hukuka aykırılık teşkil eder.
Yargıtay kararlarında sıklıkla vurgulandığı üzere, ifade özgürlüğü sadece "hoş karşılanan" fikirler için değil, aynı zamanda devletin veya toplumun bir kesimi için "rahatsız edici, sarsıcı veya çarpıcı" olan haberler için de geçerlidir. Ancak bu özgürlük, bireyin onur ve saygınlığını zedeleyecek boyuta ulaştığında hukuk korumasını kaybeder.
Sosyal Medya ve Bilişim Hukuku Boyutu
İnternet ve sosyal medya platformları, bilginin saniyeler içinde binlerce kişiye ulaşmasına imkan tanıması nedeniyle kişilik hakları ihlallerinin en yoğun yaşandığı alanlardır. Bu alandaki ihlallere karşı en etkili mekanizma 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun’dur.
5651 sayılı Kanun’un 9. maddesi uyarınca, internet ortamındaki bir içerik nedeniyle kişilik hakları ihlal edilen gerçek veya tüzel kişiler, doğrudan Sulh Ceza Hakimliğine başvurarak erişimin engellenmesini veya içeriğin çıkarılmasını talep edebilirler. Hakim, ihlalin niteliğine göre içeriğin sadece ilgili kısmına erişimin engellenmesine veya içeriğin tamamen yayından kaldırılmasına 24 saat içinde karar verebilir. Bu süreç, manevi zararın daha fazla büyümesini önleyen acil bir koruma kalkanıdır.
Dijital ortamdaki ihlallerde tazminat davası açılabilmesi için Yargıtay'ın aradığı en önemli kriterlerden biri "matufiyet" (yöneliklik) şartıdır. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 2017/8684 Karar sayılı ilamı uyarınca, paylaşımdaki ifadelerin doğrudan davacıya yönelik olduğunun veya ortalama bir kişi tarafından davacının kastedildiğinin anlaşılabilir olması gerekir. Eğer paylaşımda isim zikredilmiyor ancak kişinin fiziksel özellikleri, mesleği veya yaşadığı olaylar üzerinden kimliği deşifre ediliyorsa, matufiyet şartı gerçekleşmiş sayılır.
İşin cezai boyutu incelendiğinde ise Türk Ceza Kanunu (TCK) devreye girer:
- TCK m. 125: Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden ya da sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi için hapis veya adli para cezası öngörür.
- TCK m. 134: Özel hayatın gizliliğini ihlal edenler için hapis cezası düzenlenmiş olup, ihlalin görüntü veya ses kaydıyla yapılması cezayı artırıcı sebep kabul edilir.
Ayrıca, kişisel verilerin (telefon numarası, adres, fotoğraf vb.) rıza dışı paylaşılması durumunda 6698 sayılı Kişisel Verileri Koruma Kanunu (KVKK) devreye girer. KVKK’nın 14. maddesi kapsamında, veri sorumlusuna yapılan başvurunun reddedilmesi halinde Kişisel Verileri Koruma Kurulu’na şikayette bulunulması mümkündür. Kurul, ihlal durumunda ciddi idari para cezalarına hükmedebilmektedir.
Sonuç olarak, basın ve internet yoluyla gerçekleşen saldırılarda mağdurlar; bir yandan erişimin engellenmesi yoluyla yayılımı durdurabilir, diğer yandan Cumhuriyet Savcılıklarına suç duyurusunda bulunabilir ve Asliye Hukuk Mahkemelerinde açacakları davalarla uğradıkları manevi zararın tazmin edilmesini talep edebilirler.
Tazminat Davalarında Usul ve Miktarın Belirlenmesi
Kişilik haklarının ihlali neticesinde açılan maddi ve manevi tazminat davalarında, davanın esasına girilmeden önce usul hukukuna ilişkin kuralların eksiksiz yerine getirilmesi hayati önem taşır. Türk hukuk sisteminde tazminat davaları, sadece uğranılan zararın kanıtlanmasıyla değil, aynı zamanda doğru zamanda, doğru mahkemede ve doğru usulle açılmasıyla neticeye ulaşır. Bu süreçte zamanaşımı sürelerinden mahkemenin yetkisine, tazminat miktarının takdirinden harçlandırma esaslarına kadar pek çok teknik detay devreye girmektedir.
Zamanaşımı Süreleri ve Görevli Mahkemeler
Tazminat taleplerinde hak arama özgürlüğü, belirli süre sınırlarına tabi tutulmuştur. Bu sınırların aşılması, borcun bir "eksik borç" haline gelmesine ve davalının zamanaşımı def’inde bulunması halinde davanın reddine yol açar. Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 72/1. maddesi uyarınca, haksız fiilden kaynaklanan tazminat istemlerinde genel zamanaşımı süresi iki aşamalı olarak belirlenmiştir:
- Subjektif Süre: Zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü (faili) öğrendiği tarihten başlayarak 2 yıl.
- Objektif Süre: Zarar verici fiil her ne zaman işlenmiş olursa olsun, fiilin işlendiği tarihten başlayarak 10 yıl.
Eğer tazminat davası, aynı zamanda suç teşkil eden bir fiilden kaynaklanıyorsa (örneğin hakaret, kasten yaralama gibi), TBK m. 72/2 uyarınca ceza kanunlarında öngörülen daha uzun ceza zamanaşımı süreleri uygulanır. Bu durum, mağdurun hak kaybına uğramasını engellemeye yönelik önemli bir koruma mekanizmasıdır.
Görevli mahkeme noktasında, şahıslar arasındaki kişilik hakları ihlallerinde genel görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemeleridir. Ancak davanın taraflarına veya uyuşmazlığın niteliğine göre (örneğin ticari bir işten veya idari bir eylemden kaynaklanıyorsa) görevli mahkeme değişkenlik gösterebilir. Yetki kuralları ise davacının dava açacağı yeri belirlemesi açısından esneklik sunar. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 16. maddesi uyarınca, haksız fiilden doğan davalarda;
- Haksız fiilin işlendiği yer,
- Zararın meydana geldiği yer,
- Zararın gelme ihtimalinin bulunduğu yer,
- Mağdurun yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir.
Bu geniş yetki kuralları, mağdurun adalete erişimini kolaylaştırmayı amaçlamaktadır.
Manevi Tazminatın Bölünmezliği İlkesi
Maddi tazminat davalarından farklı olarak manevi tazminat davalarında "bölünmezlik ilkesi" hakimdir. Maddi tazminat davaları, zararın tam olarak tespit edilemediği durumlarda belirsiz alacak davası veya kısmi dava olarak açılabilirken; manevi tazminat davası kural olarak tek bir seferde ve tam miktar üzerinden açılmalıdır.
Yargıtay’ın yerleşik içtihatları, manevi tazminatın bölünemeyeceğini ve bu davanın kısmi dava olarak açılamayacağını net bir şekilde ortaya koymuştur. Bu konudaki en temel kararlardan biri şudur:
Yargıtay 21. Hukuk Dairesi’nin 2017/1618 Karar sayılı ilamı: "Manevi tazminat, duyulan acı, elem ve ızdırabın giderilmesi amacını taşıdığından, niteliği gereği bölünemez. Davacı, manevi tazminat miktarını dava açarken tam olarak belirlemeli ve harcını yatırmalıdır. Manevi tazminat için sonradan ıslah yoluyla miktar artırımı yapılması mümkün değildir."
Bu ilke gereği, davacı dava açarken talep ettiği miktarı dikkatli seçmelidir. Dava açıldıktan sonra "zararım beklediğimden fazlaymış" diyerek miktarı artırmak (ıslah etmek) mümkün olmadığı gibi, aynı olay sebebiyle ikinci bir manevi tazminat davası açılması da (ek dava) "kesin hüküm" veya "derdestlik" engeline takılabilir.
Tazminat miktarının belirlenmesinde ise hakimin geniş bir takdir yetkisi bulunmaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 4. maddesi, hakimin kanunun takdir yetkisi tanıdığı durumlarda "hak ve nesafet" (hakkaniyet) kurallarına göre karar vermesi gerektiğini hükme bağlar. Hakim, manevi tazminat miktarını belirlerken;
- Tarafların sosyal ve ekonomik durumlarını,
- Kusur oranlarını,
- Olayın meydana geliş şeklini ve ağırlığını,
- Paranın alım gücünü dikkate alır.
Belirlenen tutar, ne mağdur için sebepsiz zenginleşme aracı olmalı ne de fail için caydırıcılıktan uzak, sembolik bir miktar kalmalıdır. Son olarak, dava açma maliyetleri açısından Harçlar Kanunu’nun 28. maddesi önemli bir kolaylık sağlar. Özellikle ölüm ve cismani zarar (bedensel bütünlüğün ihlali) nedeniyle açılan tazminat davalarında, peşin karar ve ilam harcı normal oranların aksine yirmide bir oranında uygulanır. Bu düzenleme, ağır fiziksel zarar gören bireylerin yüksek harç masrafları altında ezilmeden haklarını aramalarına olanak tanır.
Özel Durumlarda Tazminat Sorumluluğu
Kişilik haklarının ihlali ve buna bağlı tazminat sorumluluğu, her zaman genel haksız fiil prensipleriyle sınırlı kalmamakta; tıbbi müdahaleler, iş hayatındaki riskler ve tüzel kişilerin ticari itibarları gibi spesifik alanlarda farklı hukuki rejimlere tabi olmaktadır. Bu özel durumlar, sorumluluğun kime yöneleceği, davanın hangi mahkemede görüleceği ve ispat yükümlülükleri açısından kendine has dinamikler barındırır.
Tıbbi Malpraktis ve İş Kazaları
Tıbbi uygulama hataları, yani malpraktis vakalarında tazminat sorumluluğunun belirlenmesinde en kritik eşik, müdahalenin gerçekleştiği kurumun niteliğidir. Kamu hastanelerinde gerçekleşen hatalı tıbbi müdahaleler, "hizmet kusuru" kapsamında değerlendirilir. Bu noktada Yargıtay’ın yerleşik içtihatları, mağdurun doğrudan hekimi dava etmesinin önüne geçmektedir.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 2015/13323 Karar sayılı ilamı uyarınca; devlet hastanelerinde görev yapan doktorların kusurlarından dolayı açılacak tazminat davalarının doğrudan doktora değil, hizmet kusuru esasına dayalı olarak ilgili kamu kurumuna (Sağlık Bakanlığı veya ilgili üniversite rektörlüğü) karşı açılması gerekmektedir.
Bu durum, Anayasa'nın 129/5 maddesi ile uyumlu olup, kamu görevlisinin yetkisini kullanırken işlediği kusurların idareye rücu edilmesi prensibine dayanır. Ancak özel hastanelerde veya serbest çalışan hekimlerin müdahalelerinde durum farklıdır; burada doğrudan hekime ve hastane işletmesine karşı adli yargıda dava açılabilir.
İş kazaları ise hem 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu hem de 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu çerçevesinde ele alınan çok boyutlu bir sorumluluk alanıdır. 5510 sayılı Kanun’un 13. maddesi, bir olayın iş kazası sayılabilmesi için gerekli olan şartları (işyerinde bulunma, işin yürütümü nedeniyle meydana gelme, sigortalıyı bedenen veya ruhen engelli hâle getirme) net bir şekilde tanımlamıştır. Tazminat davasında kusur tespiti yapılırken, olayın özelliğine göre uzman bilirkişi heyetlerinden rapor alınması zorunludur. Örneğin, işyerinde geçirilen bir kalp krizinin iş kazası olup olmadığı tartışmasında, heyette mutlaka bir kardiyolog bulunması gerektiği Yargıtay içtihatlarıyla sabitlenmiştir. İş kazasının SGK’ya bildirilmediği durumlarda ise öncelikle iş kazasının tespiti davası açılmalı ve bu dava, tazminat davası için "bekletici mesele" yapılmalıdır.
Tüzel Kişilerin Kişilik Hakları ve Diğer Tazminat Halleri
Hukuk sistemimizde kişilik hakları sadece gerçek kişilere özgü değildir. Türk Medeni Kanunu uyarınca tüzel kişiler de (şirketler, dernekler, vakıflar), cinsiyet, yaş veya hısımlık gibi insana özgü nitelikler dışındaki tüm haklardan yararlanabilirler. Bu bağlamda, bir şirketin ticari itibarı, marka değeri ve onuru, kişilik hakları kapsamında korunur.
Özellikle marka hakkına yönelik tecavüzler, tüzel kişilerin hem maddi hem de manevi zarara uğramasına neden olur. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2023/151 Karar sayılı güncel ilamı, marka hakkına tecavüz durumlarında 556 sayılı KHK ve TBK hükümleri uyarınca hem maddi hem de manevi tazminata hükmedilebileceğini teyit etmiştir. Tüzel kişinin ticari faaliyetlerinin engellenmesi, piyasadaki güvenilirliğinin zedelenmesi veya haksız rekabet yaratılması, manevi tazminat taleplerinin temelini oluşturur.
Diğer yandan, idarenin veri girişi yapmaması veya hatalı kayıt tutması gibi ihmalleri de tazminat sorumluluğu doğurur. Bu tür durumlar 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu kapsamında değerlendirilir. Eğer idarenin bir eylemi veya işlemi nedeniyle bireyin hakları zarar görmüşse, idari yargıda "tam yargı davası" açılmalıdır.
Aile hukuku ve tazminat hukukunun kesiştiği bir diğer özel durum ise soybağının reddidir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2019/314 Karar sayılı ilamı uyarınca; soybağının reddi davası neticesinde çocuğun kendisinden olmadığını öğrenen davacı, o güne kadar çocuk için yaptığı bakım ve eğitim masraflarını biyolojik babadan talep edebilmektedir. Bu talep, sebepsiz zenginleşme veya haksız fiil hükümlerinden ziyade, Türk Borçlar Kanunu’nun 42/2 (yeni TBK 50) maddesi kapsamındaki genel tazminat ilkeleriyle ilişkilendirilmektedir.
Genel Değerlendirme ve Sonuç
Kişilik haklarının ihlali nedeniyle açılan maddi ve manevi tazminat davaları, bireyin veya tüzel kişinin sarsılan manevi dengesini yeniden tesis etmeyi amaçlayan hukuki bir koruma kalkanıdır. Makalemiz boyunca incelediğimiz üzere; basın yoluyla yapılan saldırılardan sosyal medya ihlallerine, tıbbi malpraktis vakalarından iş kazalarına kadar her alan, kendi içinde özel usul kuralları ve zamanaşımı süreleri barındırmaktadır.
Manevi tazminatın "bölünmezliği" ve "tekliği" ilkesi gereği, davanın en baştan titizlikle kurgulanması ve miktarın hakkaniyete uygun belirlenmesi hayati önem taşır. Yargıtay’ın yerleşik içtihatları, tazminatın ne bir zenginleşme aracı ne de sembolik bir değer olması gerektiğini vurgulayarak, "hak ve nesafet" ilkeleri çerçevesinde bir denge kurulmasını emretmektedir. Hak arama özgürlüğü kapsamında, kişilik hakları saldırıya uğrayan her süjenin, hukukun sunduğu bu imkanları kullanarak uğradığı zararın telafisini isteme hakkı saklıdır.