
Trafik Sigortası Rücu Davaları ve Savunma Yolları
Trafik kazası sonrası sigorta şirketlerinin açtığı rücu davaları, araç sahipleri ve işletenler için ciddi mali yükümlülükler doğurabilir. Alkol kullanımı, ehliyetsizlik veya kaza yerini terk gibi nedenlerle karşılaşılan bu davalarda savunma yollarını bilmek hayati önem taşır. Güncel Yargıtay kararları ve mevzuat çerçevesinde rücu mekanizmasını ve haklarınızı keşfedin.
Rücu Hakkının Hukuki Temelleri ve Görevli Mahkemeler
Sigorta hukukunun en temel dinamiklerinden biri olan rücu hakkı, sigorta şirketinin zarar gören üçüncü kişiye ödediği tazminatı, belirli yasal gerekçelerle kendi sigortalısından veya zarardan sorumlu olan diğer kişilerden geri istemesi sürecini ifade eder. Bu mekanizma, hem "hiç kimsenin kendi kusurundan menfaat sağlayamaması" ilkesini korur hem de sigorta sisteminin mali sürdürülebilirliğini sağlar. Trafik kazaları özelinde rücu süreci, karmaşık bir mevzuat bütünlüğü içinde; Türk Ticaret Kanunu, Karayolları Trafik Kanunu ve Sigortacılık Kanunu’nun kesişim noktasında yer alır.
Halefiyet İlkesi
Sigortacının rücu hakkının en güçlü hukuki dayanağı, halefiyet ilkesidir. Bu ilke, sigorta şirketinin tazminatı ödediği andan itibaren, sigortalısının haklarına halef olmasını (onun yerine geçmesini) sağlar.
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) 1481. maddesi bu durumu şu şekilde hüküm altına almıştır:
"Sigortacı, sigorta tazminatını ödediğinde, hukuken sigortalının yerine geçer. Sigortalının, gerçekleşen zarardan dolayı sorumlulara karşı dava hakkı varsa, bu hak tazminat miktarı kadar sigortacıya intikal eder."
Bu madde uyarınca, sigortacı ödeme yaptığı anda kanun gereği (ipso jure) sigortalısının yerine geçer. Burada dikkat edilmesi gereken husus, sigortacının kazandığı hakkın, sigortalısının sahip olduğu haktan daha fazlası olamayacağıdır. Yani sigortacı, sigortalısının zarardan sorumlu kişiye karşı sahip olduğu tüm def’i ve itirazlarla karşı karşıya kalabilir. Halefiyet, sigortacının ödediği tutarla sınırlı bir haktır ve bu hak, sigortalının asıl sorumluya karşı dava açma yetkisini sigortacıya devreder.
Sigortacının Yasal Dayanakları
Trafik sigortası (ZMMS) kapsamında rücu hakkının kullanılabilmesi için sadece genel hükümler yeterli değildir; özel kanun ve genel şartlarda düzenlenen spesifik ihlallerin varlığı aranır.
1. ZMMS Genel Şartları B.4 Maddesi: Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları'nın B.4 maddesi, sigortacının kendi sigortalısına hangi durumlarda rücu edebileceğini sınırlı sayı (numerus clausus) ilkesine yakın bir titizlikle listeler. Bu maddeye göre;
- Tazminatı gerektiren olay, işletenin veya eylemlerinden sorumlu olduğu kişilerin kasti bir hareketi veya ağır kusuru sonucunda meydana gelmişse,
- Aracın, mevzuatın gerektirdiği geçerli sürücü belgesine sahip olmayan kişiler tarafından kullanılması sırasında kaza oluşmuşsa,
- Sürücünün, uyuşturucu madde veya mevzuatta belirlenen sınırın üzerinde alkol alması nedeniyle güvenli sürme yeteneğini kaybetmiş olması halinde,
- Yolcu taşıma kapasitesinin (istiap haddi) aşılması durumunda rücu hakkı doğar.
2. 5684 Sayılı Sigortacılık Kanunu m.14 (Güvence Hesabı): Rücu mekanizması sadece özel sigorta şirketleri için değil, Güvence Hesabı için de geçerlidir. 5684 sayılı Kanun’un 14. maddesi uyarınca kurulan Güvence Hesabı; sigortası bulunmayan araçların neden olduğu bedensel zararları, sigortacısı iflas edenlerin yükümlülüklerini veya faili meçhul kazalardaki bedensel zararları karşılar. Güvence Hesabı, yaptığı ödemeleri daha sonra Karayolları Trafik Kanunu çerçevesinde işletene, sürücüye veya sigortasız aracın sahibine rücu etme yetkisine sahiptir. Bu, sosyal riskin kamu eliyle yönetilip, kusurlu tarafa yansıtılması sürecidir.
3. Karayolları Trafik Kanunu (KTK) m.85/5: İşleten ile sürücü arasındaki rücu ilişkisi ise 2918 sayılı KTK’nın 85/5 maddesinde düzenlenmiştir. Kanun koyucu burada; "İşleten veya araç işleticisi teşebbüsün sahibi, kendisinin veya eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilerin kusuru bulunmadığını ispat ederse sorumluluktan kurtulur" derken, aynı zamanda ödenen tazminatın asıl kusurlu olan sürücüye rücu edilebileceğinin önünü açar. Araç işleteni, tehlike sorumluluğu gereği zarar görene karşı sorumlu olsa da, kendi kusuru olmaksızın ödediği bu bedeli, kazaya sebebiyet veren kusurlu sürücüden talep edebilir.
Rücu Davalarında Görevli Mahkeme
Rücu davalarında görevli mahkemenin tayini, tarafların sıfatına ve uyuşmazlığın niteliğine göre değişkenlik gösterir. Yargıtay’ın güncel içtihatları ve 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun çerçevesinde, eğer sigortalı (işleten) bir gerçek kişi ise ve aracı ticari bir amaçla kullanmıyorsa, sigorta şirketi ile sigortalı arasındaki ilişki bir "tüketici işlemi" olarak kabul edilir. Bu durumda, açılacak rücu davalarında Tüketici Mahkemeleri görevli olmaktadır.
Ancak, her iki tarafın da tacir olduğu ve uyuşmazlığın her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili olduğu durumlarda (örneğin bir nakliye firmasının aracı ile bir sigorta şirketi arasındaki uyuşmazlık), Asliye Ticaret Mahkemeleri devreye girer. Görevli mahkemenin yanlış belirlenmesi, davanın usulden reddine yol açabileceği için dava açılmadan önce tarafların "tacir" veya "tüketici" sıfatlarının titizlikle analiz edilmesi elzemdir. Ayrıca, rücu davalarında uygulanacak faiz türü de bu sıfatlara göre belirlenir; ticari işlerde avans faizi, diğer hallerde ise yasal faiz işletilir.
Alkol, Ehliyet ve Ağır Kusur Kriterleri
Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası (ZMMS) kapsamında sigorta şirketinin zarar görene ödeme yaptıktan sonra kendi sigortalısına dönebilmesi, yani rücu edebilmesi için mevzuatta öngörülen belirli ihlallerin gerçekleşmiş olması gerekir. Bu ihlaller arasında en sık uyuşmazlık konusu olanlar; alkollü araç kullanımı, ehliyetsiz araç kullanımı ve ağır kusur halleridir. Yargıtay uygulamaları, bu üç başlıkta sigortacının rücu hakkını kullanabilmesini oldukça sıkı şartlara ve teknik incelemelere bağlamıştır.
Münhasırlık İlkesi
Trafik sigortası rücu davalarında özellikle alkol ve uyuşturucu madde kullanımı söz konusu olduğunda karşımıza çıkan en kritik kavram "münhasırlık ilkesi"dir. Sigorta şirketinin, sürücünün alkollü olması nedeniyle rücu hakkını kullanabilmesi için kazanın meydana gelmiş olması tek başına yeterli değildir. Temel şart, kazanın münhasıran yani sadece ve doğrudan alkolün etkisiyle gerçekleşmiş olmasıdır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve ilgili daireleri, yerleşik içtihatlarında bu hususu net bir şekilde ortaya koymuştur. Sürücünün mevzuatta belirlenen sınırın (hususi araçlar için 0.50 promil) üzerinde alkollü olması, rücu davasının kabulü için yeterli bir karine teşkil etmez. Eğer kazanın oluşumunda yol kusuru, hava muhalefeti, teknik bir arıza veya dava dışı başka bir aracın kusuru gibi harici bir etken varsa, "münhasırlık" bozulmuş sayılır ve sigorta şirketinin rücu talebi reddedilir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2013/1199 E. ve 2014/1018 K. sayılı kararı: "Alkol nedeniyle rücu edilebilmesi için kazanın münhasıran (sadece) alkolün etkisiyle meydana geldiğinin ispatlanması gerekir."
Bu ispat yükü sigorta şirketinin üzerindedir. Kazanın münhasıran alkol etkisinde gerçekleşip gerçekleşmediği ise sadece trafik bilirkişilerinin raporuyla değil, tıp biliminden de yararlanılarak tespit edilmelidir. Güncel Yargıtay kararları, bu tespitin uzman bir heyet tarafından yapılmasını zorunlu kılmaktadır.
Yargıtay 17. Hukuk Dairesi’nin 2019/4489 E. ve 2020/4293 K. sayılı kararı: "Kazanın salt alkolün etkisiyle gerçekleşip gerçekleşmediğinin nöroloji ve trafik uzmanlarından oluşan bilirkişi heyetince saptanması gerekir."
Buna karşın, ehliyetsiz araç kullanımı durumunda "münhasırlık" şartı aranmamaktadır. Ehliyetsizlik, sözleşmeye ve kanuna aykırılık teşkil eden nesnel bir durumdur. Sürücünün geçerli bir sürücü belgesine sahip olmaması, kazanın oluş şekline bakılmaksızın sigortacıya rücu imkanı tanır.
Yargıtay 17. Hukuk Dairesi’nin 2013/20184 E. ve 2014/574 K. sayılı kararı: "Ehliyetsiz araç kullanımının tek başına bir rücu nedeni olduğu ve münhasırlık şartı aranmayacaktır."
Kusur Düzeyinin Tespiti
Sigortacının rücu edebileceği bir diğer hal ise işletenin veya eylemlerinden sorumlu olduğu kişilerin kasti bir hareketi veya ağır kusurudur. Ancak hukuk tekniği açısından "tam kusur" (100/100 kusur oranı) ile "ağır kusur" kavramları birbirine karıştırılmamalıdır. Bir sürücünün trafik kurallarını ihlal ederek kazaya tam kusurlu olarak sebebiyet vermesi, sigortacıya otomatik olarak rücu hakkı vermez.
Ağır kusur, kasta yakın bir kusur düzeyini ifade eder. Kişinin, sonucun meydana gelmesini istememekle birlikte, böyle bir sonucun gerçekleşebileceğini öngörmesi veya öngörmesi gerekmesine rağmen gereken özeni hiç göstermemesi durumudur. Yargıtay, rücu davalarında bu ayrımı çok keskin bir şekilde yapmaktadır.
Yargıtay 17. Hukuk Dairesi’nin 2014/23815 E. ve 2017/4755 K. sayılı kararı: "Rücu için tam kusurun yeterli olmadığı, ağır kusurun kasta yakın bir kusur düzeyini ifade etmesi gerektiği vurgulanmıştır."
Örneğin, bir sürücünün sadece hız sınırını aşması veya geçiş önceliğine uymaması nedeniyle %100 kusurlu bulunması, rücu davasının kabulü için yeterli değildir. Kusurun "ağır" nitelikte olup olmadığı, somut olayın özelliklerine göre hakim tarafından takdir edilir. Hatta yüksek oranlı kusurlar dahi her zaman ağır kusur olarak nitelendirilmemektedir.
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2011/13275 E. ve 2012/20431 K. sayılı kararı: "%75 oranındaki kusurun 'ağır kusur' sayılamayacağına ve bu nedenle rücu davasının reddedilmesi gerektiğine hükmedilmiştir."
Sonuç olarak; rücu davalarında mahkemeler, sadece kaza tespit tutanağındaki kusur oranlarına bakarak karar vermezler. Alkol durumunda kazanın başka hiçbir sebeple açıklanamayacak şekilde alkolden kaynaklanıp kaynaklanmadığı; kusur durumunda ise bu kusurun normal bir ihmalin ötesine geçip kasta yaklaşıp yaklaşmadığı titizlikle incelenir. Bu teknik detaylar, araç işletenleri ve sahipleri için rücu davalarına karşı en güçlü savunma dayanaklarını oluşturmaktadır.
İşleten Sıfatı ve Olay Yerini Terk Tartışmaları
Trafik sigortası rücu davalarında en kritik uyuşmazlık noktalarından biri, tazminatın kimden talep edileceği ve hangi eylemlerin rücu hakkını doğuracağıdır. Özellikle "işleten" sıfatının tespiti ve kaza sonrası olay yerini terk etme fiilinin hukuki sonuçları, hem sigorta şirketleri hem de araç sahipleri için karmaşık süreçler barındırmaktadır. Bu bölümde, araç kiralama süreçlerinde sorumluluğun kime ait olduğu ve kaza yerini terk durumunda Bölge Adliye Mahkemeleri (BAM) arasındaki yorum farkları detaylandırılacaktır.
Araç Kiralama Durumunda Sorumluluk
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu uyarınca, bir motorlu aracın neden olduğu zararlardan kural olarak "işleten" sorumludur. İşleten sıfatı, genellikle araç sahibi (malik) ile örtüşse de, aracın uzun süreli kiralanması gibi durumlarda bu sıfat el değiştirebilir. Yargıtay'ın yerleşik içtihatları, işleten sıfatının belirlenmesinde "fiili hakimiyet" ve "ekonomik yarar" kriterlerini esas almaktadır.
Özellikle operasyonel kiralama veya uzun süreli araç kiralama sözleşmelerinde, aracın kullanım yetkisi ve bakımı tamamen kiracıya geçtiği için malikin sorumluluğu sona erebilmektedir. Bu hususta Yargıtay 17. Hukuk Dairesi’nin emsal niteliğindeki kararı yol göstericidir:
Yargıtay 17. HD 2019/4255 E. sayılı kararı: "Uzun süreli araç kiralama gibi durumlarda araç üzerindeki fiili hakimiyet ve ekonomik yarar kiracıya geçtiği için araç malikinin işleten sıfatıyla sorumlu tutulamayacağı kabul edilmelidir."
Bu karar, rücu davalarında husumetin kime yöneltileceği açısından hayati önem taşır. Eğer araç uzun süreli bir sözleşme ile kiralanmışsa, sigorta şirketi ödediği tazminatı araç malikinden değil, işleten sıfatını kazanan kiracıdan talep etmelidir.
Buna ek olarak, rücu davalarında pasif husumet yokluğu kavramı sıklıkla gündeme gelmektedir. Sigorta şirketinin rücu hakkı, sigorta sözleşmesinden (poliçeden) doğan akdi bir haktır. Bu nedenle Yargıtay, sigorta şirketinin rücu davasını sadece poliçenin tarafı olan sigorta ettirene açabileceğini kabul etmektedir. Kazaya sebebiyet veren sürücü, eğer poliçenin tarafı değilse, sigorta şirketinin doğrudan sürücüye rücu etme imkanı bulunmamaktadır. Bu durum, rücu davasının hukuki niteliğinin bir sonucudur.
Bölge Adliye Mahkemeleri Arasındaki Görüş Ayrılıkları
Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası (ZMMS) Genel Şartları B.4/f maddesi, sürücünün zorunlu haller dışında kaza yerini terk etmesini bir rücu nedeni olarak düzenlemiştir. Ancak bu maddenin uygulanması, özellikle kazanın niteliği (maddi hasarlı veya bedeni hasarlı) noktasında yargı mercileri arasında ciddi görüş ayrılıklarına yol açmıştır.
Güncel hukuk pratiğinde, kaza yerini terkin her durumda rücu sebebi olup olmayacağı konusunda iki ana görüş bulunmaktadır:
- Bedeni Hasar Şartını Arayan Görüş: İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesi gibi bazı mahkemeler, rücu hakkının doğabilmesi için kazada mutlaka bedeni bir zararın meydana gelmiş olması gerektiğini savunmaktadır.
İzmir BAM 11. HD 2022/959 E., 2022/908 K. sayılı kararı: Olay yerini terk nedeniyle rücu hakkı doğması için kazada mutlaka 'bedeni bir hasar' meydana gelmiş olması şartı aranmaktadır.
- Maddi Hasarı Yeterli Gören Görüş: Buna karşın Ankara Bölge Adliye Mahkemesi gibi merciler, kazanın niteliğine bakılmaksızın (sadece maddi hasarlı olsa dahi) haklı bir sebep olmaksızın olay yerini terk etmenin, sigortacının denetim imkanını ortadan kaldırdığı gerekçesiyle rücu sebebi sayılması gerektiğini belirtmektedir.
Ankara BAM 2019/318 E., 2021/920 K. sayılı kararı: Maddi hasarlı kazalarda da haklı sebep olmaksızın olay yerini terkin rücu sebebi sayılması gerektiği vurgulanmaktadır.
Bu görüş ayrılığı, sigortalılar açısından hukuki öngörülebilirliği zayıflatmaktadır. Mevcut durumda, ZMMS Genel Şartları B.4/f maddesi uyarınca sigortacının rücu edebilmesi için sürücünün kaza yerini terk etmesinin; alkol, uyuşturucu madde veya ehliyetsizlik gibi diğer rücu nedenlerinin tespitini engelleme amacı taşıyıp taşımadığı titizlikle incelenmektedir. Yargıtay ve BAM kararları arasındaki bu nüanslar, davanın açıldığı yere ve kazanın oluş şekline göre savunma stratejilerinin belirlenmesini zorunlu kılmaktadır.
Özetle, işleten sıfatının tespiti ve olay yerini terk fiilinin hukuki nitelendirmesi, rücu davalarının kaderini belirleyen en temel unsurlardır. Araç sahiplerinin, araçlarını uzun süreli kiraladıkları durumlarda sözleşme detaylarına ve işleten sıfatının devrine dikkat etmeleri; kaza anında ise geçerli bir mazeret olmaksızın olay yerinden ayrılmamaları mali sorumluluk riskini minimize edecektir.
Zamanaşımı ve Savunma Yöntemleri
Trafik sigortası rücu davalarında, sigorta şirketinin ödediği tazminatı sigorta ettirenden veya işletenden geri talep etme süreci, sıkı şekli şartlara ve belirli hak düşürücü sürelere tabidir. Bu davalarla karşı karşıya kalan davalı taraf için en güçlü savunma araçları, zamanaşımı def’i ve tazminat miktarının fahiş olduğuna dair itirazlardır. Hukuki sürecin sağlıklı yürütülebilmesi için hem yasal sürelerin takibi hem de tazminatın hesaplanma yöntemlerine karşı geliştirilecek savunma stratejileri hayati önem taşır.
Süreler ve Hak Düşürücü Engeller
Trafik kazalarından doğan tazminat taleplerinde ve buna bağlı olarak gelişen rücu davalarında zamanaşımı süreleri, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun (KTK) 109. maddesinde açıkça düzenlenmiştir. Kanun koyucu, bu tür uyuşmazlıklarda hem kısa hem de uzun olmak üzere iki temel zamanaşımı süresi öngörmüştür.
- 2 Yıllık Süre: Motorlu araç kazalarından doğan tazminat talepleri, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten itibaren 2 yıl içinde zamanaşımına uğrar. Rücu davaları özelinde ise bu süre, sigorta şirketinin tazminatı hak sahibine tam olarak ödediği ve rücu edilecek kişiyi öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlar.
- 10 Yıllık Süre: Kazanın meydana geldiği tarihten itibaren, her halükarda 10 yıl geçmesiyle tazminat talebi zamanaşımına uğrar. Bu, öğrenme gerçekleşmese dahi işleyen mutlak bir süredir.
Rücu hakkının kullanılması bakımından dikkat edilmesi gereken en kritik husus, sigortacının kendi yükümlülüğünü ifa ettikten sonra rücu edeceği kişiye karşı sahip olduğu 2 yıllık zamanaşımı süresidir. Eğer sigorta şirketi, ödemeyi yapmasının üzerinden 2 yıl geçtikten sonra dava açarsa, davalı taraf "zamanaşımı def'i" ileri sürerek davanın usulden reddini talep edebilir. Ayrıca, kazanın bir suç teşkil etmesi durumunda, Türk Ceza Kanunu’ndaki daha uzun olan ceza zamanaşımı sürelerinin uygulanabileceği de unutulmamalıdır. Bu durum, özellikle ölümlü veya yaralanmalı kazalarda rücu davasının süresini uzatabilen bir unsurdur.
Tazminat Miktarında İndirim Sebepleri
Sigorta şirketleri tarafından açılan rücu davalarında, davalıların en sık başvurduğu savunma yöntemi tazminat miktarının gerçeği yansıtmadığı veya fahiş olduğudur. KTK m.95/2 uyarınca, sigortacı tazminatı kaldırma veya azaltma sonucunu doğuran hallerde sigorta ettirene rücu edebilir. Ancak bu rücu hakkı, sigorta şirketine sınırsız bir talep yetkisi vermez.
Fahiş Tazminat İtirazı: Davalı taraf, sigorta şirketinin üçüncü kişiye ödediği tutarın piyasa rayiçlerinin üzerinde olduğunu, hasar tespitinin hatalı yapıldığını veya kusur oranlarının yanlış belirlendiğini ileri sürebilir. Bu noktada, mahkemece atanacak uzman bilirkişiler aracılığıyla hazırlanan ekspertiz raporları ve objektif ekonomik değerlemeler davanın kaderini belirler. Eğer sigorta şirketi, sigortalısının haklarını korumadan, gereğinden fazla bir ödeme yapmışsa, bu fazla kısım için rücu hakkını kullanamaz.
Sigorta şirketlerinin yaptığı ödemelerin ve poliçe limitlerinin titizlikle incelenmesi gerektiğini vurgulayan Yargıtay, mükerrer ödemelerin önüne geçilmesi konusunda oldukça hassastır.
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi'nin 02.10.2012 tarihli, 2012/18241 Esas ve 2012/17204 Karar sayılı ilamı: "Sigorta şirketlerinin 2918 sayılı Kanun kapsamındaki poliçeye dayalı akdi sorumluluğu nedeniyle, poliçe limitini oluşturan miktarın kurumun rücu davasından önce hak sahiplerine ödendiğinin kanıtlanması durumunda, mükerrer ödemeye sebebiyet verilmemesi gerekir. Mahkemenin, sigorta şirketi tarafından yapılan ödemelerin tarihini, miktarını ve poliçe limitlerini yöntemince araştırmadan hüküm kurması usul ve yasaya aykırıdır."
Bu karar, rücu davalarında sigorta şirketinin yaptığı ödemenin hukuki dayanağının ve miktarının her zaman denetime tabi olduğunu göstermektedir. Davalı taraf, sigorta şirketinin daha önce yaptığı ödemeleri, poliçe limitlerini ve ödeme tarihlerini sorgulayarak savunmasını güçlendirmelidir.
Özetle; trafik sigortası rücu davaları, sadece alkol veya ehliyetsizlik gibi ihlallerin tespitiyle sonuçlanan basit süreçler değildir. Bu davalar, TTK, KTK ve ZMMS Genel Şartları ekseninde karmaşık bir hukuki altyapıya sahiptir. Sigorta şirketinin rücu hakkını kazanabilmesi için kazanın münhasıran ihlalden kaynaklanması (alkol vakalarında olduğu gibi) ve davanın yasal zamanaşımı süreleri içinde açılması şarttır. İşletenler ve araç sahipleri, kendilerine yöneltilen rücu taleplerine karşı kusur tespiti, işleten sıfatının varlığı, zamanaşımı süreleri ve tazminat miktarının hakkaniyete uygunluğu noktalarında teknik ve hukuki savunmalar geliştirerek mali sorumluluklarını minimize edebilirler. Profesyonel bir hukuki destek ve bilirkişi incelemeleri, bu tür davalarda hak kayıplarının önlenmesi adına en kritik unsurlardır.