Offshore Şirket Yapılarının Türk Hukukunda Geçerliliği

Offshore Şirket Yapılarının Türk Hukukunda Geçerliliği

Küresel ticaretin karmaşık yapısında önemli bir yer tutan offshore şirketler, Türk hukuk sistemi içerisinde hem yetki hem de sorumluluk hukuku bakımından kritik tartışmalara konu olmaktadır. Vergi cennetlerinde kurulan bu yapıların Türkiye'deki hukuki geçerliliği, irtibat büroları üzerinden yürüttükleri faaliyetler ve Yargıtay'ın offshore bankacılığına dair son içtihatlarını içeren bu kapsamlı rehber, hukukçular ve yatırımcılar için temel bir kaynak niteliğindedir.

Offshore Şirketlerin Tanımı ve Hukuki Karakteristiği

Milletlerarası ticaretin ve sermaye hareketlerinin küreselleşmesiyle birlikte, hukuk literatüründe ve uygulamasında "offshore" (kıyı ötesi) şirketler, üzerinde en çok tartışılan konulardan biri haline gelmiştir. Kelime anlamı itibarıyla "kıyıdan uzak" veya "deniz aşırı" manasına gelen offshore kavramı, ekonomi ve hukuk disiplinlerinde "ulusal sınırların dışında, vergi ve denetim baskısının minimum olduğu alanlarda faaliyet göstermek" şeklinde karşılık bulmaktadır. Bu yapılar, sadece kuruldukları ülkenin dışındaki yerlerde ticari faaliyet yürüten ve bu sayede hem mali hem de hukuki avantajlar elde etmeyi amaçlayan tüzel kişiliklerdir.

Doktrindeki Tanımlamalar

Offshore şirketlerin hukuki mahiyetini anlamak için öncelikle uluslararası kuruluşların ve doktrinin bu yapılara getirdiği tanımlamalara bakmak gerekmektedir. OECD Tanımlaması uyarınca offshore şirketler; ticari faaliyetlerini, tescil edildikleri (kuruldukları) ülkenin sınırları dışında yürüten, genellikle vergi avantajlı bölgelerde kayıtlı olan ve yerel ekonomiye doğrudan müdahil olmayan yapılardır. Bu şirketler, kuruldukları ülkede herhangi bir fiziksel varlık (ofis, personel vb.) bulundurma zorunluluğu taşımaksızın, sadece sicil kayıtları üzerinden varlıklarını sürdürürler.

Doktrinde bu şirketler için kullanılan terimler, yapının işleyiş amacına göre çeşitlilik göstermektedir:

  • Posta Kutusu Şirket (Mailbox Company): Şirketin tescil edildiği adreste sadece bir posta kutusunun bulunması, gerçek bir işletme organizasyonunun olmaması durumunu ifade eder.
  • Paravan Şirket (Shell Company): İçinde aktif bir ticari faaliyet barındırmayan, sadece varlıkları gizlemek veya işlemleri perdelemek amacıyla kurulan yapıları tanımlar.
  • Sözde Yabancı Şirket (Pseudo-Foreign Company): Şirketin kağıt üzerinde yabancı bir ülkede kurulmuş olmasına rağmen, yönetim merkezinin ve asıl faaliyetlerinin başka bir ülkede (örneğin Türkiye'de) yoğunlaşması durumunda kullanılan teknik bir terimdir.

Türk milletlerarası özel hukuku bakımından bu şirketler, taşıdıkları "yabancılık unsuru" nedeniyle özel bir konuma sahiptir. Şirketin tescil edildiği yer ile fiilen yönetildiği veya malvarlığının bulunduğu yer arasındaki bu kopukluk, hukuki ihtilaflarda hangi ülke hukukunun uygulanacağı ve hangi mahkemenin yetkili olacağı sorularını beraberinde getirmektedir.

Vergi Cennetleri ve Tercih Nedenleri

Offshore şirketlerin kurulduğu bölgeler, literatürde genellikle "vergi cenneti" (tax haven) veya "offshore finans merkezi" olarak adlandırılır. Şeyseller, Britanya Virjin Adaları, Panama ve Cayman Adaları gibi bölgeler; düşük veya sıfır vergi oranları, katı gizlilik kuralları ve esnek şirketler hukuku düzenlemeleriyle bu yapılar için cazibe merkezi oluşturmaktadır. Yatırımcıların ve şirketlerin bu bölgeleri tercih etmesinin ardında yatan temel nedenler şunlardır:

1. Vergi Planlaması ve Avantajları: Offshore şirketler, her türlü kurumlar vergisinden, gelir vergisinden ve stopajdan muaf tutulabilmektedir. Bu noktada en kritik kavramlardan biri Treaty-shopping (anlaşma alışverişi) olarak karşımıza çıkar. Şirketler, çifte vergilendirmeyi önleme anlaşmalarının sağladığı avantajlardan en üst düzeyde yararlanabilmek için, bu anlaşma ağının en geniş olduğu veya en düşük stopaj oranlarını sunan ülkelerde offshore yapılar kurarlar. Bu yöntem, yasal bir vergi planlaması aracı olarak kullanılsa da, vergi otoriteleri tarafından sıklıkla denetim altına alınmaktadır.

2. Gizlilik ve Anonimlik: Offshore yargı çevreleri, şirket ortaklarının ve gerçek hak sahiplerinin (beneficial owners) kimlik bilgilerini kamuya açık tutmazlar. Temsilci müdürler (nominee directors) ve hissedarlar aracılığıyla yönetilen bu yapılar, malvarlığının gerçek sahibinin gizlenmesine olanak tanır. Bu durum, ticari sırların korunması kadar, malvarlığının denetimden kaçırılması amacına da hizmet edebilir.

3. Malvarlığının Korunması ve Hukuki Kalkan: Yatırımcılar, malvarlıklarını yabancı mahkeme kararlarından veya olası icra takiplerinden korumak için offshore yapıları bir "zırh" olarak kullanırlar. Birçok offshore merkezi, tüzel kişilik perdesinin kaldırılmaması yönünde oldukça katı bir tutum sergiler. Ayrıca, bu bölgelerde uygulanan Forum non conveniens doktrini, yerel mahkemelerin "uygun olmayan forum" gerekçesiyle yabancı davaları reddetmesine veya yabancı mahkeme kararlarının tanınmasını ve tenfizini zorlaştırmasına imkan tanır. Bu hukuki mekanizma, offshore şirket kurucularına, uluslararası alacaklılara karşı ciddi bir koruma kalkanı sağlamaktadır.

4. Operasyonel Esneklik: Bu şirketlerin kurulum süreci oldukça hızlıdır ve asgari sermaye zorunluluğu, yıllık finansal raporlama veya genel kurul toplantısı gibi bürokratik yükümlülükler ya hiç yoktur ya da sembolik düzeydedir. Bu esneklik, özellikle uluslararası ticaret, e-ticaret ve fikri mülkiyet haklarının yönetimi gibi alanlarda faaliyet gösteren aktörler için maliyet avantajı ve hız sağlar.

Sonuç olarak, offshore şirketler modern ticaret hayatının kaçınılmaz bir parçası olmakla birlikte, karmaşık yapıları nedeniyle Türk hukukunda özellikle yetki ve sorumluluk tespiti açısından dikkatle incelenmesi gereken yapılardır. Bir sonraki bölümde, bu şirketlere karşı Türkiye'de açılacak davalarda mahkemelerimizin milletlerarası yetkisinin nasıl belirlendiği detaylandırılacaktır.

Türk Mahkemelerinin Milletlerarası Yetkisi

Offshore şirketlerin dahil olduğu hukuki uyuşmazlıklarda karşılaşılan en temel ve öncelikli mesele, uyuşmazlığın hangi ülke mahkemesi tarafından çözümleneceğidir. Bu şirketlerin yapısal özellikleri gereği, kuruldukları ülke ile faaliyet gösterdikleri veya malvarlıklarının bulunduğu ülkeler farklılık göstermektedir. Bu durum, Türk yargı organları önüne gelen uyuşmazlıklarda "milletlerarası yetki" kavramını merkezi bir konuma taşımaktadır. Türk mahkemelerinin bir yabancılık unsuru taşıyan bu davalarda kendilerini yetkili görüp göremeyecekleri, belirli kanuni düzenlemeler ve kriterler ışığında belirlenmektedir.

MÖHUK ve HMK Çerçevesinde Yetki Tespiti

Türk hukuk sisteminde, yabancılık unsuru taşıyan özel hukuk ilişkilerinden doğan uyuşmazlıklarda Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisi, 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK) tarafından düzenlenmiştir. MÖHUK’un 40. maddesi, bu konuda temel bir "atıf" kuralı öngörmektedir.

5718 sayılı MÖHUK m. 40 uyarınca, Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisi, iç hukukun yer itibariyle yetki kurallarına tabidir. Bu düzenleme, "milletlerarası yetki" ile "yer itibariyle yetki" kavramlarını birbirine bağlamaktadır. Diğer bir ifadeyle, eğer bir uyuşmazlıkta Türk hukukundaki usul kurallarına göre (Hukuk Muhakemeleri Kanunu veya özel kanunlar) Türkiye sınırları içerisinde yetkili bir yer mahkemesi tespit edilebiliyorsa, Türk mahkemelerinin o dava için milletlerarası yetkisi de var kabul edilir.

Bu noktada devreye 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) girmektedir. HMK’nın genel yetkiyi düzenleyen hükümleri, offshore şirketlere karşı açılacak davalarda yetkili mahkemenin tayini için birincil kaynaktır. 6100 sayılı HMK m. 6 uyarınca, genel yetkili mahkeme, davalı gerçek veya tüzel kişinin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesidir. Ancak offshore şirketlerin doğası gereği, resmi yerleşim yerlerinin (sicil merkezlerinin) genellikle vergi cenneti olarak adlandırılan egzotik adalarda veya kıyı ötesi merkezlerde bulunması, bu genel yetki kuralının uygulanmasını güçleştirmektedir.

Yerleşim Yeri ve Malvarlığı Kriteri

Tüzel kişilerin yerleşim yerinin tespiti, offshore şirketlerle girilen hukuki süreçlerde kritik bir eşiktir. Bu tespit yapılırken 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (MK) m. 51 hükmü esas alınır. İlgili maddeye göre; tüzel kişilerin yerleşim yeri, tüzüklerinde (veya ana sözleşmelerinde) başka bir hüküm bulunmadıkça, işlerinin yönetildiği merkezdir.

  • Resmi Merkez: Şirketin kuruluş belgelerinde gösterilen merkezdir.
  • Fiili İdare Merkezi: Şirketin stratejik kararlarının alındığı, yönetim faaliyetlerinin fiilen icra edildiği yerdir.

Doktrinde ve uygulamada, bir offshore şirketin resmi merkezi yurt dışında olsa dahi, eğer tüm yönetim faaliyetleri ve karar mekanizmaları Türkiye üzerinden yürütülüyorsa, fiili idare merkezinin Türkiye olduğu kabul edilerek Türk mahkemelerinin yetkisi tesis edilebilmektedir. Ancak offshore yapıların gizlilik prensibi ve karmaşık vekalet ilişkileri, fiili idare merkezinin ispatlanmasını oldukça zorlaştırmaktadır.

Yerleşim yerinin Türkiye'de bulunmadığı durumlarda ise alacaklıların ve hak sahiplerinin korunması amacıyla 6100 sayılı HMK m. 9/2 hükmü devreye girmektedir. Bu düzenleme, Türkiye'de yerleşim yeri bulunmayanlar hakkında malvarlığı haklarına ilişkin açılacak davalarda, uyuşmazlık konusu malvarlığı unsurunun bulunduğu yer mahkemesini yetkili kılmaktadır.

Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) döneminde, davalının Türkiye'de bulunan "herhangi bir malvarlığı" yetki için yeterli görülmekteyken, 6100 sayılı HMK ile bu kriter daraltılmıştır. Yeni düzenlemede yetki, sadece "uyuşmazlık konusu malvarlığı unsuru" ile sınırlandırılmıştır. Bu değişikliğin temel amacı, Türk mahkemelerinin verdiği kararların yabancı ülkelerde "aşkın yetki" (exorbitant jurisdiction) gerekçesiyle reddedilmesini önlemek ve kararların tenfiz kabiliyetini artırmaktır.

Özetle, bir offshore şirkete karşı Türkiye'de dava açılabilmesi için;

  1. Şirketin Türkiye'de bir şubesinin veya fiili idare merkezinin bulunması,
  2. Uyuşmazlığın doğrudan Türkiye'deki bir malvarlığına ilişkin olması,
  3. Varsa sözleşmedeki yetki şartlarının Türk mahkemelerini işaret etmesi gerekmektedir.

Bu yetki kurallarının doğru tayini, davanın usulden reddedilmemesi ve ileride verilecek hükmün uluslararası alanda icra edilebilirliği bakımından hayati öneme sahiptir. Özellikle offshore şirketlerin şeffaf olmayan yapıları göz önüne alındığında, yerleşim yeri ve malvarlığı tespiti, Türk milletlerarası usul hukukunun en teknik alanlarından birini oluşturmaktadır.

Türkiye'deki Temsil ve İrtibat Bürolarının Statüsü

Offshore şirketlerin Türkiye’deki faaliyetleri, genellikle fiziksel bir merkezden ziyade temsilcilikler veya belirli yasal statüye sahip bürolar aracılığıyla yürütülmektedir. Bu yapıların hukuki statüsü, Türk mahkemelerinin yetkisini tayin etmek ve bu şirketlere karşı açılacak davalarda muhatap bulabilmek açısından hayati önem taşır. Özellikle vergi avantajı ve gizlilik prensibiyle hareket eden offshore yapılar, Türkiye'deki operasyonlarını doğrudan bir şube açmak yerine daha kısıtlı yetkilere sahip birimler üzerinden organize etme eğilimindedirler.

Acentelik Hükümlerinin Uygulanması

Offshore şirketlerin Türkiye’de resmi bir şubesi veya merkezi bulunmadığı durumlarda, bu şirketler adına işlem yapan kişi veya kurumların hukuki konumu 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK) çerçevesinde değerlendirilir. Kanun koyucu, yabancı tacirlerin Türkiye’deki faaliyetlerinden dolayı yerli alacaklıların mağdur olmasını engellemek amacıyla "acentelik" müessesesine geniş bir uygulama alanı tanımıştır.

6102 sayılı TTK madde 103 uyarınca, Türkiye içinde merkezi veya şubesi bulunmayan yabancı tacirler adına ülke içinde işlem yapanlar hakkında acentelik hükümleri uygulanır. Bu düzenleme, offshore şirketlerin Türkiye'de resmi bir sicil kaydı olmasa dahi, onlar adına ticari iş ve işlemleri yürüten kişilerin hukuki olarak "acentelik" sorumluluğu altında olduğunu kabul eder. Doktrinde bu durum, yabancı tacirin Türkiye'deki faaliyetlerinin şeffaflaştırılması ve hesap verilebilirliğin sağlanması olarak yorumlanmaktadır.

Buna ek olarak, 6102 sayılı TTK madde 105, acentelere müvekkilleri adına dava açma ve kendilerine karşı dava açılabilme yetkisi tanımaktadır. Bu hüküm, offshore şirketlerle hukuki uyuşmazlık yaşayan taraflar için kritik bir kolaylık sağlar. İlgili madde kapsamında:

  • Acenteler, aracılık ettikleri veya yaptıkları sözleşmelerden doğan uyuşmazlıklarda müvekkili olan offshore şirket adına dava açabilirler.
  • Üçüncü kişiler, offshore şirketle yaptıkları işlemlerden dolayı acenteye karşı dava açabilir veya icra takibi başlatabilirler.

Bu düzenleme, bir "kanuni temsil yetkisi" niteliğindedir ve emredici kurallar içerir. Yabancı tacirlerle yapılan sözleşmelerde, bu hükmün aksine yer alan ve acentenin dava ve takip yetkisini kısıtlayan şartlar geçersiz kabul edilir. Bu sayede, merkezi bir vergi cennetinde bulunan ve ulaşılması güç olan offshore şirkete karşı, Türkiye’deki temsilcisi üzerinden hukuki süreç işletilebilir.

Şube İşlemlerinden Doğan Sorumluluk

Offshore şirketlerin Türkiye’deki yapılanmalarında bir diğer önemli husus, irtibat büroları ile şubeler arasındaki keskin ayrımdır. 4875 sayılı Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu (DYYK) madde 3/h uyarınca, yabancı şirketler Türkiye’de ticari faaliyette bulunmamak kaydıyla irtibat büroları (liaison office) açabilirler.

İrtibat bürolarının temel özellikleri şunlardır:

  • Ticari faaliyette bulunamazlar ve kâr elde edemezler.
  • Ticaret siciline tescil edilmezler.
  • Hukuki statü olarak "şube" olarak kabul edilmezler.

Ancak, bir offshore şirket Türkiye'de bir irtibat bürosu üzerinden fiilen ticari faaliyet yürütüyorsa veya doğrudan bir şube açmışsa, bu durumda yetki kuralları değişmektedir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) madde 14/2 uyarınca, bir şubenin işlemlerinden doğan davalarda, şubenin bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir. Bu yetki kuralı sadece sözleşmesel ilişkileri değil; aynı zamanda şubenin faaliyetleri çerçevesinde meydana gelen haksız fiil ve sebepsiz zenginleşmeden doğan davaları da kapsamaktadır.

Mülga Ecnebi Anonim ve Sermayesi Eshama Münkasim Şirketler ile Ecnebi Sigorta Şirketleri Hakkında Muvakkat Kanun (EŞHK) döneminde şubeler kanuni ikametgah sayılırken, güncel HMK düzenlemelerinde yetki tesisi için uyuşmazlığın mutlaka şubenin işlemlerinden kaynaklanması şartı aranmaktadır. Bu durum, offshore şirketlerin Türkiye’deki her türlü malvarlığına karşı değil, sadece o şube ile ilişkilendirilebilen uyuşmazlıklarda yerel mahkemelerin yetkisini kesinleştirir.

Sonuç olarak, offshore şirketlerin Türkiye’deki temsil ve irtibat yapıları, Türk hukukunda "görünürlük" kazanmalarını sağlar. İrtibat büroları üzerinden yürütülen ancak ticari nitelik kazanan faaliyetler veya acentelik ilişkileri, bu şirketlerin "ulaşılamaz" olduğu yönündeki savunmalarını boşa çıkarmaktadır. Özellikle TTK 103 ve 105 maddeleri, offshore şirketlerin karmaşık yapısı karşısında Türk vatandaşlarının ve yerli işletmelerin hak arama hürriyetini güvence altına alan en güçlü yasal araçlar olarak öne çıkmaktadır.

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ve Zamanaşımı Rejimi

Türk hukukunda offshore şirketler ve bu yapılar üzerinden yürütülen bankacılık faaliyetleri, özellikle 1990’lı yılların sonu ve 2000’li yılların başında yaşanan bankacılık krizleri sonrasında yoğun bir dava yükü oluşturmuştur. Bu davaların temelinde, Türkiye’de faaliyet gösteren bankaların kendi bünyelerindeki mevduatları, yüksek faiz vaadiyle yurt dışındaki (genellikle KKTC merkezli) offshore şubelerine aktarmaları ve bu bankalara Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından el konulması yatmaktadır. Bu süreçte mudilerin yaşadığı hak kayıpları, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu ve tazminat hukuku çerçevesinde on yıllarca süren bir hukuk mücadelesine dönüşmüştür.

Offshore Hesap Alacaklarında Hak Arama

Offshore bankacılığı, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 3. maddesi uyarınca; "merkezi yurt dışında bulunan bankaların, sadece o ülke dışındaki yerleşiklerden mevduat kabul ettiği ve fon topladığı, vergi ve diğer mali yükümlülükler bakımından kurulu bulunduğu ülkenin genel rejimine tabi olmayan bankacılık türü" olarak tanımlanmıştır. Bu tanım gereği, offshore hesaplar Türkiye’deki mevduat güvencesi kapsamında yer almamaktadır. Dolayısıyla, bankasına el konulan bir mudinin offshore hesabındaki parasını devlet garantisiyle tahsil etmesi mümkün olmamış, bu durum alacaklıları banka yöneticilerine ve tüzel kişiliğe karşı "haksız fiil" temelinde tazminat davaları açmaya yöneltmiştir.

Hak arama sürecinde en büyük hukuki engel, bu davaların hangi zamanaşımı süresine tabi olacağı ve bu sürenin ne zaman başlayacağı meselesi olmuştur. Alacaklılar, zararın ancak bankaya el konulması veya paranın ödenmeyeceğinin kesinleşmesiyle (ıttıla) doğduğunu savunurken; borçlu taraflar paranın offshore hesabına aktarıldığı anın esas alınması gerektiğini ileri sürmüştür. Bu belirsizlik, Yargıtay’ın farklı daireleri arasında görüş ayrılıklarına neden olmuş ve nihayetinde İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun müdahalesini zorunlu kılmıştır.

Haksız Fiil ve Sorumluluk Süreleri

Offshore alacaklarına ilişkin davalar, niteliği itibarıyla haksız fiil sorumluluğuna dayanmaktadır. Bu noktada 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 72 (Eski 818 sayılı BK m. 60) devreye girmektedir. İlgili madde, haksız fiillerde zararın ve failin öğrenilmesinden itibaren başlayan kısa süreli ve fiilin vukuundan itibaren başlayan uzun süreli (mutlak) zamanaşımı sürelerini düzenlemektedir. Ayrıca, TBK m. 146 uyarınca, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça her alacak on yıllık genel zamanaşımına tabidir.

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu, 22.04.2022 tarihinde verdiği emsal kararla bu tartışmalara son noktayı koymuştur:

"Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu, Mudilerin Off Shore Alacaklarının Tahsiline Yönelik Açtıkları Davalarda Zamanaşımının Başlangıcının Tespitinde Off Shore Hesabına Aktarma Tarihinin Esas Alınması Gerektiğine Karar Vermiştir."

Analiz: Bu karar, hukuki güvenlik ilkesini ön planda tutarak sorumluluğun sonsuza kadar devam etmesini engellemeyi amaçlamaktadır. Kurul, paranın offshore hesabına aktarıldığı anı, "haksız fiilin işlendiği ve zararın doğmaya başladığı an" olarak kabul etmiştir. Bu durum, on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin hesaplanmasında objektif bir kriter getirmiştir.

Kararın gerekçesinde, offshore bankacılığının fiktif işlemlerle yürütüldüğü ve dolandırıcılık kastının paranın aktarıldığı an itibarıyla oluştuğu vurgulanmıştır. Dolayısıyla, TBK m. 72 uyarınca öngörülen on yıllık mutlak zamanaşımı süresi, mudinin parayı bankaya yatırıp offshore hesabına aktarılmasını onayladığı (veya aktarıldığı) tarihten itibaren işlemeye başlar. Eğer fiil aynı zamanda bir suç teşkil ediyorsa, Türk Ceza Kanunu'ndaki daha uzun olan ceza zamanaşımı süreleri uygulanabilecektir. Ancak bu durumda dahi sürenin başlangıcı, suç teşkil eden fiilin işlendiği tarih olacaktır.

Sonuç ve Genel Değerlendirme

Offshore şirketler, küresel ticaretin vazgeçilmez bir parçası olmakla birlikte, beraberinde getirdikleri gizlilik ve denetimsizlik unsurları nedeniyle Türk hukukunda özel bir inceleme alanına sahiptir. Makalemiz boyunca ele aldığımız üzere, bu şirketlere karşı açılacak davalarda MÖHUK m. 40 ve HMK m. 9/2 uyarınca malvarlığının bulunduğu yer mahkemelerinin yetkili kılınması, alacaklıların haklarını korumak adına kritik bir öneme sahiptir. Ayrıca, Türkiye'deki irtibat büroları üzerinden yürütülen faaliyetlerde TTK m. 103 ve 105 uyarınca acentelik hükümlerinin uygulanması, yabancı tacirlerin Türkiye'deki sorumluluklarını netleştirmektedir.

Yargıtay'ın 2022 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı ise, offshore bankacılığı özelinde zamanaşımı rejimini kesin bir kurala bağlamıştır. Her ne kadar bu karar, paranın aktarıldığı tarihten itibaren on yıl geçmiş olan dosyalar için hak kaybı doğurabilecek nitelikte olsa da; yargı pratiğinde birliği sağlaması ve "hukuki öngörülebilirlik" oluşturması bakımından Türk milletlerarası usul hukukunun en önemli köşe taşlarından biri haline gelmiştir. Sonuç olarak, offshore yapılarla ticari ilişki kuran veya bu yapılara yatırım yapan kişilerin, hem yetki kurallarını hem de sıkı zamanaşımı sürelerini dikkate alarak hukuki stratejilerini belirlemeleri elzemdir.

Yazar Görseli
Müellif

Av. Ali Haydar GÜLEÇ

Güleç Hukuk Bürosu'nda 9 yıldır yöneticilik ve avukatlık yapmaktadır.