
Ticaret Sicili Kaydının Düzeltilmesi Davası
Ticari hayatın güvenliği ve mülkiyet hakkının korunması için sicil kayıtlarının doğruluğu büyük önem taşır. Ticaret sicili ve tapu kayıtlarında meydana gelen maddi hataların, usulsüzlüklerin veya eksikliklerin giderilmesi amacıyla açılan düzeltme davaları, belirli usul ekonomisi ve hak düşürücü sürelere tabidir. Bu makalede, ticaret sicili kaydının düzeltilmesinden şirket ihyasına kadar tüm hukuki süreçler mercek altına alınmaktadır.
Ticaret Sicili Kaydının Düzeltilmesi Davası ve Usulü
Ticaret sicili, ticari işletmelerin ve şirketlerin hukuki durumlarını, ortaklık yapılarını, yönetim organlarını ve üçüncü kişileri ilgilendiren diğer önemli unsurlarını kayıt altına alan, kamuya açık bir resmi sicildir. Ticari hayatın güvenliği ve şeffaflığı açısından bu kayıtların gerçeği yansıtması hayati önem taşır. Ancak uygulamada, sehven yapılan hatalar, usulsüz bildirimler veya sicil müdürlüğünün maddi hataları nedeniyle sicil kayıtları ile fiili durum arasında uyumsuzluklar meydana gelebilmektedir. Bu gibi durumlarda, hatalı kayıtların düzeltilmesi amacıyla açılan dava, ticari itibarın korunması ve hukuki belirsizliklerin giderilmesi noktasında temel mekanizmadır.
Ticaret sicili kayıtlarının tutulması, tescili ve bu kayıtlarda yapılacak değişiklikler, temel dayanağını 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK) hükümlerinden almaktadır. Kanun koyucu, sicil kayıtlarının doğruluğu ilkesini korumak adına, yanlış veya gerçeğe aykırı kayıtların düzeltilmesi sürecini sıkı usul kurallarına bağlamıştır.
Yetkili Mahkeme ve Taraflar
Ticaret sicili kayıtlarının düzeltilmesi veya iptali talebiyle açılacak davalarda görevli mahkeme, uyuşmazlığın ticari niteliği gereği Asliye Ticaret Mahkemesi’dir. Eğer davanın açılacağı yerde müstakil bir Asliye Ticaret Mahkemesi bulunmuyorsa, dava bu sıfatla Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülür. Yetkili mahkeme ise, sicil kaydı düzeltilmek istenen şirketin merkezinin bulunduğu yer mahkemesidir.
Davanın tarafları belirlenirken "hukuki yarar" ilkesi esas alınır. Davacı taraf; şirket tüzel kişiliği, şirket ortakları, yönetim kurulu üyeleri veya söz konusu hatalı kayıttan dolayı hakları haleldar olan ticari alacaklılar olabilir. Örneğin, bir şirketin yönetim kurulundan ayrılmasına rağmen sicilde hala yetkili görünen bir kişinin, sorumluluktan kurtulmak adına bu davayı açmakta hukuki yararı mevcuttur.
Davanın davalısı ise, kayıtları tutmakla yükümlü olan ve bu kayıtlar üzerinde tasarruf yetkisi bulunan ilgili Ticaret Sicil Müdürlüğü’dür. Ticaret Sicil Müdürlüğü, bu tür davalarda "yasal hasım" sıfatıyla yer alır. Sicil müdürlüğünün re’sen (kendiliğinden) düzeltme yetkisinin sınırlı olduğu durumlarda, mahkeme kararı olmaksızın kaydın değiştirilmesi mümkün değildir. Bu nedenle, sicil müdürlüğüne yapılan idari başvurunun reddedilmesi üzerine mahkemeye başvurulması, sürecin standart işleyişidir.
Bu davalar için öngörülen genel zamanaşımı süresi, kaydın öğrenilmesinden veya hatanın yapıldığı tarihten itibaren genellikle 5 yıl olarak kabul edilmektedir. Ancak, sahtecilik veya mutlak butlanla sakat işlemler söz konusu olduğunda, davanın niteliğine göre bu süreler farklılık gösterebilir.
Davanın Gerekçeleri
Ticaret sicili kaydının düzeltilmesi davası, çok çeşitli hukuki ve fiili gerekçelere dayanabilir. Bu gerekçelerin temelinde, sicilin "doğruluk" ve "açıklık" (aleniyet) ilkelerinin ihlali yatar. En sık karşılaşılan dava gerekçeleri şunlardır:
- Adres Kayıtlarındaki Hatalar: Bir şirketin, aslında hiçbir hukuki veya fiili bağı bulunmadığı bir adreste sicil kaydının görünmesi, o adresteki mülk sahibi veya diğer şirketler için ciddi mağduriyetler yaratabilir. Özellikle tebligatların yanlış adrese gitmesi ve buna bağlı olarak cebri icra tehditlerinin (haciz ihbarnameleri vb.) ortaya çıkması, adres düzeltme davalarının en yaygın sebebidir.
- Unvan ve Nevi Değişikliği Hataları: Şirket unvanının yanlış yazılması veya tür değişikliği (örneğin limited şirketten anonim şirkete geçiş) süreçlerinde yapılan maddi hataların düzeltilmesi gerekebilir.
- Ortaklık Yapısı ve Pay Devirleri: Pay devirlerinin sicile hatalı işlenmesi veya noter onaylı devir sözleşmelerine rağmen sicil kaydının güncellenmemesi, ortakların hak kaybına uğramasına neden olur.
- Yönetim ve Temsil Yetkisi Yanlışlıkları: Görev süresi dolan veya istifa eden yönetim kurulu üyelerinin/müdürlerin yetkilerinin sicilden terkin edilmemesi, bu kişilerin şirket borçlarından dolayı kamu nezdinde (vergi ve SGK borçları gibi) sorumlu tutulmaya devam edilmesine yol açar.
- Maddi Hatalar ve Usulsüzlükler: Sicil memurunun tescil işlemi sırasında yaptığı yazım hataları, rakam yanlışlıkları veya sunulan belgelerin içeriğine aykırı yapılan tesciller bu kapsamda değerlendirilir.
- Sahtecilik ve Yanıltıcı Beyanlar: Şirket genel kurul kararlarının sahte imzalarla alınması veya yetkisiz kişilerce sicile bildirim yapılması durumunda, bu usulsüz işlemlerin iptali ve sicilin eski hale getirilmesi talep edilir.
İspat aşamasında; Türkiye Ticaret Sicil Gazetesi kayıtları, noter onaylı karar defterleri, pay defterleri, şirket ana sözleşmesi ve gerektiğinde bilirkişi incelemeleri delil olarak sunulur. Mahkeme, sunulan deliller ışığında sicil kaydının gerçeği yansıtmadığına kanaat getirirse, hatalı kaydın iptaline ve sicilin düzeltilmesine karar verir. Bu karar kesinleştiğinde, ilgili Ticaret Sicil Müdürlüğü tarafından tescil ve ilan edilerek hukuki sonuçlarını doğurur.
Şirketlerin İhyası ve Tasfiye Süreçleri
Ticari hayatın dinamizmi içerisinde, çeşitli sebeplerle faaliyetlerini durduran veya yasal yükümlülüklerini yerine getirmeyen şirketlerin ticaret sicilinden terkin edilmesi (silinmesi) sık karşılaşılan bir durumdur. Ancak bazen bir şirketin sicilden silinmesinden sonra, şirkete ait bir malvarlığının ortaya çıkması, şirkete karşı bir dava açılmasının gerekmesi veya halihazırda devam eden bir yargılamada şirketin taraf sıfatının devam etmesi zorunluluğu doğabilir. Bu gibi durumlarda, hukuk aleminde "ölü" kabul edilen şirketin yeniden "canlandırılması" süreci olan şirket ihyası gündeme gelir. İhya süreci, sadece bir kayıt düzeltme işlemi değil, şirketin tüzel kişiliğinin belirli bir amaçla sınırlı olarak yeniden kazanılmasıdır.
Sicilden Silinen Şirketlerin Yeniden Canlandırılması
Şirketlerin ihyası ve tasfiye süreçleri, günümüzde ağırlıklı olarak 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) Geçici 7. Maddesi çerçevesinde yürütülmektedir. Bu madde, münfesih olmasına rağmen tasfiye edilmemiş anonim ve limited şirketler ile kooperatiflerin tasfiyesi ve sicilden silinmesini kolaylaştırmak amacıyla getirilmiştir. Kanun koyucu, bu düzenleme ile ticaret sicilini "atıl" ve "gerçekte var olmayan" şirketlerden temizlemeyi amaçlamış; ancak bu temizlik işlemi sırasında hak kayıplarının önlenmesi için ihya müessesesini de titizlikle düzenlemiştir.
İhya davası, şirketin sicilden silinmesiyle menfaati zedelenen alacaklılar, şirket ortakları veya eski tasfiye memurları tarafından açılabilir. Davada, ilgili Ticaret Sicil Müdürlüğü yasal hasım olarak gösterilir. Mahkeme, şirketin ihyasına karar verirken genellikle bu ihyayı "belirli bir işin tamamlanması" veya "belirli bir davanın yürütülmesi" ile sınırlı tutar.
Özellikle fiilen kapalı olmasına rağmen sicil kayıtlarında faal görünen veya tam tersi durumdaki şirketler için açılan davalarda mahkemelerin yaklaşımı kritiktir. Örneğin; İzmir 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 21.09.2023 tarihli, 2023/414 Esas ve 2023/708 Karar sayılı dosyasında, fiilen kapalı olduğu halde sicilde faal görünen bir şirketin tasfiye ve sicil süreci incelenmiş, bu tür durumlarda sicil kayıtlarının gerçek durumla uyumlu hale getirilmesinin ticari güven açısından zorunluluğu vurgulanmıştır. Bu tür kararlar, sicil müdürlüklerinin re'sen işlem yapamadığı noktalarda yargı denetiminin ne kadar hayati olduğunu göstermektedir.
Şirket ihyası taleplerinde dikkat edilmesi gereken temel hususlar şunlardır:
- Şirketin ihyasında hukuki bir menfaatin bulunması şarttır.
- İhya talebi, genellikle şirkete ait bir malvarlığının (taşınmaz, araç, banka hesabı vb.) tasfiye edilmeden bırakılması durumunda ortaya çıkar.
- Şirket aleyhine açılmış ve derdest olan bir davanın bulunması, ihyanın en yaygın gerekçelerinden biridir.
Hak Düşürücü Süreler
Şirket ihyası ve tasfiye edilmeyen malvarlıklarının akıbeti konusunda kanun koyucu çok net ve sert süreler öngörmüştür. Bu sürelerin kaçırılması, hak sahipleri açısından telafisi imkansız zararlara yol açabilir.
TTK Geçici Madde 7/15 uyarınca, ticaret sicilinden kaydı silinen şirketlerin alacaklıları veya hukuki menfaati bulunanlar, şirketin sicilden silindiği tarihten itibaren 5 yıl içinde mahkemeye başvurarak şirketin ihyasını talep edebilirler. Bu 5 yıllık süre, bir zamanaşımı süresi değil, hak düşürücü süredir. Dolayısıyla mahkeme tarafından re'sen (kendiliğinden) dikkate alınır ve bu süre geçtikten sonra açılan davalar esasa girilmeksizin reddedilir.
Tasfiye süreci ve malvarlığına ilişkin bir diğer kritik eşik ise 10 yıllık süredir. Kanuni düzenlemelere göre, tasfiye edilmeksizin sicilden silinen unvanlara ait herhangi bir malvarlığı tespit edilirse ve bu malvarlığı 10 yıl boyunca herhangi bir işleme konu olmazsa, söz konusu varlıklar Hazineye intikal eder. Bu durum, mülkiyet hakkının kamuya geçmesi anlamına geldiği için hak sahiplerinin 5 yıllık dava açma süresini ve 10 yıllık malvarlığı takip süresini çok dikkatli takip etmeleri gerekmektedir.
Özetle, ticaret sicil kayıtlarının doğruluğu sadece güncel şirketler için değil, sicilden silinmiş şirketlerin geride bıraktığı hukuki miras için de hayati önem taşır. 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu tarafından çizilen sınırlar dahilinde, doğru zamanda ve doğru hukuki gerekçelerle açılan ihya davaları, hem alacaklıların haklarını korumakta hem de ticari hayatın şeffaflığını sağlamaktadır. Mahkeme kararı ile ihya edilen şirket, sicile yeniden tescil edilerek tasfiye memuru atanır ve yarım kalan işlemler tamamlandıktan sonra usulüne uygun olarak yeniden terkin edilir.
Tapu Sicilindeki Maddi Hataların Düzeltilmesi
Taşınmaz mülkiyetinin tescili ve korunması noktasında tapu sicilinin doğruluğu, hukuk güvenliğinin temel taşlarından birini oluşturur. Ancak kadastro çalışmaları, eski kayıtların yeni sisteme aktarılması veya manuel veri girişleri sırasında maliklerin isim, soyisim, baba adı veya cinsiyet gibi bilgilerinde maddi hatalar meydana gelebilmektedir. Bu tür hatalar, taşınmaz üzerinde tasarrufta bulunulmasını (satış, ipotek, devir vb.) engellediği için ivedilikle düzeltilmesi gereken hukuki durumlardır. Tapu sicilindeki bu hataların giderilmesi süreci, hem idari hem de adli bir dizi prosedürü bünyesinde barındırır.
TMK 1027 Uyarınca Düzeltme
Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 1027. maddesi, tapu sicilindeki yanlışlıkların düzeltilmesi konusundaki temel yasal çerçeveyi belirler. Kanun koyucu, tapu sicilinin resmiyetini ve güvenilirliğini korumak amacıyla, sicil üzerindeki değişiklikleri sıkı kurallara bağlamıştır. TMK m. 1027 uyarınca; ilgililerin yazılı rızaları bulunmadığı sürece, tapu memuru sicildeki bir yanlışlığı ancak bir mahkeme kararına dayanarak düzeltebilir. Bu düzenleme, mülkiyet hakkının idari bir kararla keyfi olarak değiştirilmesinin önüne geçen en önemli güvencelerden biridir.
Düzeltme işlemi, mevcut bir tescilin terkin edilmesi (silinmesi) ve yerine doğru bilgileri içeren yeni bir tescilin yapılması şeklinde gerçekleştirilebilir. Maddenin son fıkrasında ise bir istisna öngörülmüştür: Basit yazı yanlışlıkları, Cumhurbaşkanınca çıkarılan yönetmelik hükümleri çerçevesinde tapu memuru tarafından re’sen (kendiliğinden) düzeltilebilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, "basit yazı hatası" ile "maddi hata" arasındaki ayrımdır. Eğer hata, mülkiyetin aidiyeti konusunda bir tereddüt yaratmıyorsa ve sadece bir harf noksanlığı gibi basit bir nitelik taşıyorsa idari yoldan çözümü mümkündür; ancak kimlik bilgilerindeki köklü yanlışlıklar mutlaka mahkeme kararı gerektirir.
İdari Başvuru Zorunluluğu
Tapu sicilindeki hataların düzeltilmesi için doğrudan dava açılması, güncel mevzuat uyarınca usulden ret sebebi sayılabilmektedir. Tapu Sicil Tüzüğü m. 75 hükmü, bu konuda çok net bir "dava şartı" ortaya koymuştur. İlgili madde uyarınca, tapu kayıtlarındaki yanlışlıkların düzeltilmesi talebiyle mahkemeye başvurmadan önce, ilgili Tapu Müdürlüğü’ne idari bir başvuruda bulunulması zorunludur.
Bu idari başvuru süreci, günümüzde dijitalleşme ile birlikte Web-Tapu üzerinden de gerçekleştirilebilmektedir. Malik veya mirasçıları, hatalı kaydın düzeltilmesi için gerekli belgelerle (nüfus kayıt örneği, veraset ilamı vb.) müdürlüğe başvurur. Tapu Müdürlüğü, yaptığı inceleme neticesinde talebi haklı bulursa düzeltmeyi yapar. Ancak müdürlük talebi reddederse veya belgelerin yetersiz olduğu kanaatine varırsa, ilgilinin yargı yoluna başvurma hakkı doğar. Bu zorunlu idari yol tüketilmeden açılan davalar, mahkemeler tarafından "dava şartı yokluğu" nedeniyle reddedilmektedir.
Yargılama Süreci ve Yetkili Mahkeme
İdari başvurudan sonuç alınamaması durumunda, uyuşmazlığın çözümü adli yargının görev alanına girer. Tapu kaydındaki kimlik bilgilerinin düzeltilmesi davalarında görevli mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesi'dir. Yetkili mahkeme ise, HMK m. 12 uyarınca taşınmazın aynına ilişkin bir uyuşmazlık söz konusu olduğu için, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesidir. Taşınmazın bulunduğu yer mahkemesinin yetkisi kesin niteliktedir.
Dava sürecinde izlenecek usul şu şekildedir:
- Davacı: Taşınmazın kayıtlı maliki veya onun mirasçılarıdır. Elbirliği mülkiyetinde, ortaklardan her biri kendi payını korumak adına bu davayı tek başına açabilir.
- Davalı: Bu davalarda Tapu Müdürlüğü "yasal hasım" olarak gösterilir. Tapu Müdürlüğü’nün hatası olsa dahi, kurum yasal hasım statüsünde olduğu için genellikle yargılama giderleri ve vekalet ücretinden sorumlu tutulmaz.
- İspat Yükü: Mahkeme, tapu kaydı ile nüfus kayıtları arasında bir bağ kurmaya çalışır. Bu kapsamda Nüfus Müdürlüğü'nden kayıtlar istenir, gerekirse tanık dinlenir ve taşınmaz başında keşif yapılarak yerel bilirkişilerin beyanlarına başvurulur.
Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarına göre, mahkemenin hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kayıt maliki ile ismi düzeltilecek kişinin aynı kişi olduğunu saptaması gerekir. Bu saptama yapıldıktan sonra mahkemece verilen karar kesinleştiğinde, Tapu Müdürlüğü bu ilamı dayanak alarak sicildeki gerekli düzeltmeyi uygular. Bu süreç, mülkiyet hakkının tam ve doğru bir şekilde sicile yansımasını sağlayarak, gelecekte doğabilecek olası hak kayıplarını engeller.
Yargıtay İçtihatları Işığında Kayıt Düzeltme Esasları
Kayıt düzeltme davaları, sadece teknik bir hata giderimi değil, aynı zamanda mülkiyet hakkının özüne dokunan ve hukuki güvenliği tesis eden süreçlerdir. Yargıtay, yıllar içinde geliştirdiği istikrarlı içtihatlarıyla, hem ticaret sicili hem de tapu sicili üzerindeki düzeltme taleplerinin hangi kriterlere dayanması gerektiğini net bir çerçeveye oturtmuştur. Bu çerçeve, sicilin aleniyeti ve doğruluğu prensibi ile mülkiyet hakkının korunması arasındaki hassas dengeyi gözetmektedir.
Kimlik Bilgileri Düzeltme Kriterleri
Tapu sicilinde yer alan malik bilgilerinin (isim, soyisim, baba adı, doğum tarihi vb.) gerçeğe uygun hale getirilmesi, mülkiyetin devri anlamına gelmemeli, sadece mevcut malikin kimlik verilerindeki maddi hataları gidermelidir. Yargıtay 14. Hukuk Dairesi, bu davalarda izlenecek titiz araştırma yöntemini şu şekilde somutlaştırmıştır:
Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin 15.03.2004 tarihli, 2004/1024 Esas ve 2004/1886 Karar sayılı ilamına göre; tapu kaydındaki kimlik bilgilerinin düzeltilmesi istenirken mülkiyet aktarımına sebebiyet verilmemelidir. Mahkemelerin; tapu kayıtlarını dayanaklarıyla getirtmesi, Nüfus Müdürlüğü ve Cumhuriyet Savcılığı aracılığıyla kapsamlı araştırma yapması, tanık dinlemesi ve tereddüt halinde taşınmaz başında keşif yaparak kayıt maliki ile ismi düzeltilecek kişinin aynı kişi olduğunu kesin olarak saptaması gerekmektedir.
Bu karar, mahkemelerin "evrak üzerinden" karar vermesinin önüne geçerek, maddi gerçekliğin her türlü delille ispatlanması gerektiğini vurgular. Özellikle elbirliği mülkiyetinde, mirasçılardan her birinin bu davayı açma yetkisinin bulunması, hukuki yararın varlığı halinde sürecin önünü açmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki, bu davalarda Tapu Müdürlüğü "yasal hasım" sıfatıyla yer aldığı için, davanın kabulü halinde dahi yargılama giderleri ve vekalet ücretinden sorumlu tutulamaz; bu giderler davacı üzerinde bırakılır.
Vakıf Şerhi ve Mülkiyet Hakkı
Sicil kayıtlarındaki en kritik uyuşmazlıklardan biri de taşınmazlar üzerine sonradan işlenen veya silinmesi talep edilen şerhlerdir. Özellikle "Vakıf Şerhi" gibi mülkiyet hakkını kısıtlayan unsurların idari bir işlemle sicile yansıtılması, hukuk devletinde kabul görmeyen bir uygulamadır. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu (YİBK), bu konuda temel prensibi on yıllar öncesinden belirlemiştir:
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu’nun 02.12.1942 tarihli, 1942/8 Esas ve 1942/25 Karar sayılı ilamı uyarınca; tapu sicilindeki kayıtların resmiyet ve muteberlik vasfı esastır. Kayıt sahibinin rızası veya kesinleşmiş bir mahkeme kararı olmaksızın tapu memurunun sicilde esaslı bir düzeltme yapması mümkün değildir. İdari bir müracaat, mülkiyet hakkını etkileyecek bir tashihe tek başına dayanak teşkil edemez.
Bu ilkenin güncel yansımaları, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından tesis edilen işlemlerde de kendisini göstermektedir. Hukuk Genel Kurulu, vakıf şerhinin basit bir yazı hatası olmadığını, taşınmaz üzerinde bir "yük" oluşturduğunu belirtmiştir:
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 06.07.2011 tarihli, 2011/14-396 Esas ve 2011/463 Karar sayılı kararında; taşınmazın evveliyat kayıtlarında bulunmayan bir vakıf şerhinin idare tarafından tek taraflı olarak tapuya işlenmesinin usulsüz olduğu ifade edilmiştir. Kararda, vakıf şerhinin bir taşınmaz yükü niteliğinde olduğu ve ilgilisinin rızası ya da mahkeme kararı olmaksızın tapuya işlenemeyeceği hüküm altına alınmıştır.
Öte yandan, sicil kayıtlarındaki "Askeri Güvenlik Bölgesi" gibi şerhlerin terkini (silinmesi) taleplerinde görevli yargı kolunun belirlenmesi de mülkiyet hakkının korunması açısından kritiktir. Yargıtay, bu tür taleplerin doğrudan mülkiyet hakkına dayandığını ve çözüm yerinin adli yargı olduğunu netleştirmiştir:
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 25.02.2009 tarihli, 2009/5-64 Esas ve 2009/89 Karar sayılı ilamı ile; tapu kaydındaki "Askeri Güvenlik Bölgesi" şerhinin terkini taleplerinin mülkiyet hakkına dayandığı ve Türk Medenî Kanunu’nun 1027. maddesi uyarınca bu tür uyuşmazlıkların çözüm yerinin adli yargı olduğu kesinleşmiştir.
Sonuç olarak; gerek ticaret sicilinde bir şirketin adresinin veya unvanının düzeltilmesi, gerekse tapu sicilinde bir kimlik bilgisinin veya şerhin güncellenmesi süreçleri, sıkı bir ispat hukukuna tabidir. Türk Ticaret Kanunu’nun geçici 7. maddesi kapsamındaki şirket ihyası süreçlerinden, Türk Medeni Kanunu’nun 1027. maddesi uyarınca açılan tapu düzeltme davalarına kadar tüm hukuki yollar, sicilin "kamu güveni" ilkesine hizmet eder. Hatalı kayıtların düzeltilmesi, sadece bireysel hakların iadesi değil, aynı zamanda ticari hayatın ve mülkiyet rejiminin istikrarı için vazgeçilmez bir zorunluluktur. Bu davalarda doğru hasmın gösterilmesi, idari başvuru yollarının (özellikle tapu düzeltmelerinde) tüketilmesi ve Yargıtay’ın belirlediği araştırma kriterlerine uygun delil sunulması, hak kaybına uğramamak adına büyük önem arz etmektedir.