
Taşınmazda Sınır Uyuşmazlığı ve Hudut Tespiti Davası
Taşınmaz mülkiyetinde sınır güvenliği ve yüzölçümü doğruluğu, mülkiyet hakkının korunması için esastır. Tapu kayıtlarındaki hataların giderilmesi, komşu parsellere tecavüzün önlenmesi ve kadastral yanlışlıkların düzeltilmesi süreçleri, teknik ve hukuki bir uzmanlık gerektirir. Bu rehberde, sınır uyuşmazlıklarında açılacak davalar, idari başvuru yolları ve Yargıtay'ın bu konudaki yerleşik kriterleri incelenmektedir.
Taşınmaz Sınır ve Yüzölçümü Düzeltme Davası
Taşınmaz mülkiyetine konu olan arazilerin fiili durumları ile tapu sicilindeki kayıtları arasında zaman zaman uyumsuzluklar baş gösterebilir. Bu uyumsuzluklar, özellikle taşınmazın yüzölçümünün tapuda yazılı olandan daha fazla veya daha az olması şeklinde tezahür eder. Fiilen mevcut olan ancak tapu kaydına yansımayan bu fazlalığın, komşu taşınmazlara herhangi bir müdahale teşkil etmediğinin ve sınırların değişmediğinin tespiti amacıyla açılan davaya hukuk tekniğinde taşınmaz sınır ve yüzölçümü düzeltme davası veya eski adıyla mesaha tashihi denilmektedir.
2644 Sayılı Tapu Kanunu Kapsamında Mesaha Tashihi
Taşınmazın yüzölçümü düzeltilmesi taleplerinin temel kanuni dayanağı 2644 sayılı Tapu Kanunu’nun 31. maddesidir. Bu madde, tapuda kayıtlı bir taşınmazın yüzölçümünün, komşu parsellere el atmaksızın ve sınırları değiştirilmeksizin artırılabilmesine olanak tanır. Kanun koyucu, bu işlemin gerçekleştirilebilmesi için sıkı şekli şartlar öngörmüştür. İlgili madde uyarınca, yüzölçümü fazlalığının tescil edilebilmesi için mahkemece taşınmaz başında detaylı bir inceleme yapılması, komşu taşınmaz maliklerinin dinlenmesi ve teknik bilirkişilerce hazırlanan, taşınmazın güncel durumunu gösteren haritanın mahkeme kararına eklenmesi zorunludur.
Bu davalarda görevli ve yetkili mahkemenin tayini, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) hükümlerine göre belirlenir. HMK madde 383 uyarınca, bu tür çekişmesiz yargı işlerinde veya özel kanunla belirlenmiş durumlarda görevli mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise HMK madde 12 gereğince taşınmazın aynına ilişkin bir uyuşmazlık söz konusu olduğu için taşınmazın bulunduğu yer mahkemesidir.
Öte yandan, taşınmazın sadece yüzölçümü fazlalığı değil, satış sonrası ortaya çıkan yüzölçümü eksikliği de hukuki bir ihtilaf konusudur. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) madde 244, taşınmaz satışlarında yüzölçümü eksikliği durumunda satıcının sorumluluğunu düzenler. Eğer satıcı, taşınmazın belirli bir yüzölçümüne sahip olduğunu garanti etmişse ve teslim edilen alan daha azsa, alıcı tazminat veya bedel indirimi talep edebilir. Bu kapsamdaki davalar için mülkiyetin geçmesinden itibaren 5 yıllık zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Ancak önemle belirtilmelidir ki; resmi ölçüme (kadastroya) dayanmayan tapu kayıtlarında, satıcı açıkça garanti vermedikçe yüzölçümü eksikliğinden sorumlu tutulamaz.
Dava Şartları ve Sabit Sınır İlkesi
Yüzölçümü düzeltme davasının başarıya ulaşabilmesi için Yargıtay içtihatlarıyla şekillenmiş belirli şartların bir arada bulunması gerekir. Bu şartların başında taşınmazın ölçekli bir krokisinin (çap) bulunmaması gelmektedir. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 19.03.2002 tarihli ve 11180/3201 sayılı kararı bu konuda emsal niteliğindedir:
"Kadastro sonucu oluşan çaplı tapu kayıtlarında yüzölçümü düzeltmesi yapılamaz; bu durumlarda 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu madde 719 uyarınca harita esas alınır."
Bu karar, kadastrosu yapılmış ve kesinleşmiş alanlarda haritanın mülkiyet sınırlarını belirlemede asıl olduğunu, dolayısıyla basit bir yüzölçümü düzeltme davasıyla bu sınırların değiştirilemeyeceğini vurgular. Eğer bir taşınmaz çapa bağlı ise, yüzölçümü hatası ancak 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 41. maddesi kapsamında idari yoldan veya buna dayalı davalarla düzeltilebilir.
Davanın bir diğer kritik şartı ise sabit sınır ilkesidir. Yüzölçümü düzeltilecek taşınmazın sınırlarının genişletilmeye müsait olmaması gerekir. Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin yerleşik kararlarına göre; dere, yol, ırmak, mera, orman veya kayalık gibi değişken sınırları olan taşınmazlarda yüzölçümü düzeltmesi yapılamaz. Çünkü bu tür sınırların zamanla doğal yollarla veya beşeri müdahalelerle değişmesi mümkündür ve bu durum kamu mallarına veya komşu arazilere haksız müdahale riskini doğurur. Sınırın "sabit" kabul edilebilmesi için duvar, ev veya değişmez nitelikteki kalıcı işaretlerin varlığı aranır.
Yargılama usulü açısından dikkat edilmesi gereken teknik hususlar şunlardır:
- Harç ve Vekalet Ücreti: Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin 07.02.2008 tarihli kararı uyarınca, bu davalar taşınmazın değeri üzerinden değil, maktu harç ve maktu vekalet ücretine tabidir.
- Husumet: Dava kural olarak hasımsız açılır. Ancak Tapu Sicil Müdürlüğü'ne husumet yöneltilmesi durumunda, davanın husumet yokluğu nedeniyle reddedilebileceğine dair Yargıtay kararları mevcuttur.
- Komşu Maliklerin Dinlenmesi: Mahkeme, komşu parsel maliklerini usulüne uygun davetiye ile çağırarak taşınmazın sınırları konusunda bir itirazları olup olmadığını saptamak zorundadır.
Sonuç olarak, 2644 sayılı Tapu Kanunu m. 31 uyarınca açılan bu davalar, mülkiyetin sınırlarını genişletme aracı değil, mevcut mülkiyetin tapu siciline doğru yansıtılmasını sağlayan teknik bir düzeltme mekanizmasıdır. Sınırda mera veya orman bulunması halinde ise uyuşmazlık daha karmaşık bir hal alarak özel kanun hükümlerinin (6831 sayılı Orman Kanunu veya 4342 sayılı Mera Kanunu) değerlendirilmesini gerektirir.
3402 Sayılı Kadastro Kanunu ve Teknik Hatalar
Taşınmaz hukukunda mülkiyetin sınırlarını ve geometrik durumunu belirleyen temel metin olan kadastro tutanakları, zaman zaman fenni veya teknik hatalar içerebilmektedir. Ülke koordinat sistemine dayalı olarak yürütülen kadastro çalışmaları sırasında yapılan ölçüm, hesaplama veya sınırlandırma hataları, mülkiyet hakkının özüne zarar verebileceği gibi komşu parsellerle olan hukuki ilişkiyi de zedeleyebilir. Bu tür uyuşmazlıkların giderilmesi amacıyla 3402 sayılı Kadastro Kanunu, hem idari hem de yargısal çözüm yolları öngörmüştür. Özellikle teknik nitelikteki yanlışlıkların düzeltilmesi süreci, mülkiyetin tescili aşamasındaki hataların hızlı bir şekilde bertaraf edilmesini hedefler.
Kadastro Müdürlüğü'ne Başvuru ve İdari Düzeltme
Kadastro çalışmaları sonucunda kesinleşmiş olan tapu kayıtlarında, zemindeki fiili durum ile harita veya pafta üzerindeki verilerin örtüşmemesi sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Bu noktada 3402 sayılı Kadastro Kanunu m. 41, hayati bir önem taşır. İlgili madde uyarınca; kadastro sırasında yapılmış olan ölçü, sınırlandırma ve hesaplama gibi fenni hatalar, Kadastro Müdürlüğü tarafından re'sen (kendiliğinden) veya ilgilisinin müracaatı üzerine düzeltilebilir.
Bu idari düzeltme yolunun kullanılabilmesi için hatanın mülkiyet uyuşmazlığından ziyade, teknik bir veri girişinden veya harita yapım tekniğinden kaynaklanması gerekir. Eğer uyuşmazlık, bir parselin mülkiyetinin kime ait olduğu veya sınırın bir taraf lehine genişletilmesi gibi hukuki bir çekişmeye dayanıyorsa, bu durumda m. 41 kapsamındaki idari düzeltme değil, tapu iptal ve tescil davası gündeme gelecektir. Ancak Yargıtay 14. Hukuk Dairesi'nin yerleşik içtihatlarında (örneğin 22.11.2007 tarihli, 12835/14691 sayılı kararı) vurgulandığı üzere; kadastro işlemlerinden kaynaklanan fenni hatalar için öncelikle Kadastro Müdürlüğü'ne başvurulması bir usul gereğidir. Doğrudan yargı yoluna gidilmesi durumunda davanın reddi riskiyle karşılaşılabilir.
Kadastro Müdürlüğü tarafından yapılan düzeltme işlemi, ilgililere tebliğ edilir. Bu tebligattan itibaren 30 gün içinde sulh hukuk mahkemesinde dava açılmadığı takdirde, yapılan düzeltme kesinleşir. Bu süreçte dikkat edilmesi gereken en kritik husus, m. 41 kapsamındaki düzeltmelerde m. 12'de öngörülen 10 yıllık hak düşürücü sürenin aranmamasıdır; zira teknik hataların her zaman düzeltilebilmesi mülkiyet güvenliği açısından esastır.
Hak Düşürücü Süreler ve Kesinleşme
Kadastro hukukunda mülkiyetin istikrarı, belirli sürelerin geçmesiyle kayıtların tartışmaya kapatılması esasına dayanır. Kadastro teknisyenleri tarafından düzenlenen tutanaklar, belirli bir askı ve ilan sürecinden geçerek kesinleşir. 3402 sayılı Kanun m. 11 uyarınca, kadastro sonuçları 30 gün süreyle askı ilanına çıkarılır. Bu 30 günlük süre, kadastro tespitine itiraz etmek ve Kadastro Mahkemesi'nde dava açmak için tanınan hak arama süresidir.
Eğer bu 30 günlük askı süresi içerisinde herhangi bir dava açılmazsa, kadastro tutanakları kesinleşir ve taşınmazlar tapu kütüğüne tescil edilir. Ancak kesinleşme işlemi, mülkiyet hakkına dayalı davaların tamamen sona erdiği anlamına gelmez. 3402 sayılı Kanun m. 12 uyarınca, kadastro tutanaklarının kesinleştiği tarihten itibaren 10 yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz. Bu 10 yıllık süre bir hak düşürücü süredir ve mahkemelerce re'sen dikkate alınır. Bu sürenin geçmesiyle birlikte, kadastro öncesi zilyetlik veya eski tapu kayıtlarına dayanarak mülkiyet iddiasında bulunma imkanı ortadan kalkar.
Özellikle tapusuz taşınmazların zilyetlik yoluyla tespiti aşamasında, 3402 sayılı Kanun m. 14'teki sınırlamalar büyük önem arz eder. Kanun koyucu, belgesiz zilyetlik yoluyla kazanılacak arazilerin miktarını sulu arazide 40, kuru arazide ise 100 dönümle sınırlandırmıştır. Bu sınırların aşılması durumunda, fazlaya ilişkin kısımların tescili için vergi kaydı veya mülkname gibi somut belgelerin varlığı şarttır.
Kadastro sürecindeki mülkiyet ve sınırlı ayni hak uyuşmazlıklarını çözmekle görevli olan Kadastro Mahkemeleri (m. 24-25), özel yetkili ve asliye mahkemesi sıfatına haiz mahkemelerdir. Bu mahkemelerde basit yargılama usulü uygulanır ve hakim, tarafların getirdiği delillerle bağlı kalmaksızın re'sen delil toplayarak taşınmazın gerçek hak sahibini belirlemekle yükümlüdür. Bu yönüyle kadastro yargılaması, kamu düzenini ilgilendiren ve mülkiyetin doğru tesis edilmesini amaçlayan teknik bir süreçtir.
Sınır Düzeltme ve İhdas Davaları
Sınır düzeltme ve ihdas davaları, tapu sicilinde kayıtlı olan taşınmazların sınırlarının fiili durum, yerinde yapılan ölçümler veya kadastro tespitleriyle çelişmesi durumunda açılan, teknik ve hukuki boyutu oldukça yüksek olan mülkiyet davalarıdır. Bu davalar, sadece basit bir yüzölçümü düzeltmesinden öte, taşınmazın mekânsal sınırlarının hukuki olarak yeniden tayin edilmesini ve tapuda kayıtlı olmayan ancak mülkiyete konu olabilecek alanların (ihdas) sicile kazandırılmasını amaçlar. Uygulamada, kadastro çalışmalarının üzerinden uzun zaman geçmesi, teknik hatalar veya doğal sınır değişiklikleri gibi nedenlerle tapu kaydı ile zemin arasındaki uyumsuzlukların giderilmesinde bu hukuki yola başvurulmaktadır.
TMK 713 Kapsamında Tescil ve Sınır Belirleme
Sınır düzeltme ve ihdas işlemlerinin temel dayanağını 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 713. maddesi oluşturmaktadır. Bu madde, tapuda kayıtlı olmayan bir taşınmazın mülkiyetinin kazanılmasını düzenlemekle birlikte, sınır uyuşmazlıklarının çözümü ve eksik alanların tescili noktasında da uygulama alanı bulur. Özellikle taşınmazın sınırlarının teknik bir hata sonucu yanlış belirlenmiş olması veya komşu taşınmazla yaşanan sınır ihtilaflarının çözülememesi durumunda, TMK 713 çerçevesinde sınırların yeniden tespiti talep edilir.
İhdas işlemi, kadastro çalışmaları sırasında boş ve sahipsiz bırakılmış, kamu alanını (yol, yeşil alan vb.) ihlal etmeyen ve üzerinde uzun süreli zilyetlik bulunan küçük arazi parçalarının bitişik taşınmaz maliki adına tescil edilmesini ifade eder. Bu tür alanlar, tapu kütüğünde müstakil bir parsel teşkil etmeyecek kadar küçük olabileceği gibi, mevcut bir parselin sınırları içerisinde kalması gereken ancak sehven dışarıda bırakılmış alanlar da olabilir.
TMK 713 uyarınca sınır belirleme ve tescil taleplerinde şu hususlar kritiktir:
- Taşınmazın tapuya kayıtlı olması veya tescile tabi bir yer olması gerekir.
- Sınırların teknik olarak hatalı belirlendiği somut delillerle ortaya konulmalıdır.
- İhdas edilecek alanın herhangi bir kamu malı (mera, orman, yol) niteliği taşımaması zorunludur.
- Zilyetlik süresi ve koşullarının kanunda öngörülen şartlara uygunluğu ispatlanmalıdır.
Bu davalar, mülkiyet hakkının kapsamını doğrudan etkilediği için mahkemece titiz bir inceleme yapılmasını gerektirir. Sınırların tespiti yapılırken sadece mevcut zilyetlik değil, taşınmazın tesis (oluşum) kayıtları ve varsa eski haritaları da dikkate alınır.
Yargılama Usulü ve İspat
Sınır düzeltme ve ihdas davalarında görevli mahkeme, uyuşmazlığın niteliğine göre belirlenir. Eğer taşınmazın bulunduğu bölgede kadastro çalışmaları tamamlanmış ve kesinleşmişse, genel görevli mahkeme olan Asliye Hukuk Mahkemesi yetkilidir. Ancak uyuşmazlık devam eden bir kadastro çalışmasına dayanıyorsa veya askı ilan süresi içinde bir itiraz söz konusuysa, görev Kadastro Mahkemesi’ne aittir. Yetkili mahkeme ise taşınmazın bulunduğu yer mahkemesidir.
Dava sürecinde izlenecek usul ve ispat araçları davanın kaderini belirler:
Husumet: Sınır düzeltme taleplerinde dava, sınır uyuşmazlığı yaşanan komşu parsel maliklerine yöneltilir. Eğer bir "ihdas" (yeni alan tescili) talebi varsa, davanın niteliğine göre Hazineye veya ilgili Belediye Başkanlığına da husumet yöneltilmesi zorunludur.
Bilirkişi İncelemesi ve Keşif: Bu davaların en önemli delili, mahkemece yapılacak yerinde keşif ve teknik bilirkişi raporlarıdır. Fen bilirkişisi (harita mühendisi), kadastro paftalarını, hava fotoğraflarını ve zemin ölçümlerini karşılaştırarak teknik bir rapor hazırlar. Bu rapor, sınırın nereden geçmesi gerektiğini bilimsel verilerle ortaya koyar.
İspat Vasıtaları: Sınırların tespiti için sadece teknik veriler yeterli olmayabilir. Yerel bilirkişi beyanları, tanık anlatımları, eski vergi kayıtları ve varsa taşınmaz üzerindeki sınır işaretleri (duvar, çit, ağaç sırası vb.) ispat vasıtası olarak kullanılır.
İçtihadı Birleştirme Kararı Etkisi:
05.07.1944 tarihli ve 12/26 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, sınır uyuşmazlıklarında iyi niyet ve zımni rıza unsurlarının önemine dikkat çekmektedir.
Bu karar uyarınca, tarafların uzun süre mevcut sınıra itiraz etmeksizin taşınmazı kullanmaları, aralarında zımni bir mutabakatın varlığına karine teşkil edebilir. Ancak teknik hataların mülkiyet hakkını ihlal ettiği durumlarda, bu rıza mülkiyetin kaybı sonucunu doğurmaz.
Dava Süresi: Sınır düzeltme ve ihdas davaları, teknik incelemelerin karmaşıklığı, tanıkların dinlenmesi ve keşif süreçleri nedeniyle ortalama 8 ile 18 ay arasında sonuçlanmaktadır.
Mahkeme kararı kesinleştiğinde, bu karar ilgili Tapu Müdürlüğü’ne gönderilir. Karar doğrultusunda tapu sicilinde gerekli güncellemeler, sınır düzeltmeleri veya ihdas edilen alanın tescili işlemleri gerçekleştirilerek taşınmazın hukuki durumu ile fiili durumu arasındaki çelişki ortadan kaldırılır.
Orman Kadastrosu ve Mülkiyet Çatışmaları
Taşınmaz hukukunda en karmaşık uyuşmazlıkların başında, özel mülkiyete konu taşınmazlar ile devlet ormanları arasındaki sınır çelişkileri gelmektedir. Orman kadastrosu, doğası gereği kamu yararını ve doğanın korunmasını esas alırken; tapu malikleri mülkiyet haklarının korunmasını talep etmektedir. Bu iki menfaat arasındaki denge, 6831 sayılı Orman Kanunu ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu hükümleri çerçevesinde, Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarıyla şekillenmektedir.
Orman İçi Açıklıklar ve Zilyetlik Yasağı
Orman bütünlüğü içerisinde yer alan ancak ağaçsız olan alanlar, hukukumuzda "orman içi açıklık" olarak tanımlanmakta ve bu alanların mülkiyetinin kazanılmasına karşı oldukça katı kurallar uygulanmaktadır. 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 17/1-2. maddeleri, orman içi açıklıkların hangi nedenle olursa olsun tarım ve inşaat yapılmasına veya özel mülke dönüşmesine izin vermeyen emredici hükümler içermektedir. Bu alanlar, fiilen tarla olarak kullanılsa dahi hukuken orman sayılmakta ve zilyetlik yoluyla kazanılamamaktadır.
Taşınmazın dört tarafının ormanla çevrili olması veya orman bütünlüğü içerisinde bir ada oluşturması durumunda, bu yerlerin zilyetlik (uzun süreli kullanım) yoluyla iktisap edilmesi mümkün değildir. 15.07.2004 tarihli Orman Kadastro Yönetmeliği’nin 26/a maddesi, bu tür taşınmazların devlet ormanı olarak sınırlandırılmasının teknik zorunluluğunu ortaya koymaktadır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, bu konudaki uyuşmazlıklarda ormanın korunması ilkesini mülkiyet iddiasının önünde tutmaktadır:
"Muğla ili, Marmaris ilçesi, Çetibeli Köyü 232 ada 1 parsel sayılı taşınmazın kadastro tespitine itiraz davasında… 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 17/1-2. maddeleri uyarınca, orman içi açıklıkların hangi nedenle olursa olsun tarım ve inşaat yapılmasına veya özel mülke dönüşmesine izin verilmediği, bu tür yerlerin zilyetlik yoluyla kazanılamayacağı vurgulanmıştır. Ayrıca 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 45. maddesinin ilgili fıkralarının Anayasa Mahkemesi kararlarıyla iptal edildiği ve 5304 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile yürürlükten kaldırıldığı hatırlatılmıştır. Kararda, taşınmazın dört tarafının ormanla çevrili olması ve orman içi açıklık niteliği taşıması nedeniyle 15.07.2004 tarihli Orman Kadastro Yönetmeliği’nin 26/a maddesi gereğince devlet ormanı olarak sınırlandırılmasının zorunlu olduğu ifade edilmiştir." (HGK, 01.11.2023, 2023/20-14 E., 2023/1049 K.)
Bu karar, orman içi açıklıkların tapulu dahi olsa belirli şartlar altında orman sınırları içerisinde kalması gerektiğini ve zilyetliğe dayalı mülkiyet iddialarının bu alanlarda geçersiz olduğunu açıkça göstermektedir.
Kesin Hüküm ve Tapulama Mahkemesi Kararları
Orman kadastrosu süreçlerinde karşılaşılan bir diğer önemli husus, taşınmazın geçmişte bir yargı kararına konu olup olmadığıdır. 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 22. maddesi, evvelce kadastrosu yapılmış yerlerde ikinci kez kadastro yapılamayacağını (mükerrer kadastro yasağı) hükme bağlamıştır. Eğer bir taşınmaz hakkında geçmişte Tapulama Mahkemesi veya Kadastro Mahkemesi tarafından verilmiş ve kesinleşmiş bir karar varsa, bu karar "kesin hüküm" teşkil eder ve sonraki orman kadastrosu çalışmalarında bu karara aykırı işlem yapılamaz.
Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, yakın tarihli bir kararında, eski mahkeme ilamlarının bağlayıcılığını şu şekilde vurgulamıştır:
"Burdur ili, Bucak ilçesi, Çamlık Köyü 178 ada 1 parsel (eski 25 parsel) sayılı taşınmazın… Orman İdaresinin bu tescile karşı açtığı dava, Bucak Tapulama Mahkemesinin 21.09.1967 tarihli, 1965/287 Esas ve 1967/29 Karar sayılı ilamı ile reddedilmiş ve taşınmazın orman sayılmayan yerlerden olduğu kesinleşmiştir. Ancak 1998 yılında başlayan ve 2000 yılında kesinleşen 6831 sayılı Orman Kanunu uyarınca yapılan orman kadastrosu çalışmalarında taşınmaz orman sınırları içerisine alınmıştır. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi yaptığı incelemede, Bucak Tapulama Mahkemesinin 1967 tarihli kararının eldeki dava yönünden 'kesin hüküm' teşkil ettiğini vurgulamıştır. Mahkemece yapılması gerekenin, fen bilirkişisi eşliğinde keşif yapılarak kesin hüküm kapsamındaki eski 25 parselin sınırlarının belirlenmesi ve bu kısmın orman sınırları dışına çıkarılması olduğu belirtilmiştir." (Yargıtay 8. HD, 03.07.2024, 2022/2450 E., 2024/4496 K.)
Bu karar, orman idaresinin sonradan yaptığı çalışmaların, geçmişte verilmiş yargı kararlarını bertaraf edemeyeceğini teyit etmektedir. Dolayısıyla, sınır ve yüzölçümü uyuşmazlıklarında taşınmazın tedavül kayıtları ve geçmişteki mahkeme ilamları titizlikle incelenmelidir.
Özetle; taşınmaz sınır ve yüzölçümü düzeltilmesi süreçleri, sadece basit bir metraj düzeltmesi değil; Tapu Kanunu, Kadastro Kanunu ve Orman Kanunu'nun kesiştiği noktada yürütülen teknik ve hukuki bir operasyondur. İster 2644 sayılı Tapu Kanunu madde 31 uyarınca açılan yüzölçümü düzeltme davaları olsun, ister 3402 sayılı Kadastro Kanunu madde 41 kapsamındaki fenni hataların giderilmesi olsun; temel amaç tapu sicilinin "doğruluk" ve "güven" ilkesini tesis etmektir. Özellikle orman sınır uyuşmazlıklarında, kesinleşmiş mahkeme kararlarının korunması mülkiyet güvenliği açısından hayati önem taşırken, orman içi açıklıklar gibi özel statülü alanlarda kamu yararının gözetilmesi esastır. Bu davalarda başarılı bir sonuç elde etmek için teknik bilirkişi raporları, eski haritalar, hava fotoğrafları ve hukuki kesin hükümlerin doğru bir şekilde analiz edilmesi gerekmektedir.