Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Nedeniyle Boşanma

Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Nedeniyle Boşanma

Halk arasında 'şiddetli geçimsizlik' olarak bilinen evlilik birliğinin temelinden sarsılması, Türkiye'deki boşanma davalarının en yaygın hukuki dayanağıdır. Türk Medeni Kanunu m. 166 çerçevesinde şekillenen bu dava türü, eşler arasındaki ortak hayatın çekilmez hale gelmesini temel alır. Peki, hangi davranışlar boşanma sebebi sayılır? Kusurlu eşin dava açma hakkı var mıdır? Yargıtay'ın bu konudaki en son kararları nelerdir? Bu makalede, boşanma sürecine dair merak edilen tüm hukuki detayları, kanun maddeleri ve emsal kararlar eşliğinde profesyonel bir bakış açısıyla sunuyoruz.

Genel Boşanma Sebebi Olarak Evlilik Birliğinin Sarsılması

Türk hukuk sisteminde boşanma sebepleri "özel" ve "genel" olmak üzere iki ana kategoriye ayrılmaktadır. Zina, hayata kast veya terk gibi spesifik olaylara dayanan özel sebeplerin aksine, evlilik birliğinin temelinden sarsılması, kapsamı en geniş olan genel boşanma sebebidir. Halk arasında "şiddetli geçimsizlik" olarak adlandırılan bu durum, eşler arasındaki sevgi, saygı ve güven bağının ortak hayatı sürdürmeyi imkansız kılacak derecede kopmasını ifade eder.

Hukuki Dayanak ve Temel Şartlar

Evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına dayalı boşanma davasının yasal dayanağı 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 166. maddesinin birinci fıkrasıdır. İlgili madde hükmü şu şekildedir:

TMK m. 166/1: "Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir."

Bu madde uyarınca bir boşanma kararı verilebilmesi için kümülatif olarak gerçekleşmesi gereken iki temel şart bulunmaktadır. Birincisi, evlilik birliğinin "temelinden sarsılmış" olması; ikincisi ise bu sarsılma nedeniyle "ortak hayatın sürdürülmesinin eşlerden beklenemeyecek" hale gelmesidir. Kanun koyucu, hangi davranışların birliği temelinden sarsacağını tek tek saymamış, bu konuda geniş bir takdir yetkisini yargı mercilerine bırakmıştır.

Yargıtay içtihatlarına göre; eşlerin birbirine hakaret etmesi, fiziksel şiddet uygulaması, sadakat yükümlülüğüne aykırı davranması, güven sarsıcı tutumlar sergilemesi veya ailenin ekonomik yükümlülüklerini ihmal etmesi gibi pek çok farklı davranış sarsılma nedeni sayılabilir. Ancak her somut olayın kendi dinamikleri içinde değerlendirilmesi esastır. Bu noktada 03.07.1978 tarihli ve 5/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı (İBK) kritik bir öneme sahiptir:

03.07.1978 tarihli 5/6 sayılı İBK: "Kusur tayininde önceden belirlenmiş bir ölçü olamayacağı, her davanın kendine özgü koşullarına göre değerlendirilmesi gerekir."

Bu içtihat, boşanma davalarında şablon bir kusur belirlemesi yapılamayacağını, hakimin tarafların sosyal durumunu, olayların akışını ve evlilik üzerindeki etkisini her dosyada ayrı ayrı analiz etmesi gerektiğini vurgular. Dolayısıyla bir evlilikte boşanma sebebi sayılan bir olay, başka bir evlilikte tarafların yaşam tarzı veya karşılıklı rızası nedeniyle sarsılma nedeni olarak kabul edilmeyebilir.

Dava Açma Hakkı ve İtiraz

Boşanma davası açma hakkı prensip olarak her iki eşe de tanınmıştır. Ancak davanın kabul edilebilmesi için davacı eşin kusur durumu büyük önem arz eder. Türk hukukunda "hiç kimse kendi kusuruna dayanarak hak elde edemez" ilkesi hakimdir. Bu ilke, TMK m. 2'de düzenlenen dürüstlük kuralı ile doğrudan bağlantılıdır. Yargıtay, tamamen kusurlu olan eşin açtığı boşanma davasının, dürüstlük kuralına aykırı olduğu gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini istikrarlı bir şekilde vurgulamaktadır.

Bu konudaki en net yaklaşımlardan biri Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (HGK) tarafından ortaya konulmuştur:

HGK 2017/2725 E., 2020/800 K.: "Davalıya atfedilecek bir kusur ispatlanamazsa, tam kusurlu davacının davasının reddedilmesi gerekir."

Bu karar, boşanma davasının kabulü için davalının az da olsa bir kusurunun bulunması gerektiğini, aksi takdirde tamamen kusurlu eşin evliliği tek taraflı iradesiyle sona erdiremeyeceğini netleştirmiştir. Ancak kanun koyucu, davanın reddedilmesi durumunda ortaya çıkabilecek adaletsizlikleri önlemek amacıyla TMK m. 166/2 hükmünü düzenlemiştir:

TMK m. 166/2: "Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğindeyse ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir."

Bu fıkra, "itiraz hakkının sınırlandırılması" müessesesini getirir. Eğer davacı eş daha ağır kusurluysa (örneğin eşini aldatmış veya şiddet uygulamışsa), az kusurlu olan davalı eş boşanmaya itiraz edebilir. Normal şartlarda bu itiraz davanın reddine yol açar. Fakat eğer davalı eş, aslında evliliği sürdürme niyetinde olmadığı halde sırf davacıya zarar vermek veya daha fazla maddi menfaat elde etmek amacıyla boşanmaya karşı çıkıyorsa, bu durum hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirilir.

Hakim, evlilik birliğinin devamında ne eşler ne de çocuklar açısından hukuken korunmaya değer bir yarar kalmadığını (evliliğin sadece kağıt üzerinde kaldığını) tespit ederse, davacı daha ağır kusurlu olsa dahi boşanma kararı verebilir. Özetle, evlilik birliğinin temelinden sarsılması davasında kusur, davanın açılmasından ziyade davanın reddedilip edilmeyeceği ve boşanmanın mali sonuçları (tazminat, nafaka) üzerinde belirleyici rol oynamaktadır.

Kusur Belirleme ve Emsal Yargıtay İçtihatları

Türk aile hukukunda, evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle açılan boşanma davalarında "kusur" olgusu, davanın kaderini belirleyen en temel unsurdur. Türk Medeni Kanunu çerçevesinde boşanma kararı verilebilmesi, tazminat taleplerinin değerlendirilmesi ve nafaka miktarının tayini doğrudan tarafların kusur oranlarına bağlıdır. Yargıtay, yerleşik içtihatlarında kusuru; kusursuz, az kusurlu, eşit kusurlu, ağır kusurlu ve tam kusurlu şeklinde derecelendirerek her somut olayın kendine has özelliklerine göre bir denge kurmaktadır.

Ağır Kusur Sayılan Haller

Boşanma davalarında taraflardan birinin sergilediği davranışlar, evlilik birliğini diğer eş için çekilmez hale getiriyorsa ve bu davranışlar nitelik itibarıyla ağır bir hak ihlali barındırıyorsa "ağır kusur" tespiti yapılır. Yargıtay ve Hukuk Genel Kurulu (HGK) kararları, hangi eylemlerin ağır kusur teşkil ettiği konusunda yol göstericidir. Özellikle barınma hakkının ihlali ve eşin aile konutundan uzaklaştırılması, yargı kararlarında en sert şekilde yaptırıma tabi tutulan kusurlu davranışlar arasında yer almaktadır.

Hukuk Genel Kurulu'nun bu konudaki yaklaşımı oldukça nettir:

Hukuk Genel Kurulu’nun 2017/1084 K. sayılı kararı uyarınca; bağımsız konut temin etmemek ve eşi evden kovmak, boşanma davasında ağır kusur sayılmaktadır.

Bu karar, eşlerin ortak hayatı sürdürebilmeleri için gerekli olan asgari şartların sağlanmamasını ve eşin duygusal veya fiziksel zorlamayla konut dışına itilmesini, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasında asli neden olarak kabul eder. Bir eşin, diğerini ailesiyle birlikte yaşamaya zorlaması veya bağımsız bir yaşam alanı oluşturmaktan kaçınması, dürüstlük kuralı ve evlilik sözleşmesinin yüklediği sorumluluklarla bağdaşmamaktadır.

Öte yandan, kusur tespiti yapılırken tarafların birbirine karşı sergilediği olumsuz tutumlar bir teraziye konulur. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, bir tarafın eylemi ile diğer tarafın tepkisi arasındaki dengeyi şu şekilde değerlendirmiştir:

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin 2020/6184 E., 2021/781 K. sayılı ilamında; eşini küçümseyen ve eve almayan erkek ile kişisel bakımını ihmal eden ve hakaret eden kadının eşit kusurlu olduğu kabul edilmiştir.

Bu içtihat, boşanma hukukunda kusur belirlenirken sadece tek bir olaya odaklanılmaması gerektiğini, tarafların evlilik süresince birbirlerine karşı takındıkları genel tavrın bütüncül bir bakış açısıyla incelenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Sadakat Yükümlülüğü ve Şiddet

Evlilik birliğinin kurulmasıyla birlikte eşler üzerinde doğan en önemli yükümlülüklerden biri de sadakattir. Türk Medeni Kanunu’nun 185/3 maddesi, "Eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar" hükmünü amirdir. Bu yükümlülüğün ihlali, sadece cinsel sadakatsizliği değil, aynı zamanda güven sarsıcı her türlü davranışı da kapsamaktadır. Sadakat yükümlülüğüne aykırı hareket eden eş, boşanma davasında ağır kusurlu sayılmakta ve bu durum karşı taraf lehine maddi-manevi tazminat hakkı doğurmaktadır.

Şiddet ise boşanma davalarında kusur hiyerarşisinin en tepesinde yer alan unsurdur. Fiziksel, psikolojik, ekonomik veya cinsel şiddet, evlilik birliğini doğrudan dinamitleyen eylemlerdir. Yargıtay, şiddet içeren eylemleri, sözlü hakaretlere kıyasla daha ağır bir kusur olarak nitelendirmektedir:

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin 2020/6161 E., 2021/793 K. sayılı kararında; eşine fiziksel şiddet uygulayan ve tehdit eden erkeğin, eşine hakaret eden kadına göre ağır kusurlu olduğu hüküm altına alınmıştır.

Bu karar, "haksız tahrik" veya "karşılıklı kusur" iddialarının şiddet vakalarında her zaman eşitlik sağlamayacağını, şiddetin niteliği gereği evlilik birliğine vurulan en ağır darbe olduğunu tescillemektedir.

Boşanma yargılamasında dikkat edilmesi gereken bir diğer kritik husus, aile mahkemesi hakiminin ceza yargılamasından ne derece etkileneceğidir. Uygulamada, ceza mahkemesinde beraat eden bir eşin aile mahkemesinde de kusursuz sayılacağı yönünde yanlış bir algı mevcuttur. Ancak Yargıtay bu konudaki sınırları kesin bir dille çizmiştir:

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin 2017/3351 K. sayılı kararı uyarınca; ceza mahkemesinin verdiği beraat kararı aile mahkemesi hakimini bağlamaz; aile mahkemesi kusur tespitini kendi topladığı delillerle ve hukuk yargılaması usulüyle serbestçe yapar.

Bu ilke, hukuk ve ceza yargılamasının amaç ve ispat kurallarının farklılığından kaynaklanır. Ceza mahkemesinde "şüpheden sanık yararlanır" ilkesi gereği delil yetersizliğinden beraat eden bir kişi, aile mahkemesinde toplanan tanık beyanları, HTS kayıtları veya sosyal medya içerikleri gibi delillerle "kusurlu" bulunabilir. Dolayısıyla, boşanma davasında kusur tespiti, ceza dosyasındaki sonuçtan bağımsız olarak, evlilik hukukunun kendine özgü disiplini içerisinde değerlendirilmelidir.

Anlaşmalı Boşanma ve Fiili Ayrılık Müessesesi

Türk Medeni Kanunu, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına dayalı boşanma davalarını sadece çekişmeli süreçlerle sınırlı tutmamış; eşlerin irade beyanlarına veya belirli bir sürenin geçmesine dayalı özel mekanizmalar da geliştirmiştir. Bu kapsamda anlaşmalı boşanma ve fiili ayrılık nedeniyle boşanma, yargılama sürecini hızlandıran ve evlilik birliğinin sürdürülemezliğini yasal karinelerle kabul eden iki temel müessesedir.

Hızlı Boşanma Şartları

Halk arasında "tek celsede boşanma" olarak bilinen anlaşmalı boşanma, TMK m. 166/3 hükmünde düzenlenmiştir. Kanun koyucu, bu madde ile eşlerin boşanma ve boşanmanın fer’i sonuçları (velayet, nafaka, tazminat, mal paylaşımı vb.) üzerinde tam bir mutabakata varmaları halinde, evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını karine olarak kabul eder. Ancak bu hızlandırılmış sürecin işletilebilmesi için belirli yasal şartların varlığı zorunludur.

Öncelikle, evliliğin en az bir yıl sürmüş olması gerekir. Bir yıldan kısa süren evliliklerde taraflar her konuda anlaşmış olsalar dahi, dava TMK m. 166/1-2 uyarınca çekişmeli boşanma usulüne göre görülür ve tarafların kusur ispatı yapması beklenir. Anlaşmalı boşanmada eşlerin mahkemeye birlikte başvurması ya da bir eşin açtığı davanın diğer eş tarafından kabul edilmesi şarttır. Buradaki en kritik aşama, hakimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve taraflar arasında akdedilen boşanma protokolünü uygun bulmasıdır. Hakim, protokolde çocukların menfaatini gözeterek gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir; tarafların bu değişiklikleri kabul etmesi halinde boşanmaya hükmedilir.

Anlaşmalı boşanma sürecinde tarafların irade beyanlarının sürekliliği büyük önem taşır. Bu hususta Yargıtay'ın yerleşik içtihatları, sürecin herhangi bir aşamasında vazgeçme hakkının mahfuz olduğunu göstermektedir:

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2017/5101 sayılı kararı: "Anlaşmalı boşanma davasında hüküm kesinleşene kadar taraflardan birinin iradesinden dönmesi halinde dava çekişmeli boşanmaya (TMK m. 166/1-2) dönüşür."

Bu karar, anlaşmalı boşanma protokolünün imzalanmış olmasının tek başına yeterli olmadığını, mahkeme huzurundaki sözlü beyanın ve kararın kesinleşmesine kadar geçen süreçteki irade birliğinin korunması gerektiğini vurgular. Eğer taraflardan biri duruşmada veya karar kesinleşmeden önce anlaşmadan vazgeçtiğini bildirirse, mahkeme davayı reddetmez; aksine davacıya delillerini sunması için süre vererek davayı çekişmeli boşanma usulüne göre yürütmeye devam eder.

Dava Reddi Sonrası Üç Yıllık Süre

Türk boşanma hukukunda "fiili ayrılık" olarak adlandırılan durum, TMK m. 166/4 maddesinde düzenlenmiştir. Bu hüküm, daha önce herhangi bir boşanma sebebiyle açılmış ve reddedilmiş bir davanın ardından, eşlerin ortak hayatı yeniden kuramamaları durumunda devreye girer. Kanun koyucu, reddedilen bir davanın üzerinden uzun bir süre geçmesine rağmen bir araya gelemeyen eşlerin evlilik birliğini sürdürme iradelerinin kalmadığını ve bu birliğin artık toplum ve taraflar için korunmaya değer bir yarar taşımadığını kabul eder.

Bu madde uyarınca boşanma kararı verilebilmesi için şu şartların bir arada bulunması gerekir:

  1. Daha önce açılmış bir boşanma davasının mahkemece reddedilmiş olması.
  2. Bu ret kararının kesinleşmiş olması.
  3. Kararın kesinleşme tarihinden itibaren üç yıl geçmiş olması.
  4. Bu üç yıllık süre zarfında ortak hayatın hiçbir şekilde yeniden kurulamamış olması.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, bu sürenin mutlak olduğunu ve şartlar gerçekleştiğinde hakimin kusur araştırması yapmaksızın boşanmaya karar vermesi gerektiğini belirtmektedir:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2007/2-650 E., 2007/599 K. sayılı ilamı: "Reddedilen ilk boşanma davasının kesinleşmesinden sonra üç yıl boyunca bir araya gelinmemesi durumunda TMK 166/son maddesi uyarınca boşanmaya hükmedilmesi gerekir."

Bu içtihat, fiili ayrılığa dayalı davaların "şekli" bir nitelik taşıdığını gösterir. Mahkeme burada eşlerin neden ayrı yaşadığını veya kimin kusurlu olduğunu araştırmaz; sadece üç yıllık sürenin dolup dolmadığını ve bu sürede birleşme olup olmadığını inceler. Ancak bu süreçte dikkat edilmesi gereken bir diğer husus, dava devam ederken taraflardan birinin vefat etmesi durumudur. TMK m. 181/2 uyarınca, boşanma davası sürerken eşlerden birinin ölümü halinde mirasçılar kusur tespiti yönünden davaya devam edebilirler. Bu tespit, sağ kalan eşin mirasçılık sıfatını doğrudan etkileyeceği için fiili ayrılığa dayalı davalarda da usuli bir öneme sahiptir.

Sonuç olarak, gerek anlaşmalı boşanma gerekse fiili ayrılığa dayalı boşanma, Türk hukuk sisteminde evliliklerin kangren haline gelmiş süreçlerini sonlandırmak için öngörülmüş yasal çıkış yollarıdır. Her iki durumda da yasal sürelerin takibi ve irade beyanlarının usulüne uygun sunulması hak kaybını önlemek adına kritiktir.

Boşanmanın Mali Sonuçları ve Tazminat Hakları

Evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle açılan boşanma davalarında, mahkemenin yalnızca tarafların boşanmasına karar vermesi yeterli değildir. Boşanma kararıyla birlikte eşlerin ekonomik dengeleri sarsılmakta ve çocukların geleceği risk altına girmektedir. Bu nedenle Türk Medeni Kanunu, boşanmanın fer’i (eklentisi) niteliğinde olan mali sonuçları ayrıntılı bir şekilde düzenlemiştir. Bu mali sonuçlar; yoksulluk nafakası, iştirak nafakası, maddi tazminat ve manevi tazminat gibi kalemlerden oluşmaktadır.

Yoksulluk Nafakası

Boşanma davası neticesinde eşlerden birinin ekonomik olarak zor duruma düşmesi, kanun koyucu tarafından sosyal ve ahlaki bir dayanışma ilkesi çerçevesinde ele alınmıştır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesi uyarınca; boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek olan taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla, geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Burada dikkat edilmesi gereken en kritik husus, nafaka talep eden tarafın kusurunun, nafaka yükümlüsü olacak taraftan daha ağır olmamasıdır. Nafaka yükümlüsünün kusurlu olup olmaması ise yoksulluk nafakasının bağlanması için bir şart değildir; önemli olan tarafların ekonomik güçleri ve kusur oranları arasındaki dengedir.

Yargıtay içtihatlarında "yoksulluk" kavramı, sadece açlık sınırında olma hali olarak değil, kişinin boşanmadan önceki yaşam standardını idame ettirememesi olarak geniş yorumlanmaktadır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/2-2424 E., 2019/751 K. "Yoksulluk; yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür, eğitim gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmama durumudur."

Bu karar, yoksulluk nafakasının sadece temel biyolojik ihtiyaçları karşılamak için değil, bireyin sosyal ve kültürel varlığını sürdürebilmesi için de gerekli olduğunu tescil etmektedir. Eğer bir eş, boşanma nedeniyle bu standartların altına düşecekse ve diğer eşin mali gücü buna elveriyorsa, hakim hakkaniyete uygun bir nafakaya hükmeder. Ayrıca, müşterek çocukların bakımı ve eğitimi için ödenen iştirak nafakası (TMK m. 182) da boşanmanın mali sonuçları arasında yer almakta olup, çocuğun üstün yararı ilkesi gereği velayeti kendisine bırakılmayan eş tarafından ödenir.

Ziynet Eşyaları ve Maddi-Manevi Tazminat

Boşanma davalarında en çok uyuşmazlık yaşanan konulardan biri de tazminat talepleridir. Tazminat, evlilik birliğinin sona ermesiyle mahrum kalınan menfaatlerin ve çekilen manevi acıların telafisi amacını taşır. TMK m. 174/1 uyarınca, mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddi tazminat isteyebilir. Maddi tazminatın miktarında tarafların sosyal ve ekonomik durumları ile evliliğin süresi gibi faktörler belirleyicidir.

Manevi tazminat ise TMK m. 174/2 kapsamında düzenlenmiştir. Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevi tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir. Özellikle fiziksel şiddet, sadakatsizlik, ağır hakaret gibi durumlar kişilik haklarına saldırı olarak kabul edilir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2014/26972 E., 2015/14189 K. "Fiziksel şiddet uygulayan ve sadakat yükümlülüğünü ihlal eden ağır kusurlu eşe karşı diğer eş lehine TMK 174/2 uyarınca manevi tazminata hükmedilmesi gerekir."

Bu içtihat, evlilik birliğindeki temel yükümlülüklerin ihlalinin sadece boşanma nedeni değil, aynı zamanda ciddi bir tazminat yükümlülüğü doğurduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Sadakat yükümlülüğünün ihlali veya şiddet, karşı tarafta onarılması güç manevi yaralar açtığından, yargı bu durumlarda tazminat miktarının caydırıcı ve tatmin edici olması gerektiğini vurgular.

Ziynet eşyaları hususu ise genellikle boşanma davası ile birlikte veya ayrı bir dava olarak gündeme gelir. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, düğünde takılan ziynet eşyaları (takılar ve altınlar), kime takılmış olursa olsun aksine bir anlaşma veya yerel adet bulunmadıkça kadına ait sayılır. Kadının evden ayrılırken bu eşyaları yanında götürdüğü asıldır; ancak kadının evden kovulması, zorla dışarı atılması veya ziynetlerin erkek tarafından bozdurulup harcanması durumunda, kadının bu eşyaların iadesini veya bedelini talep etme hakkı doğar. İspat yükü, hayatın olağan akışı gereği ziynetlerin kendisinde olmadığını iddia eden taraftadır.

Sonuç olarak, boşanmanın mali sonuçları belirlenirken mahkemeler; kusur tespiti, ekonomik ve sosyal durum araştırması (SED) ve tarafların hakkaniyetli bir şekilde dengelenmesi kriterlerini esas almaktadır. Hak kaybına uğramamak adına, tazminat ve nafaka taleplerinin hukuki delillerle (banka kayıtları, tanık beyanları, sosyal medya içerikleri vb.) desteklenmesi büyük önem taşımaktadır.

Yargılama Usulü ve Görevli Mahkemeler

Evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle açılan boşanma davaları, usul hukuku açısından titizlikle yönetilmesi gereken süreçlerdir. Bu davalarda davanın nerede açılacağı, hangi mahkemenin bu uyuşmazlığa bakmaya yetkili olduğu ve iddiaların hangi delillerle ispatlanacağı, davanın kaderini belirleyen temel unsurlardır. Türk hukuk sisteminde aile hukukuna ilişkin uyuşmazlıklar, uzmanlık gerektirmesi nedeniyle özel kanunlarla ve ihtisas mahkemeleri aracılığıyla çözüme kavuşturulmaktadır.

Yetki ve Görev

Boşanma davalarında görevli mahkeme, 4787 Sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun uyarınca belirlenmiştir. İlgili kanun, aile hukukundan doğan dava ve işlerin "Aile Mahkemeleri" tarafından görülmesini emreder. Bu mahkemeler, bünyesinde psikolog, pedagog ve sosyal çalışmacı gibi uzmanları barındırarak uyuşmazlığın sadece hukuki değil, sosyal ve psikolojik boyutlarını da ele almayı hedefler.

Ancak her ilçede müstakil bir Aile Mahkemesi bulunmayabilir. Bu durumda görevli mahkemenin nasıl belirleneceği hususunda Yargıtay'ın yerleşik içtihatları yol göstericidir:

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2018/9401 E. sayılı kararı: "Boşanma davalarında Aile Mahkemelerinin görevli olduğu, bu mahkemelerin bulunmadığı yerlerde ise Asliye Hukuk Mahkemelerinin 'Aile Mahkemesi' sıfatıyla davaya bakmak zorunda olduğu kabul edilmiştir."

Bu karar, görev kuralının kamu düzenine ilişkin olduğunu ve mahkemenin bu sıfatı kullanmadan verdiği kararların usulden bozulabileceğini hatırlatmaktadır.

Yetki konusu ise, davanın hangi coğrafi bölgedeki mahkemede açılacağını belirler. Türk Medeni Kanunu’nun 168. maddesi uyarınca boşanma davalarında yetkili mahkeme; eşlerden birinin yerleşim yeri veya eşlerin davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir. Bu kural, tarafların dava sürecinde ulaşım ve delillere erişim kolaylığını sağlamayı amaçlar. Yetki itirazı, cevap dilekçesi süresi içinde ileri sürülmelidir; aksi takdirde davanın açıldığı mahkeme yetkili hale gelir.

İspat Vasıtaları

Çekişmeli boşanma davalarında "iddia eden, iddiasını ispatla yükümlüdür" ilkesi geçerlidir. Evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını ileri süren taraf, bu sarsılmaya neden olan olayları ve karşı tarafın kusurunu hukuka uygun delillerle ortaya koymalıdır. İspat araçları arasında tanık beyanları, sosyal doku inceleme raporları, HTS kayıtları, banka dökümleri, mesajlaşma içerikleri ve fotoğraflar yer alabilir.

Tanık beyanları boşanma davalarının en yaygın delilidir. Ancak her tanık beyanı hükme esas alınamaz. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, tanıklığın niteliği konusunda oldukça katı bir standart belirlemiştir:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/2440 E., 2020/505 K. sayılı kararı: "Duyuma dayalı ve soyut tanık beyanlarının kusur ispatı için yeterli kabul edilmeyeceği, tanıkların bizzat gördüğü ve bildiği somut olaylara dayanması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca affedilen veya hoşgörüyle karşılanan olayların da kusur belirlemesinde dikkate alınamayacağı belirtilmiştir."

Bu karar, "komşulardan duyduğuma göre" veya "eşimden işittiğim kadarıyla" şeklindeki beyanların mahkeme nezdinde tam ispat gücüne sahip olmadığını, tanığın vakıaya bizzat şahitlik etmesi gerektiğini net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Yargılama usulünde bir diğer kritik imkan ise "ıslah" müessesesidir. Dava açıldıktan sonra, başlangıçta ileri sürülmeyen veya eksik kalan hususlar usulüne uygun şekilde değiştirilebilir. Özellikle genel boşanma sebebiyle (şiddetli geçimsizlik) açılan bir davanın, yargılama sırasında ortaya çıkan yeni delillerle özel bir sebebe dönüştürülmesi mümkündür:

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2020/1854 E. sayılı kararı: "Evlilik birliğinin sarsılması (TMK 166) nedenine dayalı olarak açılan davanın ıslah yoluyla zina (TMK 161) nedenine dayalı hale getirilebileceği ve 6 aylık hak düşürücü sürenin ilk davanın açıldığı tarihe göre hesaplanacağı kabul edilmiştir."

Bu içtihat, davacının hukuki nitelendirmede yaptığı hatayı veya sonradan kesinleşen vakıaları davaya dahil edebilmesi açısından büyük önem taşır.

Genel Değerlendirme ve Özet

Evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle açılan boşanma davaları, sadece duygusal bir kopuşun değil, aynı zamanda karmaşık bir hukuki mücadelenin de alanıdır. Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesi çerçevesinde şekillenen bu süreçte; tarafların kusur dereceleri, sadakat yükümlülüğüne aykırılıklar ve ortak hayatın çekilmezliği titizlikle analiz edilir. Yargıtay ve Hukuk Genel Kurulu’nun güncel kararları, tam kusurlu eşin dava açamayacağını, ancak az da olsa kusurlu olan bir davalının boşanmaya itiraz etmesinin "hakkın kötüye kullanılması" sayılabileceğini göstermektedir.

Sonuç olarak; davanın doğru mahkemede açılması (Aile Mahkemesi), yetki kurallarına riayet edilmesi ve iddiaların "duyuma dayalı olmayan" somut delillerle ispatlanması, hak kayıplarının önlenmesi adına hayati önem taşır. Boşanma kararı sadece bir evliliği sonlandırmakla kalmaz; nafaka, tazminat, velayet ve mal paylaşımı gibi geleceği doğrudan etkileyen mali ve hukuki sonuçlar doğurur. Bu nedenle, sürecin her aşamasında güncel içtihatların ve usul kurallarının profesyonel bir bakış açısıyla takip edilmesi elzemdir.

Yazar Görseli
Müellif

Av. Ali Haydar GÜLEÇ

Güleç Hukuk Bürosu'nda 9 yıldır yöneticilik ve avukatlık yapmaktadır.