
Yetersiz Aydınlatılmış Sokakta Kaza: Belediye Sorumluluğu
Sokaklardaki yetersiz aydınlatma, çukur, bozuk zemin veya gevşek logar kapakları nedeniyle yaşanan trafik kazalarında zarar gören kişiler, yolun bakım ve güvenliğinden sorumlu belediyeye karşı tazminat davası açabilir. Peki belediyenin hizmet kusuru nasıl ispatlanır, hangi mahkeme görevlidir ve hangi tazminat kalemleri talep edilebilir? Bu yazıda 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu hükümleri, güncel Danıştay, Yargıtay ve Uyuşmazlık Mahkemesi kararları ışığında belediye sorumluluğunu tüm yönleriyle ele alıyoruz.
Belediyenin Yol Güvenliği Yükümlülüğü ve Hizmet Kusuru Sorumluluğunun Hukuki Dayanağı
Yetersiz aydınlatılmış sokaklar, yol üzerindeki çukurlar, bozuk zeminler, gevşek logar kapakları veya işaretlenmemiş engeller nedeniyle meydana gelen trafik kazalarında belediyenin tazminat sorumluluğu, kamu hizmetinin gereği gibi yürütülmemesinden, yani hizmet kusurundan doğar. Yolların bakım ve güvenliğinden sorumlu olan idarenin bu yükümlülüğünü yerine getirmemesi, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu ile Anayasa'nın 125. maddesi kapsamında doğrudan tazminat sorumluluğu doğurur.
Karayolları Trafik Kanunu Kapsamında Belediyenin Görevleri
Belediyenin yol güvenliği konusundaki yükümlülüklerinin temel kaynağı 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 10. maddesinin (b) fıkrasıdır (KTK m.10/b). Bu hüküm uyarınca belediyeler, yapım ve bakımından sorumlu oldukları yollar bakımından aşağıdaki görevleri yerine getirmekle yükümlüdür:
- Yapım ve bakımından sorumlu oldukları yolları trafik düzeni ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmak
- Karayolu yapısında ve üzerinde yapılacak çalışmalarda gerekli tedbirleri almak ve denetlemek
- Trafik için tehlike teşkil eden engelleri, gece veya gündüze göre kolayca görülebilecek şekilde işaretlemek veya ortadan kaldırmak
- Yol yapısı veya işaretleme yetersizliği nedeniyle kazaların meydana geldiği yerlerde yetkililerce teklif edilen tedbirleri almak
Bu yükümlülüğü tamamlayan bir başka hüküm ise KTK m.7/a'dır. Bu madde uyarınca belediye, yapım ve bakımından sorumlu olduğu karayollarında can ve mal güvenliği yönünden gerekli düzenleme ve işaretlemeleri yaparak önlemleri almakla görevlidir. Nitekim Yargıtay 17. Hukuk Dairesi'nin 23.10.2017 tarihli kararında (2016/18119 E., 2017/9434 K.), yağmur sonrası oluşan çukur ve tümseklerin işaretlenmemesi sonucu meydana gelen kazada belediyenin KTK m.7/a ve m.13 uyarınca kusurlu bulunduğu açıkça tespit edilmiştir.
KTK m.13 ise "Karayolu Trafik Güvenliği" başlığı altında, karayolunun yapım ve bakımı ile görevli ve sorumlu bütün kuruluşların karayolu yapısını trafik güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmakla yükümlü olduklarını düzenler. Bu hüküm yalnızca belediyeleri değil, yolun niteliğine göre tüm idari kuruluşları kapsayan genel bir güvenlik yükümlülüğü getirmektedir.
Yolun Niteliğine Göre Sorumlu Kurumun Belirlenmesi
Bozuk veya yetersiz aydınlatılmış yol nedeniyle açılacak tazminat davasında doğru davalıyı belirlemek, davanın kabulü açısından kritik öneme sahiptir. Sorumlu kurum, kazanın meydana geldiği yolun niteliğine göre değişmektedir:
- Belediye yolunda (şehir içi yollar): İlgili belediye sorumludur.
- İl yolunda: İl Özel İdaresi sorumludur.
- Devlet yolu ve otoyolda: Karayolları Genel Müdürlüğü sorumludur.
- Özel site yolunda: Site yönetimi sorumludur.
Bu ayrım pratikte büyük önem taşır; zira şehir içi yollarda meydana gelen kazalarda yükümlülüklerin yerine getirilmemesinden kaynaklanan zararlar için dava ilgili belediyeye, şehir dışı yollarda ise Karayolları Genel Müdürlüğü'ne karşı açılır. Yanlış idareye karşı dava açılması, davanın husumetten reddine yol açabileceğinden, kaza yerinin yapım ve bakım sorumluluğunun hangi kuruma ait olduğu önceden tespit edilmelidir.
Hizmet Kusuru Kavramı ve İdarenin Sorumluluğu
İdarenin bozuk yol nedeniyle doğan zararlardan sorumlu tutulmasının anayasal dayanağı Anayasa'nın 125. maddesinin son fıkrasıdır (Anayasa m.125/7). Bu hüküm, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğunu açıkça hükme bağlamıştır. Bu sorumluluk, hukuk devleti ilkesinin doğal bir sonucudur.
Hizmet kusuru, bir kamu hizmetinin kuruluş ve işleyişindeki aksaklık, eksiklik veya bozukluk olarak tanımlanır. Bu kusur üç temel halde ortaya çıkar:
- Hizmetin kötü işlemesi: Hizmetin beklenen özen, dikkat ve kalitede yerine getirilmemesi. Yolun bakımının yetersiz yapılması, çukurların kapatılmaması bu kapsamdadır.
- Hizmetin geç işlemesi: İdarenin faaliyetlerini zamanında ve gerekli süratle yapmaması; örneğin bildirilen bir yol arızasının makul süre içinde giderilmemesi.
- Hizmetin hiç işlememesi: Yürütülmesi gereken hizmetin tamamen yerine getirilmemesi; tehlikeli engelin hiç işaretlenmemesi gibi.
İdarenin hizmet kusuru sorumluluğu, özel hukuktaki istihdam edenin sorumluluğu gibi dolaylı değil, doğrudan bir sorumluluktur. Yani idare, personelinin kusurundan değil, doğrudan hizmetin kendisindeki aksaklıktan sorumlu tutulur. Bu sorumluluğun doğması için kusurun ağır veya hafif olması sonuca etki etmez; kusurun varlığı yeterlidir. Ancak kusur ile zarar arasında nedensellik (illiyet) bağı bulunması zorunludur.
Danıştay 15. Dairesi'nin yerleşik içtihatları da bu yöndedir. Örneğin 12.05.2016 tarihli kararında (2013/13975 E., 2016/3486 K.), gevşek logar kapağından kaynaklanan kazada logar kapaklarının bakım, onarım ve gözetim sorumluluğunun idareye ait olduğu, bakım ve onarımı yapmayan idarenin hizmet kusuru işlediği açıkça kabul edilmiştir. Bu sorumluluğun tespitinde mahkeme; yolun kusurlu olup olmadığına, idarenin bu kusuru önleyip önleyemeyeceğine, kaza ile yol kusuru arasında nedensellik bulunup bulunmadığına ve varsa mağdurun kusur oranına odaklanır.
Görevli ve Yetkili Mahkeme: Adli Yargı Yolunun Belirlenmesi
Bozuk yol veya yetersiz aydınlatma nedeniyle meydana gelen trafik kazalarında belediyeye karşı açılacak tazminat davasında en kritik usul sorunlarından biri, davanın hangi yargı kolunda ve hangi yer mahkemesinde açılacağıdır. Yanlış yargı yolunun tercih edilmesi, davanın görev yönünden reddedilmesine ve değerli zamanın kaybedilmesine yol açar. Bu nedenle dava açılmadan önce görevli yargı kolunun adli yargı mı yoksa idari yargı mı olduğunun doğru tespit edilmesi zorunludur.
İdari Yargıdan Adli Yargıya Geçiş Süreci
Belediyenin hizmet kusurundan kaynaklanan tazminat davalarında görevli yargı yolu, uzun yıllar boyunca idari yargı olarak kabul edilmiştir. Zira idarenin hizmet kusuru, kural olarak idare hukukuna özgü bir sorumluluk türüdür ve bu tür uyuşmazlıklar geleneksel olarak idare mahkemelerinde tam yargı davası şeklinde görülmekteydi. İdarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğunu hükme bağlayan (Anayasa m.125/7) çerçevesinde, yol bakım ve güvenliğindeki aksaklıklar idarenin hizmet kusuru olarak değerlendiriliyor ve davalar idari yargıya götürülüyordu.
Ancak bu yerleşik uygulama, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 110. maddesi (KTK m.110) ile köklü bir biçimde değişmiştir. 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren bu düzenleme, trafik kazası nedeniyle idareye karşı açılan tazminat davalarının adli yargıda görüleceğini açıkça hükme bağlamıştır. Buna göre, idarenin hizmet kusurundan kaynaklansa dahi karayolunda meydana gelen trafik kazaları nedeniyle açılan tazminat davalarında asliye hukuk mahkemeleri görevlidir.
Bu düzenlemenin yürürlüğe girmesinin ardından bir süre yargı yolu konusunda tereddütler yaşanmış olsa da, Uyuşmazlık Mahkemesi 2018 yılından itibaren verdiği kararlarla adli yargının görevli olduğu içtihadını istikrarlı biçimde pekiştirmiştir. Bu konudaki en önemli içtihatlardan biri şu şekildedir:
Uyuşmazlık Mahkemesi'nin 24.09.2018 tarihli kararında (2018/530 E., 2018/467 K.), 2918 sayılı Kanun'un 110. maddesinin karayollarında can ve mal güvenliği yönünden trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konuları kapsadığı, itiraz konusu kuralın trafik kazasında zarar görenin asker kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya olayın hemzemin geçitte meydana gelmesine göre farklı yargı kollarında görülen davalarda yeknesak bir usul belirleyerek yargı yolu belirsizliğini gidermeyi amaçladığı, bu düzenlemenin kamu yararına yönelik olduğu, dolayısıyla bu tür sorumluluk davalarının adli yargıda çözümlenmesi gerektiği belirtilmiştir.
Bu karar, yol kusuruna dayalı tazminat davalarının niçin adli yargıya tabi olduğunu net biçimde ortaya koymaktadır. Kanun koyucunun amacı, trafik güvenliğine ilişkin tüm sorumluluk davalarında tek tip bir usul oluşturarak yargı yolu karmaşasını ortadan kaldırmaktır. Bu yaklaşım, sadece belediyelere değil, yol bakımından sorumlu tüm idarelere karşı açılan davaları kapsamaktadır.
Nitekim Karayolları Genel Müdürlüğü'nün sorumluluk alanındaki yollarda meydana gelen kazalar bakımından da aynı içtihat geçerlidir:
Uyuşmazlık Mahkemesi'nin 29.04.2019 tarihli kararında (2019/290 E., 2019/356 K.), Karayolları Genel Müdürlüğü'nün sorumluluk alanında meydana gelen ve davacıların murislerinin vefat ettiği kazada açılan tazminat davasının adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Bu iki karar birlikte değerlendirildiğinde, yolun bozuk olması, gerekli aydınlatmanın yapılmaması, güvenlik önlemlerinin alınmaması veya işaret ve uyarı levhalarının konulmaması gibi nedenlerle meydana gelen tüm kazalarda sorumlu idareye karşı açılacak davaların asliye hukuk mahkemelerinde görüleceği kesin biçimde anlaşılmaktadır.
Yetkili Mahkemenin Belirlenmesi
Görevli yargı kolu ve mahkeme türü belirlendikten sonra, davanın hangi yerdeki asliye hukuk mahkemesinde açılacağı, yani yetkili mahkeme sorununun çözülmesi gerekir. Bozuk yol veya yetersiz aydınlatma nedeniyle meydana gelen kazalar hukuki niteliği itibarıyla haksız fiil teşkil ettiğinden, yetki bakımından haksız fiile ilişkin özel yetki kuralı uygulanır.
Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 16. maddesi (HMK m.16) uyarınca haksız fiilden doğan davalarda birden fazla mahkeme yetkili kılınmıştır. Buna göre davacı, aşağıdaki yer mahkemelerinden herhangi birinde davasını açabilir:
- Haksız fiilin işlendiği yer mahkemesi: Yani bozuk yolun bulunduğu, kazanın meydana geldiği yerdeki asliye hukuk mahkemesi
- Zararın meydana geldiği veya gelme ihtimalinin bulunduğu yer mahkemesi: Zararın doğduğu yer
- Zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi: Mağdurun ikametgâhının bulunduğu yerdeki mahkeme
Bu seçimlik yetki düzenlemesi, zarar gören kişiye önemli bir kolaylık sağlar. Özellikle zarar görenin kendi yerleşim yeri mahkemesinde dava açabilmesi, mağdurun kazanın meydana geldiği uzak bir şehirde dava takip etme külfetinden kurtulmasına imkân tanır. Davacı, somut olayın koşullarına göre kendisi için en elverişli olan mahkemeyi tercih ederek davasını açabilir.
Yetkili mahkemenin doğru belirlenmesi, davanın esastan görülmeye başlanması açısından kritik önem taşır. Görevli ve yetkili mahkemenin yanlış tespiti, davanın usulden reddine ve zaman kaybına yol açacağından, dava açılmadan önce bu hususların titizlikle değerlendirilmesi gerekir.
Talep Edilebilecek Tazminat Kalemleri ve Hesaplama Esasları
Bozuk yol, yetersiz aydınlatma, işaretlenmemiş çukur veya gevşek logar kapağı gibi nedenlerle meydana gelen kazalarda zarar gören kişi, belediyenin hizmet kusurunu ispatladığı takdirde hem maddi hem de manevi tazminat talep edebilir. Tazminat talebinin hukuki temeli, kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar verenin bu zararı gidermekle yükümlü olduğunu düzenleyen haksız fiil sorumluluğudur (TBK m.49). Bu sorumluluk, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğunu hükme bağlayan anayasal düzenleme ile birleştiğinde, belediyenin tazminat ödeme yükümlülüğü doğmaktadır.
Talep edilebilecek zararın kapsamı, kazanın sonucuna göre değişmektedir. Yaralanmalı kazalarda yaralanan kişi bizzat zarar kalemlerini talep ederken, ölümlü kazalarda ölenin desteğinden yoksun kalan yakınları dava açabilmektedir.
Maddi Tazminat Kalemleri
Maddi tazminat, kişinin malvarlığında kazadan kaynaklanan eksilmenin karşılanmasını amaçlar. Talep edilebilecek maddi tazminat kalemleri, kazanın yaralanmalı mı yoksa ölümlü mü olduğuna göre farklılaşır.
Yaralanmalı kazalarda talep edilebilecek maddi zarar kalemleri şunlardır (TBK m.54):
- Tedavi giderleri: Yaralanma nedeniyle yapılan hastane, ameliyat, ilaç ve rehabilitasyon masrafları
- Kazanç kaybı: Tedavi süresince çalışılamamasından kaynaklanan gelir kaybı
- Çalışma gücünün azalmasından veya yitirilmesinden doğan kayıplar: Kazada oluşan maluliyet oranına bağlı gelir kaybı
- Ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan kayıplar: Çalışma gücünde azalma olmasa dahi, kişinin iş bulma ve kariyerinde ilerleme imkânlarının zorlaşması halinde doğan müstakbel zararlar
Maddi tazminatın hesaplanmasında kişinin yaşı, geliri, kusur oranı ve maluliyet oranı belirleyici kriterlerdir. Hesaplamada kişinin aylık gelirinden kusur oranı düşülür, kalan tutar maluliyet oranıyla çarpılır ve yıllık kayıp belirlenir. Aktif çalışma dönemine pasif çalışma dönemi de eklenerek toplam tazminat miktarı bulunur; ardından iskontolama yöntemiyle indirim uygulanır.
Önemle belirtmek gerekir ki, mağdurun kendi kusuru bulunsa dahi yol kusuru kanıtlanabildiğinde tazminat talep edilebilir. Ancak mahkeme, mağdurun müterafik kusur oranını tazminat miktarına yansıtır; örneğin %50 kusur halinde tazminattan %50 oranında indirim yapılabilir.
Bozuk yol nedeniyle aracında oluşan hasar bakımından şu ayrım kritiktir: Zorunlu trafik sigortası yalnızca üçüncü kişilere verilen zararları karşılar; araç sahibinin kendi aracındaki hasar bu kapsamda değildir. Kendi araçtaki hasarın karşılanması için kasko sigortası gerekir. Kasko bulunmuyorsa veya hasarı karşılamıyorsa, araçta oluşan ve sigortadan tahsil edilemeyen maddi zarar doğrudan sorumlu belediyeye karşı talep edilir.
Manevi Tazminat ve Ölüm Halinde Destekten Yoksun Kalma Tazminatı
Manevi tazminat, kazanın yol açtığı acı, üzüntü, elem ve kederin telafisi amacıyla hükmedilir. Hâkim, bedensel bütünlüğün zedelenmesi durumunda zarar görene uygun bir miktar paranın manevi tazminat olarak ödenmesine karar verebilir (TBK m.56). Yaralanan kişi kaza anında yaşanan korku ve şok, fiziksel acı, tedavi sürecindeki acılar ile organ kaybı veya sabit iz kalması halindeki psikolojik sarsıntı için manevi tazminat talep edebilir.
Ağır bedensel yaralanma veya uzuv kaybı halinde yaralananın yakınları (anne, baba, eş, çocuklar, nişanlı) da manevi tazminat davası açabilir (TBK m.56). Yargıtay uygulamasında uzuv kaybı veya hayati fonksiyonların yerine getirilememesi ağır bedensel yaralanma olarak kabul edilmektedir.
Manevi tazminatın sembolik değil, etkili, yeterli ve caydırıcı olması gerektiği yargı kararlarında vurgulanmaktadır. Danıştay 15. Dairesi'nin 20.02.2017 tarihli kararında (2013/98990 E., 2017/807 K.), ilk derece mahkemesinin anne ve baba için hükmettiği 5.000'er TL manevi tazminat yetersiz bulunmuş; tazminatın olayın oluş şekli, idarenin hizmet kusuru ve zararın niteliği dikkate alındığında elem ve ızdırabı giderecek, benzeri olayların yaşanmaması için caydırıcı düzeyde olması gerektiği belirtilmiştir.
İzmir Gaziemir'de yoldaki çukur nedeniyle meydana gelen ölümlü kazaya ilişkin Danıştay 15. Dairesi'nin 18.04.2017 tarihli kararında (2013/14422 E., 2017/1836 K.), aydınlatma ve işaretleme yapmayan belediyenin %60, kask takmayan murisin %40 kusurlu bulunması üzerine davacılara toplam 24.354,78 TL destekten yoksun kalma tazminatı ile 50.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmiş ve hüküm onanmıştır.
Bu karar, belediyenin aydınlatma ve işaretleme yükümlülüğünü yerine getirmemesinin hizmet kusuru sayıldığını ve manevi tazminatın yol kusurunun ağırlığıyla orantılı belirlendiğini ortaya koymaktadır. Karardan anlaşıldığı üzere mağdurun kusuru tazminat oranına yansıtılmakta, ancak idarenin hizmet kusuru tespit edildiğinde sorumluluk doğmaktadır.
Ölümlü kazalarda ise ölenden yaşarken destek alan kişiler şu maddi tazminat kalemlerini talep edebilir (TBK m.53):
- Cenaze giderleri
- Tedavi giderleri: Ölüm hemen gerçekleşmemişse yapılan tedavi masrafları
- Çalışma gücünün kaybından doğan kayıplar
- Destekten yoksun kalma tazminatı: Ölenin desteğinden yoksun kalanların uğradığı kayıplar
Destekten yoksun kalma tazminatında, evli ölenin eş ve çocuklarına, bekarın ise anne-babasına destek verdiği karine olarak kabul edilir; diğer yakınların destek aldıklarını ispat etmeleri gerekir. Bu tazminatın hesaplanmasında ölen kişinin geliri ve yaşı esas alınır. Ayrıca ölen kişinin yakınları, yaşadıkları acı ve keder nedeniyle manevi tazminat da talep edebilir.
İspat Yükü, Kusur Oranı ve Delillerin Toplanması
Bozuk yol veya yetersiz aydınlatma nedeniyle açılan tazminat davalarında en kritik aşama, belediyenin hizmet kusurunun somut delillerle ispatlanmasıdır. Bu davalarda ispat yükü kural olarak davacıdadır; davacı, yolun kusurlu olduğunu ve bu kusur ile kaza arasında nedensellik bağı bulunduğunu kanıtlamak zorundadır. Mahkeme, yolun kusurlu olup olmadığına, idarenin bu kusuru önleyip önleyemeyeceğine, kaza ile yol kusuru arasında illiyet bağı bulunup bulunmadığına ve mağdurun kendi kusuruna odaklanarak değerlendirme yapar.
Yol Kusurunun İspatı ve Delil Tespiti
Yolun bozuk veya tehlikeli olduğunu kanıtlamak için delillerin kaza anından itibaren titizlikle toplanması belirleyici öneme sahiptir. Çünkü idare, davaya cevap aşamasına kadar yoldaki çukuru kapatabilir, gevşek logar kapağını onarabilir veya eksik aydınlatmayı tamamlayabilir; bu durumda kaza anındaki yol durumunu kanıtlamak güçleşir. Bu nedenle aşağıdaki delillerin eksiksiz toplanması zorunludur:
- Kaza yeri fotoğrafları ve video kayıtları: Yolun fiziki durumunu, çukurun derinliğini, su birikintisini veya aydınlatma eksikliğini gösteren görüntüler en güçlü delil niteliğindedir.
- Trafik kaza tespit tutanağı: Kaza yerine çağrılan trafik polisi tarafından düzenlenen tutanak, yol zeminindeki ıslaklık veya bozulmanın ortaya konulmasında dikkate alınır.
- Görgü tanıklarının ifadeleri: Kazaya tanık olan kişilerin beyanları, yol kusurunun ve olayın oluş şeklinin tespitinde kullanılır.
- MOBESE kamera kayıtları: Olay yerine yakın kameraların görüntüleri kaza anını ve yol durumunu doğrudan ortaya koyabilir.
- Bilirkişi ve eksper raporları: Kusur oranlarının ve zararın belirlenmesinde teknik dayanak oluşturur.
Delillerin sonradan değişme ihtimaline karşı, HMK m.400 uyarınca delil tespiti talebinde bulunulması önem taşır. Bu yolla, henüz dava açılmadan veya dava sırasında kaza yerinin mevcut durumu mahkeme aracılığıyla resmi olarak tespit ettirilerek delilin kaybolmasının önüne geçilir.
Yargı kararları, idarenin delillerdeki şekli eksiklikler nedeniyle sorumluluktan kurtulamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Danıştay 15. Dairesi'nin 12.05.2016 tarihli kararında (2013/13975 E., 2016/3486 K.), yol ortasındaki gevşek logar kapağının aracın üzerinden geçtiği sırada yerinden çıkarak zarar verdiği olayda, logar kapaklarının bakım, onarım ve gözetim sorumluluğunun idareye ait olduğu, bu yükümlülüğü yerine getirmeyen idarenin hizmet kusuru işlediği belirtilmiştir. Kararda ayrıca, belgelerdeki şekli eksikliklerin kusur ve zararın varlığını ortadan kaldırmayacağı vurgulanmıştır. Bu içtihat, idarenin biçimsel itirazlarla sorumluluktan sıyrılamayacağını ve esasa ilişkin kusurun belirleyici olduğunu göstermektedir.
Benzer şekilde Yargıtay 17. Hukuk Dairesi'nin 23.10.2017 tarihli kararında (2016/18119 E., 2017/9434 K.), yağmur suyu nedeniyle oluşan çukur ve tümseklerin işaretlenmemesi sonucu meydana gelen maddi hasarlı kazada belediyenin sorumluluğu değerlendirilmiştir:
Belediyenin 2918 sayılı Kanun'un 7/a maddesindeki "yapım ve bakımdan sorumlu olduğu karayollarında can ve mal güvenliği yönünden gerekli düzenleme ve işaretlemeleri yaparak önlemleri almak" ve 13. maddesindeki yükümlülük gereğince kusurlu bulunduğu, davanın kabulüne dair hükmün onanmasına karar verilmiştir.
Bu karar, çukurun varlığının kaza tespit tutanağıyla ortaya konulması halinde, gerekli işaretleme ve önlemleri almayan belediyenin doğrudan hizmet kusurlu sayılacağını ortaya koymaktadır. Yol zeminindeki ıslaklık veya bozulmanın kaza tespit tutanağıyla kanıtlanması, bakım ve onarım yapmayan idarenin kusurunu ispat için yeterli bir başlangıç oluşturur.
Mağdurun Müterafik Kusuru ve Tazminattan İndirim
Bozuk yol nedeniyle açılan davalarda, mağdurun kendi kusuru bulunsa dahi yol kusuru kanıtlanabilirse tazminat talep edilebilir. Ancak mahkeme, mağdurun kusur oranını tazminat miktarına yansıtarak orantılı bir indirim uygular. Müterafik (ortak) kusur halinde, mağdurun kusuru ne kadar yüksekse hükmedilecek tazminattan yapılacak indirim de o oranda artar.
Bu husus, Danıştay 15. Dairesi'nin 18.04.2017 tarihli kararında (2013/14422 E., 2017/1836 K.) somut biçimde uygulanmıştır. İzmir Gaziemir'de 2.6.2006 tarihinde yoldaki çukur nedeniyle meydana gelen ölümlü kazada, Adli Tıp Kurumu raporuna dayanılarak kusur paylaşımı yapılmıştır:
İzmir 1. İdare Mahkemesi, Adli Tıp Kurumu'nun 26/12/2008 tarihli raporuna dayanarak gerekli aydınlatma ve işaretlemeyi yapmayan idarenin %60, kask takmayan ve kurallara uymayan murisin %40 kusurlu olduğunu belirlemiştir. Bu oranlar uyarınca davacılara toplam 24.354,78 TL destekten yoksun kalma tazminatı hesaplanmış, 50.000 TL manevi tazminat kabul edilmiş ve karar onanmıştır.
Bu kararda görüldüğü üzere, belediyenin aydınlatma ve işaretleme yapmaması %60 oranında hizmet kusuru sayılmış; mağdurun kask takmaması ve trafik kurallarına uymaması ise %40 müterafik kusur olarak değerlendirilmiştir. Maddi tazminat, bu kusur oranlarına göre paylaştırılarak hesaplanmıştır. Karar, asli kusurun zarar görende olmadığı, idarenin baskın kusurunun bulunduğu hallerde dahi mağdurun kendi kusurunun tazminattan düşüleceğini göstermektedir.
Müterafik kusurun değerlendirilmesinde mahkeme; mağdurun hız ihlali, emniyet kemeri veya kask kullanmaması, alkollü araç kullanması, dikkatsizliği gibi unsurları araştırır. Önemli olan, asli kusur zarar görende olsa dahi idarenin hizmet kusurunun tespiti halinde mağdurun tazminata hak kazanmasıdır; yalnızca tazminat miktarı kusur oranına göre indirime tabi tutulur. Tek taraflı trafik kazalarında bile yolun bozuk olması veya gerekli güvenlik tedbirlerinin alınmamasından kaynaklanan hizmet kusuru ispatlanabilirse, idareden tazminat talep edilebilmektedir.
Zamanaşımı, Sigorta İlişkisi ve İdareye Başvuru Süreci
Belediyenin hizmet kusurundan kaynaklanan trafik kazası tazminat davalarında en kritik konulardan biri, hak kaybına yol açan zamanaşımı sürelerinin doğru hesaplanmasıdır. Yetersiz aydınlatma, çukur veya bozuk zemin nedeniyle zarara uğrayan mağdur, ne kadar güçlü delillere sahip olursa olsun, süreyi kaçırdığında tazminat talebinden mahrum kalır. Bu nedenle dava sürecine başlamadan önce zamanaşımı, sigorta kapsamı ve idareye başvuru zorunluluğunun titizlikle değerlendirilmesi gerekir.
Maddi, Manevi ve Ceza Zamanaşımı Süreleri
Motorlu araç kazalarından doğan tazminat taleplerinde temel zamanaşımı, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 109. maddesinde özel olarak düzenlenmiştir. Bu düzenleme genel haksız fiil zamanaşımından bağımsız bir özel hüküm niteliği taşır.
Esas zamanaşımı süresi (KTK m.109/1) şu şekilde işler:
- Zarar görenin, hem zararı hem de tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten itibaren 2 yıl içinde dava açılması zorunludur.
- Her halükarda kaza gününden itibaren 10 yıl geçmekle talep zamanaşımına uğrar.
Burada öğrenme tarihinin doğru tespiti büyük önem taşır. Örneğin, kaza sonrası ortaya çıkan kalıcı maluliyetin tespiti için alınan engelli sağlık kurulu raporu, çoğu durumda zararın kesinleştiği ve öğrenildiği an kabul edilir; iki yıllık süre bu rapor tarihinden itibaren işlemeye başlayabilir. Dolayısıyla zamanaşımının başlangıç anının kazanın olduğu gün ile sınırlı tutulmaması, mağdur lehine değerlendirilmesi gereken bir husustur.
Ceza zamanaşımının uzatıcı etkisi, mağdurun en güçlü hukuki kalkanlarından biridir. Kazanın aynı zamanda bir suç teşkil etmesi halinde, ceza kanununda o suç için öngörülen daha uzun zamanaşımı süresi tazminat davasında da uygulanır (KTK m.109/2). Bedensel yaralanmada taksirle yaralama, ölümde taksirle öldürme suçu için öngörülen dava zamanaşımı süreleri, tazminat davası bakımından da geçerli sayılır. Bu sayede iki yıllık esas süre dolmuş olsa dahi, suçun ceza zamanaşımı süresi içinde dava açılabilmektedir. Önemle belirtmek gerekir ki, eylemin suç oluşturması yeterlidir; failin mahkûm edilmiş olması veya ceza davasının sonuçlanmış olması şart değildir.
Bu uzatıcı etki, tek taraflı kazalarda dahi uygulanabilmektedir. Yargıtay 17. Hukuk Dairesi'nin 2016/4082 E., 2016/5493 K. sayılı kararında, kendi tam kusuruyla ölen sürücü desteğin durumu değerlendirilmiş ve önemli bir tespitte bulunulmuştur:
Eylemin 5237 sayılı TCK m.179/2'de düzenlenen trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçu niteliğinde olduğu, TCK m.66/1-e uyarınca sekiz yıllık ceza zamanaşımına tabi bulunduğu ve 2918 sayılı KTK m.109/2 uyarınca bu sürenin maddi tazminat davası için de geçerli olduğu, dava olay tarihinden itibaren sekiz yıl geçmeden açıldığından zamanaşımının gerçekleşmediği belirtilmiştir.
Bu karar, tek taraflı kazalarda dahi ceza zamanaşımının devreye girebileceğini ortaya koyması bakımından emsal niteliğindedir. Mağdur veya yakınları, iki yıllık sürenin geçmiş olmasına bakarak talep haklarından vazgeçmemeli, eylemin ceza hukuku boyutunu mutlaka değerlendirmelidir.
Zorunlu Trafik Sigortası ve Kasko İlişkisi
Bozuk yol nedeniyle meydana gelen kazalarda sigorta kapsamının doğru anlaşılması, hangi merciden tazminat talep edileceğinin belirlenmesi açısından kritiktir. Zira Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası (trafik sigortası) ile kasko sigortasının kapsamı birbirinden tamamen farklıdır.
Zorunlu trafik sigortasının kapsamı sınırlıdır:
- Trafik sigortası, yalnızca üçüncü kişilere verilen maddi ve bedensel zararları poliçe teminat limiti dahilinde karşılar.
- Araç sahibinin kendi aracında oluşan hasar, bu sigorta kapsamı dışındadır.
Dolayısıyla bozuk yol nedeniyle tek taraflı bir kazada kendi aracı hasar gören sürücü, bu hasarı zorunlu trafik sigortasından tahsil edemez. Kendi araçtaki hasarın karşılanabilmesi için kasko sigortası gerekir; poliçe kapsıyorsa zarar kısmen veya tamamen ödenebilir. Kasko sigortasının bulunmaması durumunda sigorta şirketinin herhangi bir ödeme yükümlülüğü doğmaz.
İşte tam bu noktada idarenin sorumluluğu devreye girer. Aracın kaskosunun bulunmaması, sorumlu belediyeye karşı tazminat davası açma hakkını ortadan kaldırmaz. Sigortadan tahsil edilemeyen araç hasarı, tedavi giderleri ve diğer zarar kalemleri, hizmet kusuru bulunan idareye karşı doğrudan talep edilebilir. Bu, mağdurun zararsız kalmasını önleyen önemli bir güvencedir.
İdareye Başvuru Zorunluluğu ve Hak Düşürücü Süreler
İdarenin hizmet kusuruna dayalı taleplerde, davacının izleyeceği usul yolu büyük önem taşır. Eğer dava idari yargıda tam yargı davası olarak görülecekse, dava açılmadan önce idareye yazılı başvuruda bulunmak zorunludur. Bu başvuru, dava şartı niteliğindedir.
İdareye başvuru sonrası işleyen süreler şu şekilde belirlenir:
- İdare, başvuruya 30 gün içinde cevap vermezse, talep zımnen (örtülü olarak) reddedilmiş sayılır.
- Bu zımni ret üzerine veya idarenin 30 gün içinde yazılı ret cevabı vermesi halinde, cevabın tebliğinden itibaren 60 günlük dava açma süresi işlemeye başlar.
- Bu 60 günlük süre hak düşürücü niteliktedir; süresi içinde dava açılmazsa talep hakkı düşer.
Kişi, zarardan kaynaklanan tazminat davasında zararı öğrendiği tarihten itibaren süre içinde başvurusunu yapmalı ve öğrenme tarihini ispatlayabilecek durumda olmalıdır. İspat yükü davacıdadır.
Ancak burada güncel hukuki çerçeveyi hatırlatmak gerekir: 2918 sayılı Kanun'un 110. maddesi uyarınca trafik kazası nedeniyle idareye karşı açılan tazminat davaları artık adli yargıda, asliye hukuk mahkemelerinde görülmektedir. Adli yargı yolunda işleyen bu davalar bakımından sürelerin doğru yorumlanması ve yargı yolunun isabetli belirlenmesi, hak kaybını önlemenin temelidir. Yanlış yargı yolunun tercih edilmesi, delillerin eksik toplanması ve zamanaşımının kaçırılması, bu davalarda en sık karşılaşılan ve kaçınılması gereken hatalardır.
Sonuç
Yetersiz aydınlatılmış, çukurlu veya bozuk zeminli yollarda meydana gelen trafik kazalarında belediyenin hizmet kusuru kaynaklı tazminat sorumluluğu, Anayasa m.125 ile 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 10. ve 13. maddeleri ekseninde güçlü bir hukuki temele dayanmaktadır. Yolları trafik güvenliğine elverişli halde bulundurma, tehlikeli engelleri işaretleme ve gerekli aydınlatmayı sağlama yükümlülüğünü yerine getirmeyen idare, doğan maddi ve manevi zararları tazmin etmekle yükümlüdür.
Mağdurun başarıya ulaşması için üç temel unsur belirleyicidir: yol kusurunun sağlam delillerle ispatlanması, görevli mahkemenin (asliye hukuk mahkemesi) ve doğru yetki çevresinin belirlenmesi, ve zamanaşımı sürelerinin kaçırılmaması. Kaza sonrası fotoğraf ve video ile delil toplanması, kaza tespit tutanağının düzenlettirilmesi, sağlık ve eksper raporlarının alınması ile gerektiğinde delil tespiti talebinde bulunulması, davanın seyrini doğrudan etkiler. Kasko sigortasının bulunmaması dahi idareye karşı dava hakkını engellemez; bu nedenle zararını sigortadan karşılayamayan mağdurlar, hizmet kusuru bulunan belediyeye yönelerek haklarını talep edebilirler. Sürecin teknik ve usuli inceliklere sahip olması nedeniyle, alanında deneyimli bir hukukçudan destek alınması, hak kaybını önlemenin en güvenli yoludur.