Yazılı Sözleşme Olmadan Çalışan İşçinin SGK Hakları

Yazılı Sözleşme Olmadan Çalışan İşçinin SGK Hakları

İş hukukunda sözleşme serbestisi esas olsa da, işçinin sigortalı bildirilmesi işverenin kaçınamayacağı anayasal bir yükümlülüktür. Yazılı sözleşme olmaması, işçinin sigorta ve tazminat haklarını ortadan kaldırmaz. Bu makalede, sigortasız çalışan işçilerin hizmet tespiti davası açma süreçleri, hak düşürücü sürelerin istisnaları, ispat araçları ve işverene uygulanan ağır idari para cezaları güncel mevzuat ve Yargıtay kararları ışığında incelenmektedir.

İş Sözleşmesinin Şekli ve Sigortalılık Başlangıcı

İş hukukunun temelini oluşturan iş sözleşmeleri ve bu sözleşmelere bağlı olarak gelişen sosyal güvenlik hakları, 4857 sayılı İş Kanunu ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu kapsamında emredici hükümlerle düzenlenmiştir. Çalışma yaşamında sıklıkla karşılaşılan yazılı bir sözleşme olmaksızın fiilen çalışma durumu, işçinin anayasal ve yasal haklarından mahrum kalacağı anlamına gelmez. Aksine, iş ilişkisinin kurulmasıyla birlikte işverenin işçiyi koruma ve sosyal güvenlik sistemine dahil etme yükümlülüğü kendiliğinden doğmaktadır.

Sözleşme Serbestisi ve Yazılı Şekil Şartı

Türk iş hukukunda, tarafların irade serbestisi çerçevesinde iş ilişkisi kurmaları esas alınmıştır. (Anayasa m.48) ile güvence altına alınan sözleşme serbestisi; bireylere diledikleri kişiyle sözleşme yapma, sözleşmenin tarafını seçme ve yasal sınırlar dahilinde sözleşme içeriğini serbestçe belirleme hakkı tanımaktadır. Bu serbestinin bir uzantısı olarak, iş sözleşmelerinin geçerliliği kural olarak katı bir şekil şartına bağlanmamıştır.

(İş Kanunu m.8/1) uyarınca iş sözleşmeleri, kanunda aksi belirtilmedikçe herhangi bir şekle bağlı olmaksızın sözlü, yazılı veya zımni (örtülü) şekilde kurulabilir. Kanunun bu düzenlemesi, iş sözleşmesinin bir rızai sözleşme olduğunu ve tarafların karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanlarıyla, herhangi bir resmi veya yazılı belgeye ihtiyaç duyulmaksızın kurulabileceğini teyit etmektedir. Ancak yasa koyucu, işçiyi koruma amacı ve işin niteliği gereği bazı özel iş sözleşmesi türleri için yazılı şekil şartı öngörmüştür:

  • Bir yıl veya daha fazla süreli belirli süreli iş sözleşmeleri,
  • Çağrı üzerine çalışma sözleşmeleri,
  • Özel istihdam büroları aracılığıyla yapılan ödünç iş sözleşmeleri yazılı olarak yapılmak zorundadır.

Yazılı bir sözleşmenin bulunmadığı genel durumlarda dahi, fiili çalışmanın başlamasıyla birlikte iş ilişkisi hukuken kurulmuş sayılır. Bu aşamadan itibaren işverenin en temel kamusal yükümlülüğü, işçiyi sosyal güvenlik sistemine dahil etmektir. (5510 sayılı Kanun m.8) uyarınca işverenler, sigortalı sayılan kişileri işe başlatmadan önce Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) bildirmekle yükümlüdür. Bu kuralın istisnası olarak inşaat, balıkçılık ve tarım işyerlerinde bildirim, en geç çalışmaya başlanılan gün yapılabilir.

Aynı kanun hükmü kapsamında, hizmet akdiyle çalışmaya başlayan her işçi, işe başladığı tarihten itibaren en geç 1 ay içinde sigortalı bildirim belgesi ile kendi bildirimini SGK’ye yapma hakkına sahiptir. (5510 sayılı Kanun m.8/son) uyarınca, işçinin bu bildirimi bizzat yapmamış olması durumu hiçbir şekilde aleyhine bir delil olarak kullanılamaz ve işçiye yönelik cezai veya hukuki bir müeyyide uygulanmasını gerektirmez.

Çalışma Yasakları ve Sınırlandırmalar

Sözleşme serbestisi ilkesi sınırsız olmayıp, özellikle kamu düzeni, ahlak, kişilik hakları ve zayıf konumda bulunan işçilerin korunması amacıyla kanun koyucu tarafından çeşitli sınırlamalara tabi tutulmuştur. Bu doğrultuda, belirli yaş grupları ve cinsiyetler için bazı işlerde çalışma yasakları ve sınırlandırmalar getirilmiştir. Bu yasaklar doğrudan kamu düzenini ilgilendirdiğinden, emredici niteliktedir ve aksine yapılan sözleşmeler geçersiz kabul edilir.

Çocuk ve genç işçilerin korunması amacıyla getirilen en temel sınırlandırma yaş sınırıdır. (İş Kanunu m.71/1) uyarınca, 15 yaşını doldurmamış çocukların çalıştırılması kesin olarak yasaktır. Kanuni düzenlemede yaş grupları şu şekilde kategorize edilmiştir:

  • Çocuk İşçi: 14 yaşını bitirmiş, 15 yaşını doldurmamış ve ilköğretimini tamamlamış olan çalışanları ifade eder.
  • Genç İşçi: 15 yaşını tamamlamış ancak 18 yaşını bitirmemiş olan çalışanları kapsar.

Yaş sınırının yanı sıra, işin niteliğine ve yürütüldüğü yere göre de mutlak yasaklar öngörülmüştür. (İş Kanunu m.72) gereğince; maden ocakları, kablo döşemesi, kanalizasyon ve tünel inşaatı gibi yer altı veya su altı işlerinde 18 yaşını doldurmamış erkeklerin ve her yaştaki kadınların çalıştırılması yasaktır.

Ayrıca çocuk ve genç işçilerin gelişimlerini olumsuz etkileyecek çalışma koşullarına karşı şu sınırlandırmalar mevcuttur:

  • 16 yaşını doldurmamış olanlar ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılamaz.
  • 18 yaşını doldurmamış olanlar sanayiye ait işlerde gece mesaisinde istihdam edilemez.

Bu emredici yasaklara aykırı olarak bir iş sözleşmesi kurulmuş ve fiili çalışma gerçekleşmişse, sözleşme başlangıçtan itibaren geçersizlik yaptırımı ile karşı karşıya kalır. Ancak işçinin korunması ilkesi gereği, geçersiz olan bu sözleşme kapsamında geçen fiili çalışmalar, sosyal güvenlik hakkı bakımından tescil edilmek zorundadır. Fiilen gerçekleşen her çalışma, yasak kapsamında olsa dahi sigortalılık başlangıcı ve hizmet tespiti haklarını doğurur.

Hizmet Tespiti Davası ve Hak Düşürücü Süreler

Sosyal güvenlik hakkı, Anayasa ile güvence altına alınmış temel bir hak olup bu haktan feragat edilmesi veya sözleşmeyle ortadan kaldırılması mümkün değildir. İşvereni tarafından Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) bildirilmeyen veya eksik bildirilen çalışmaların tescil edilmesini sağlayan hizmet tespiti davaları, kamu düzenini ilgilendiren yapıları gereği özel usul kurallarına tabidir. Bu davaların açılabilmesi için 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu kapsamında belirli hak düşürücü süreler öngörülmüştür.

5 Yıllık Hak Düşürücü Sürenin Başlangıcı

Hizmet tespiti davalarında davanın açılacağı süreye ilişkin temel düzenleme (5510 sayılı Kanun m.86/9) hükmünde yer almaktadır. Bu hükme göre, aylık prim ve hizmet belgesi veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesi işveren tarafından verilmeyen ya da çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar, çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içerisinde iş mahkemesine başvurarak ispatlayabilirler.

Beş yıllık davanın açılma süresi, zamanaşımı olmayıp hak düşürücü niteliktedir. Hak düşürücü sürenin başlangıcı, sigortalının fiili olarak işi bıraktığı yılın son günü olan 31 Aralık tarihidir. Hak düşürücü sürenin hesaplanması ve uygulanmasına ilişkin kurallar şu şekildedir:

  • Sürenin Başlangıcı: İşçinin SGK bildiriminin hiç yapılmamış olması durumunda, 5 yıllık hak düşürücü süre işçinin işten ayrıldığı yılın 31 Aralık tarihinden itibaren işlemeye başlar.
  • Örnek Hesaplama: Fiili çalışması en son 05.02.2007 tarihinde olan ve adına hiç SGK primi yatırılmayan bir işçi için hak düşürücü süre 31.12.2007 tarihinde başlar ve 31.12.2012 tarihinde sona erer. Bu durumda, 01.01.2013 tarihinden itibaren açılacak davalar mahkemece reddedilir.
  • Mirasçıların Durumu: Davanın sigortalının vefatı halinde mirasçıları tarafından açılması durumunda da 5 yıllık süre geçerlidir; ancak bu durumda süre, sigortalının ölüm tarihinden itibaren hesaplanır.

Yargıtay içtihatlarında da bu sürenin niteliği ve uygulanması kesin bir biçimde ortaya konmuştur:

"Hizmet tespiti davalarında öngörülen beş yıllık süre hak düşürücü mahiyettedir. Hak düşürücü süre kamu düzenine ilişkin olup, davalı tarafça defi olarak ileri sürülüp sürülmediğine bakılmaksızın hakim tarafından davanın her aşamasında re'sen (kendiliğinden) dikkate alınır." (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 18.06.2008 tarihli ve 2008/429 E., 2008/437 K. sayılı kararı)

Bu karardan anlaşılacağı üzere, hak düşürücü sürenin geçirilmiş olması halinde mahkeme davanın esasına girmeksizin davayı usulden reddetmekle yükümlüdür.

Sürenin İşlemediği İstisnai Durumlar

İşçinin çalışmasının varlığına ilişkin resmi kurumlarda veya işveren kayıtlarında belirli belgelerin bulunması durumunda, SGK’nın çalışmadan haberdar olduğu kabul edilir ve 5 yıllık hak düşürücü süre uygulanmaz. Bu hallerde işçi, herhangi bir süre sınırı olmaksızın her zaman hizmet tespiti davası açabilir.

Aşağıdaki durumların varlığı halinde hak düşürücü süre işlemez ve dava her zaman açılabilir:

  • İşe Giriş Bildirgesinin Verilmesi: İşveren tarafından işçinin fiili işe başlama tarihini gösteren işe giriş bildirgesinin SGK'ya verilmiş olması ancak sonraki dönemlere ait primlerin eksik ödenmesi veya hiç ödenmemesi halinde hak düşürücü süre uygulanmaz.
  • Yönetmelikte Belirtilen Belgelerin Varlığı: Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliği kapsamında belirlenen aylık sigorta primleri bildirgesi, dört aylık sigorta primleri bordrosu veya sigortalı hesap fişi gibi belgelerden birinin dahi kuruma verilmiş olması süreyi keser.
  • Resmi Kurum Raporları ve Denetimler: Müfettiş durum tespit tutanağı veya tahkikat raporlarıyla çalışmanın saptanması ya da asgari işçilik incelemesiyle primlerin icra yoluyla işverenden tahsil edilmesi.
  • Ücret Bordroları: İşveren imzalı ücret tediye bordrosunda prim kesintisinin açıkça gösterilmiş olması.
  • Kesin Hüküm Niteliğinde Kararlar: İhbar, kıdem tazminatı ve ücret alacağı gibi işçilik haklarına ilişkin, aynı döneme ait kesin hüküm niteliğindeki yargı kararlarının bulunması.

Yargıtay da konuya ilişkin kararlarında resmi kayıtların varlığı halinde hak düşürücü sürenin uygulanamayacağını istikrarlı bir şekilde vurgulamaktadır:

"Müfettiş durum tespit tutanağı veya tahkikat raporlarıyla çalışmanın saptanması, asgari işçilik incelemesiyle primlerin icra yoluyla tahsil edilmesi, işveren imzalı ücret tediye bordrosunda prim kesintisinin gösterilmesi, sigoltalıyken memurluğa geçilmesi veya işe giriş bildirgesinin süresinde verilip bordro ve primin SGK’ya intikal ettirilmemesi durumlarında hak düşürücü süre uygulanmaz." (Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, 06.03.2023 tarihli ve 2023/2073 E., 2023/1995 K. sayılı kararı)

Bu doğrultuda, sürenin işlemediği veya kısmen işlediği durumlar şu somut örneklerle açıklanabilir:

  • Tamamen Bildirimsiz Dönem (İstisnasız): 05.02.1999 ile 15.07.2005 tarihleri arasında çalışıp adına işe giriş bildirgesi verilen ancak primleri ödenmeyen bir işçi, hiçbir hak düşürücü süreye tabi olmaksızın her zaman dava açabilir.
  • Kısmen Bildirim Yapılan Dönem: Çalışma süresinin bir kısmı bildirilip işe giriş tarihi geç bildirilmişse, bildirimden önceki çalışmalar için 5 yıllık hak düşürücü süre uygulanır; ancak ilk bildirimden sonraki eksik veya ödenmeyen prim dönemleri için bu süre işlemez. Örneğin; 05.02.1999 ile 15.07.2005 arasında çalışan ve 01.10.2001 tarihinde 1 aylık primi yatırılan bir işçinin 05.02.1999 - 01.10.2001 arasındaki sigortasız dönemi için hak düşürücü süre 31.12.2001'de başlar ve davanın en geç 31.12.2006'ya kadar açılması gerekir. Buna karşın, 31.10.2001 - 15.07.2005 arasındaki sonraki sigortasız dönem için hak düşürücü süre uygulanmaz ve her zaman dava açılabilir.

İş Yargılamasında İspat Yükü ve Yöntemleri

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) sisteminde ispat, tarafların kanunda öngörülen usul ve sürelere uygun olarak ikame etmekle yükümlü oldukları anayasal bir hak ve ödevdir (HMK m.189). İş davalarında ispat yükünün belirlenmesi, uyuşmazlığın çözümü açısından en kritik aşamalardan birini oluşturur. Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesine paralel olarak düzenlenen genel kural uyarınca, ispat yükü, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir (HMK m.190).

Buna karşın, iş hukukunun işçiyi koruma ilkesi ve çalışma hayatının kendine özgü kayıt dışı yapısı, ispat yükünün ve delillerin değerlendirilmesinde özel kuralların ve istisnaların uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Özellikle iş sözleşmesinin varlığı, çalışma süresi ve ücret miktarı gibi temel unsurların ispatında, klasik usul hukuku kuralları işçi lehine esnetilmekte ve kamu düzeni boyutu ağır basmaktadır.

Kamu Düzeni ve Resen Araştırma İlkesi

Hizmet tespiti davaları, sadece işçi ve işveren arasındaki özel hukuk ilişkisini değil, aynı zamanda devletin sosyal güvenlik sistemini ve prim alacaklarını da doğrudan ilgilendirdiğinden kamu düzenine ilişkindir. Bu nedenle, hukuk yargılamasına hakim olan "taraflarca hazırlama ilkesi" hizmet tespiti davalarında uygulanmaz; bunun yerine mahkemenin kendiliğinden araştırma (resen araştırma) ilkesi geçerli olur.

Yargıtay inançlarında da istikrarlı bir şekilde vurgulandığı üzere, hakim, tarafların gösterdiği delillerle bağlı kalmaksızın, maddi gerçeği tam ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkarmakla yükümlüdür. Bu doğrultuda, mülga 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu m.79 ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu m.86/9 ile Geçici m.7/1 hükümleri kapsamında açılan davalarda mahkemenin geniş bir araştırma yapması zorunludur.

"Hizmet tespiti davalarının kamu düzenine ilişkin olduğu ve bu nedenle kendiliğinden araştırma ilkesinin geçerli olduğu vurgulanmıştır. Mahkemenin sadece mevcut tanık beyanlarıyla yetinmemesi; Sosyal Güvenlik Kurumu, zabıta, maliye, meslek odası ve muhtarlık aracılığıyla o tarihte komşu olan işyerlerini ve bu işyerlerinde çalışan kayıtlı kişileri resen tespit ederek beyanlarını alması gerektiği ifade edilmiştir." (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 17.01.2019 tarihli ve 2015/3092 E., 2019/17 K. sayılı kararı)

Yukarıda yer alan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararı, hizmet tespiti yargılamalarında hakimin üstlenmesi gereken aktif rolü açıkça ortaya koymaktadır. Mahkeme, davacının veya davalının sunduğu delillerin yetersiz olduğu gerekçesiyle davayı doğrudan reddedemez; aksine, resmi kurumlar, zabıta ve meslek odaları aracılığıyla komşu işyerlerini saptayarak, bu işyerlerinde çalışan kayıtlı kişileri resen duruşmaya çağırıp dinlemek zorundadır. Bu durum, kamu düzeninin korunması ve kayıt dışı çalışmanın önlenmesi amacıyla yargı organlarına yüklenen kamusal bir görevdir.

Delillerin Somutlaştırılması

HMK kapsamında taraflar, dayandıkları vakıaları ve bu vakıaların hangi delillerle ispat edileceğini açıkça belirtmek suretiyle somutlaştırma yükü altındadır (HMK m.194). Ancak iş davalarında, işçinin işverene karşı ekonomik ve idari bağımlılığı göz önünde bulundurularak, hakimin davayı aydınlatma ödevi (HMK m.31) kapsamında somutlaştırma yükünün denetlenmesi ve yönlendirilmesi büyük önem taşır. Hakim, uyuşmazlığın çözümü için belirsiz kalan hususları taraflara açıklattırabilir ve delillerin somutlaştırılmasını isteyebilir.

İş yargılamasında delillerin sunulması ve değerlendirilmesinde şu yöntemler izlenir:

  • Elektronik Verilerin Belge Niteliği: Gelişen teknoloji ve değişen çalışma modelleri karşısında, HMK m.199 uyarınca elektronik ortamdaki her türlü veri, e-posta yazışmaları, WhatsApp mesajları, işyeri içi yazılım kayıtları ve dijital bilgi taşıyıcıları hukuken belge niteliğinde kabul edilmektedir. Bu belgeler, özellikle yazılı iş sözleşmesinin bulunmadığı durumlarda fiili çalışmanın ve çalışma süresinin ispatında güçlü delil teşkil eder.
  • Yazılı Deliller ve Bordrolar: İşverence düzenlenen imzalı ücret bordroları, işçi aksini yazılı delille ispatlayamadığı sürece kesin delil niteliğindedir. Ancak tahakkukların sembolik olduğu veya kayıt dışı ödemelerin yapıldığına dair güçlü emarelerin bulunması durumunda, emsal ücret araştırması ve tanık beyanları birlikte değerlendirilerek gerçek çalışma koşulları tespit edilir.
  • Tanık Anlatımları: Hizmet tespiti davalarında tanık beyanları sıklıkla kullanılan bir ispat aracıdır. Ancak tanıkların davacı ile aynı dönemde çalışmış olması, işyerinde kayıtlı sigortalı olması veya komşu işyeri çalışanı/sahibi olması, beyanların hükme esas alınabilmesi için aranan temel şartlardandır. Davacı ile menfaat birliği içinde olan tanıkların beyanlarına ihtiyatla yaklaşılması gerekir.

Sigortasız Çalıştırmanın İdari ve Hukuki Yaptırımları

İş hukukunda işçinin sigortasız çalıştırılması, anayasal bir hak olan sosyal güvenlik hakkının açık bir ihlali olup, Türk hukuk sisteminde hem idari hem de hukuki açıdan çok ağır yaptırımlara bağlanmıştır. İşverenlerin, çalışanlarını işe başlattıkları andan itibaren Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) bildirme yükümlülüğü emredici bir kuraldır. Bu yükümlülüğün ihlali, işverenler üzerinde geriye dönük telafisi güç mali yükler oluştururken, işçilere de çeşitli tazminat ve güvence hakları tanımaktadır. Bu yaptırımlar, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında şekillenmektedir.

İdari Para Cezaları ve 2026 Öngörüleri

Sigortasız işçi çalıştırmanın idari yaptırımları, esas olarak işe giriş bildirgesinin verilmemesi ve aylık prim ve hizmet belgelerinin (MUHSGK) kuruma beyan edilmemesi üzerinden hesaplanır. 5510 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca işverenler, sigortalıları işe başlatmadan önce Kuruma bildirmekle yükümlüdür. Bu yükümlülüğe aykırılık halinde uygulanacak idari para cezaları, Kanun’un 102. maddesinde kademeli olarak düzenlenmiştir.

  • İşe Giriş Bildirgesinin Verilmemesi Cezası: İşçinin işe giriş bildirgesinin süresinde verilmediğinin; mahkeme kararı, denetimler veya kamu kurumlarından alınan resmi belgelerle tespiti halinde, işverene her bir sigortalı için 2 brüt asgari ücret tutarında idari para cezası uygulanır (5510 sayılı Kanun m.102/a-2).
  • 2026 Yılı Öngörüleri: 2026 yılı için öngörülen 33.030,00 TL tutarındaki brüt asgari ücret esas alındığında, tek bir sigortasız işçinin tespiti durumunda işverene uygulanacak ceza baz tutarı 66.060,00 TL olarak gerçekleşmektedir. Aynı fiilin bir yıl içinde tekrarlanması halinde ise ceza asgari ücretin 5 katına (165.150,00 TL) kadar yükselmektedir.
  • Beyanname Vermeme Cezası: Aylık prim ve hizmet belgesinin (MUHSGK) süresinde verilmemesi durumunda da sigortalı başına asgari ücretin 1/5’i oranında (6.606,00 TL) ceza kesilmektedir.
  • Zamanaşımı Süresi: İşverenin sigortasız işçi çalıştırması nedeniyle karşı karşıya kalacağı bu idari para cezaları için fiilin işlendiği tarihten itibaren 10 yıllık bir zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Bu süre zarfında geriye dönük yapılacak her türlü resmi tespit, cezai yaptırımların uygulanmasına yol açar.

Tazminat Hakları ve İş Güvencesi

İşverenin sigortasız işçi çalıştırması, işçi yönünden sadece sosyal güvenlik kaybı yaratmaz; aynı zamanda iş sözleşmesinin işçi tarafından haklı nedenle derhal feshedilmesine (haklı nedenle fesih) imkan tanır. Bu doğrultuda işçinin ve işverenin hukuki durumları şu şekilde netleşmektedir:

  • Kıdem ve İhbar Tazminatı: Sigortasız çalıştırılan işçi, bu durumu gerekçe göstererek iş sözleşmesini haklı nedenle feshettiğinde, işyerinde en az 1 yıllık çalışması bulunması kaydıyla kıdem tazminatına hak kazanır. İşçinin kıdem tazminatı alabilmesi için çalışmasının SGK’ya bildirilmiş olması şart değildir; fiili olarak en az 1 yıl çalıştığını ispatlaması yeterlidir.
  • İş Güvencesi ve Kötü Niyet Tazminatı: İşçinin sigortalı yapılmasını talep etmesi, ALO 170 veya CİMER üzerinden şikayette bulunması nedeniyle işten çıkarılması halinde, işyerindeki işçi sayısına göre koruma mekanizmaları devreye girer:
  • 30 ve Üzeri İşçi Çalıştıran İşyerleri: Bu kapsamdaki işyerlerinde çalışan işçi, işe iade davası açma hakkına sahiptir. Mahkemece feshin geçersizliğine ve işçinin işe iadesine karar verilmesine rağmen işverenin işçiyi işe başlatmaması durumunda, işçiye 4 ila 8 aylık ücret tutarında iş güvencesi tazminatı ödenmesi gerekir.
  • 30’dan Az İşçi Çalıştıran İşyerleri: İş güvencesi kapsamında olmayan bu işyerlerinde, işçinin hak arama özgürlüğünü kullanması sebebiyle işten çıkarılması dürüstlük kuralına aykırı ve kötü niyetli kabul edilir. Bu durumda işçi, ihbar süresinin 3 katı tutarında kötü niyet tazminatı talep edebilir.

Sonuç ve Genel Değerlendirme

Yazılı bir iş sözleşmesinin bulunmaması, işçinin anayasal ve yasal haklarından mahrum bırakılabileceği anlamına gelmez. Türk iş ve sosyal güvenlik hukuku, işçinin korunması ilkesini temel alarak kayıt dışı istihdamı çok sıkı yaptırımlarla engellemeye çalışmaktadır. İşçinin sigortasız çalıştırıldığı dönemlerin tespiti amacıyla açılacak hizmet tespiti davaları, kamu düzenini ilgilendirmesi sebebiyle mahkemelerce resen araştırma ilkesi çerçevesinde yürütülür.

Geriye dönük hak kayıplarının önlenmesi adına, işçilerin işten ayrıldıkları yılın sonundan itibaren başlayan 5 yıllık hak düşürücü süreyi kaçırmadan adli makamlara başvurması büyük önem arz etmektedir. İşverenler açısından ise sigortasız işçi çalıştırmak; 2026 yılı için öngörülen yüksek idari para cezaları, geriye dönük gecikme cezası uygulanmış prim borçları ve yüksek tutarlı işçilik tazminatları göz önüne alındığında, kaçınılması gereken ve hukuki güvenliği tamamen ortadan kaldıran bir yoldur. Hukuki süreçlerin sağlıklı yürütülmesi ve hak kayıplarının önlenmesi adına, sürecin uzman bir hukukçu desteğiyle takip edilmesi her iki taraf için de en güvenli yöntemdir.

Yazar Görseli
Müellif

Av. Ali Haydar GÜLEÇ

Güleç Hukuk Bürosu'nda 9 yıldır yöneticilik ve avukatlık yapmaktadır.