
Hemşire veya Bakıcıya Yöneltilen Asılsız Şikayetlerde Savunma
Hemşire veya bakıcı olarak görev yapan sağlık çalışanları, zaman zaman gerçeği yansıtmayan, belgesiz ve soyut şikayetlerle karşı karşıya kalmaktadır. Bu tür asılsız şikayetler; motivasyon kaybına, gereksiz disiplin soruşturmalarına ve sağlık hizmetlerinin aksamasına neden olmaktadır. Oysa mevzuatımız, kamu görevlisi sağlık çalışanlarını haksız şikayetlere karşı koruma altına alan güçlü yasal düzenlemeler içermektedir. Bu makalede, asılsız şikayetlere karşı başvurulabilecek hukuki savunma yolları, idarenin ihbar yükümlülükleri ve Yargıtay içtihatları kapsamlı biçimde değerlendirilmektedir.
Asılsız Şikayetlere Karşı Yasal Güvenceler ve İdarenin Yükümlülükleri
Hemşire, bakıcı ve diğer kamu görevlisi sağlık çalışanları, zaman zaman gerçeği yansıtmayan, soyut ve belgesiz şikayetlerle muhatap olmaktadır. Özellikle Sağlık Bakanlığı'na bağlı SABİM hattı üzerinden yapılan başvurular, herhangi bir ciddi bulgu veya belge aranmaksızın çok sayıda şikayetin iletilmesine zemin hazırlamaktadır. Bu durum; sağlık çalışanlarının motivasyonunu zedelemekte, gereksiz disiplin soruşturmalarına yol açmakta ve en nihayetinde sağlık hizmetlerini aksatmaktadır. Ne var ki mevzuatımız, bu tür haksız girişimlere karşı sağlık çalışanlarını koruma altına alan güçlü düzenlemeler içermektedir.
Şikayetin Geçerli Sayılabilmesi İçin Aranan Koşullar
Asılsız bir şikayetin hukuki sürecin işletilmesini meşrulaştırabilmesi için öncelikle belirli biçimsel ve maddi koşulları taşıması gerekir. 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun'un 4. maddesi uyarınca, bir memur hakkındaki ihbar veya şikayetin işleme konulabilmesi için;
- soyut ve genel nitelikte olmaması,
- somut bir kişiyi ve olayı açıkça belirtmesi,
- ciddi bulgu ve belgelere dayanması,
- dilekçe sahibinin gerçek ad, soyad, imza ve adres bilgilerini eksiksiz biçimde içermesi
zorunludur. Bu koşullar yalnızca ceza hukuku alanında değil, disiplin hukuku bakımından da geçerlidir. Dolayısıyla anonim, kimliği belirsiz veya hiçbir somut olguya dayanmayan şikayetlerin idare tarafından doğrudan işleme konulması ve bu şikayetler gerekçesiyle sağlık çalışanından savunma istenmesi, başlı başına hukuka aykırı bir tutum oluşturmaktadır.
İdarenin Kamu Davası Açtırma Yükümlülüğü: DMK m. 25
Asılsız şikayetlere karşı sağlık çalışanının en güçlü yasal dayanağı, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 25. maddesidir. Bu maddeye göre; devlet memurları hakkında uydurma bir suç isnadıyla veya garazla yapılan şikayetin, yürütülen soruşturma sonucunda asılsız olduğu anlaşıldığında, merkezde kurumun en büyük amiri, illerde ise vali, isnatta bulunan kişi hakkında kamu davası açılmasını Cumhuriyet Savcılığı'ndan talep etmekle yükümlüdür.
Bu düzenlemenin önemi son derece büyüktür; zira söz konusu yükümlülük idarenin takdir yetkisine bırakılmamış, açıkça bir zorunluluk olarak öngörülmüştür. Başka bir deyişle, şikayetin asılsız olduğu ortaya çıktığında idare bu ihbar mekanizmasını işletmek isteyebilir değil, işletmek zorundadır. Uygulamada bu yükümlülüğün sıklıkla göz ardı edildiği görülmekte; idare, asılsız çıkan şikayetleri sessizce kapatarak şikayetçiyi herhangi bir yaptırımla muhatap etmemektedir. Bu tutum ise haksız şikayetleri fiilen teşvik eden bir ortamın oluşmasına zemin hazırlamaktadır.
Sağlık Çalışanının Yasal Hükümlerin Uygulanmasını Talep Hakkı
657 sayılı DMK'nın 17. maddesi, devlet memurlarına yasal hükümlerin kendileri hakkında aynen uygulanmasını isteme hakkı tanımaktadır. Hemşire veya sağlık çalışanı, asılsız bir şikayete maruz kaldığında yalnızca savunmacı bir tutum almakla yetinmemeli; idareden hem 4483 sayılı Kanun'un 4. maddesi kapsamındaki koşulların şikayet dilekçesinde aranmasını hem de soruşturma sonucunda asılsız olduğu anlaşılan ihbar için DMK m. 25 çerçevesinde işlem yapılmasını açıkça talep etmelidir. Bu talep yazılı olarak yapılmalı ve dilekçenin bir sureti saklanmalıdır.
Amirlere Karşı Şikayet Hakkı: DMK m. 21
657 sayılı DMK'nın 21. maddesi, devlet memurlarına amirleri tarafından uygulanan idari işlemlere karşı şikayet hakkı tanımaktadır. Asılsız bir şikayeti doğrudan işleme koyan, koşulları taşımayan dilekçeleri incelemeye açan ya da DMK m. 25 kapsamındaki zorunlu adımı atmayan amirlere karşı bu madde çerçevesinde şikayet başvurusunda bulunulabilir. Söz konusu başvuru hem disiplin süreci bakımından koruyucu bir işlev görmekte hem de olası bir tazminat davasında idarenin kusurunu kanıtlamaya yarayan önemli bir belge niteliği taşımaktadır.
İdarenin Hareketsizliğinin Hukuki Sonuçları: Hizmet Kusuru ve Tam Yargı Davası
İdarenin asılsız şikayetler karşısında yasal ihbar mekanizmasını işletmemesi, başka bir deyişle DMK m. 25'ten doğan yükümlülüğü yerine getirmemesi, hizmet kusuru teşkil etmektedir. İdare hukukunda hizmet kusuru; idarenin hizmetin hiç işletilmemesi, geç işletilmesi veya gereği gibi işletilmemesi nedeniyle ortaya çıkan kusur türüdür.
Bu noktada asılsız şikayete maruz kalan sağlık çalışanına önemli bir hukuki imkân açılmaktadır: idari yargıda tam yargı davası. İdarenin bu ihmalinden kaynaklanan maddi zararlar (örneğin gereksiz soruşturma süreçleri nedeniyle çalışma zamanının yitirilmesi, mesleki itibar kaybının somut yansımaları) ve manevi zararlar (psikolojik baskı, stres, sağlık sorunları) için idare aleyhine idare mahkemelerinde tazminat davası açılması mümkündür. Davanın başarıya ulaşabilmesi için idarenin yasal yükümlülüğünü yerine getirmediğinin somut biçimde ortaya konulması ve zararın belgelenmiş olması büyük önem taşımaktadır.
Tüm bu düzenlemeler bir arada değerlendirildiğinde ortaya şu tablo çıkmaktadır: Hukuk sistemi, kamu görevlisi sağlık çalışanlarını yalnızca savunmacı değil, hak arayışı bakımından aktif bir konuma yerleştirmektedir. Soyut ve belgesiz şikayetin işleme konulmamasını talep etmek, amirlere karşı şikayet yoluna başvurmak ve gerektiğinde tam yargı davası açmak; asılsız şikayetlere karşı kullanılabilecek başlıca araçlardır.
Suç Uydurma ve İftira Suçlarının Unsurları ile Yargıtay İçtihatları
Asılsız şikayetlere maruz kalan hemşire ve sağlık çalışanları açısından en güçlü hukuki kalkanlardan biri, şikayetçi hakkında ceza hukuku mekanizmasının işletilmesidir. Türk Ceza Kanunu, gerçeği yansıtmayan ihbar ve şikayetleri hem suç uydurma (TCK m. 271) hem de iftira (TCK m. 267) suçları kapsamında cezai yaptırıma bağlamaktadır. Bu iki suçun unsurlarını ve birbirinden nasıl ayrıştığını doğru kavramak, haksız şikayete muhatap olan sağlık çalışanı açısından izlenecek hukuki stratejiyi doğrudan belirlemektedir.
Suç Uydurma ve İftira Arasındaki Fark
TCK m. 271 kapsamındaki suç uydurma suçu, işlenmediği bilinen bir suçun yetkili makamlara ihbar ya da şikayet yoluyla bildirilmesini veya işlenmemiş bir suça ait delil ya da emare uydurulmasını cezalandıran soyut tehlike suçudur. Suçun iki ayrı işleniş biçimi mevcuttur:
- Şekli suç uydurma: Fail, herhangi bir delil uydurmaksızın salt asılsız ihbar veya şikayette bulunur.
- Maddi suç uydurma: Fail, gerçekte işlenmemiş olan bir suça dair delil veya emare uydurur.
Suçun soyut tehlike suçu niteliği taşıması nedeniyle herhangi bir somut zararın doğması şart değildir; ihbarın soruşturma başlatmaya elverişli olması tek başına yeterlidir. Cezası üç yıla kadar hapis olup adli para cezasına çevrilebilir, ertelenebilir ya da hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına (HAGB) karar verilebilir. Suç şikayete bağlı olmaksızın Cumhuriyet Savcılığınca resen soruşturulur; olağan dava zamanaşımı süresi 8 yıldır ve yargılama asliye ceza mahkemesinde görülür.
TCK m. 267/1 kapsamındaki iftira suçu ise suç uydurma ile çoğu zaman karıştırılan, ancak özünde farklı bir eylem yapısı taşıyan suçtur. İki suç arasındaki belirleyici ayrım, somut ve belirlenebilir bir kişiye suç isnat edilip edilmediği noktasında düğümlenmektedir. Asılsız şikayet veya ihbarda belirli bir birey hedef alınıyorsa —yani şikayetçi, şikayetini belirli bir kişiye yöneltiyorsa— eylem artık suç uydurma değil, iftira kapsamında değerlendirilmektedir. Hemşireler veya bakıcılar hakkında yapılan ve doğrudan ilgili çalışanı hedef alan asılsız şikayetler, bu ayrım çerçevesinde büyük ölçüde iftira suçunun konusunu oluşturmaktadır.
Bu noktada pratik bir ölçüt olarak şunu söylemek mümkündür: Şikayet dilekçesi okunduğunda kimin hedef alındığı somut biçimde anlaşılabiliyorsa iftira, hedef alınan kişi belirsiz ya da faili meçhul bırakılmışsa suç uydurma söz konusudur.
Yargıtay Kararları Işığında Sınır Vakalar
Yargıtay, yıllar içinde verdiği kararlarla suç uydurma ve iftira suçları arasındaki sınırı netleştirmiş; hangi eylemlerin bu suçları oluşturup oluşturmayacağını somut ölçütlere bağlamıştır. Bu içtihatlar, asılsız şikayete maruz kalan sağlık çalışanları için doğrudan başvuru kaynağı niteliği taşımaktadır.
Plaka bilgisi verilerek yapılan araç çalınma ihbarı — İftira suçu oluşturur
Yargıtay 8. Ceza Dairesi, 2022/1140 E. - 2023/3625 K.
Bu kararda araç çalındığını bildiren kişinin aynı zamanda aracın plakasını da vermesi, belirlenebilir bir kişiye suç isnadı anlamına geldiği gerekçesiyle eylemin iftira suçunu (TCK m. 267/1) oluşturduğuna hükmedilmiştir. Kararda ulaşılan sonuç açısından bakıldığında belirleyici unsur, plaka bilgisiyle birlikte failin kimliğine ulaşılmasının somut biçimde mümkün hale gelmesidir. Benzer şekilde, bir hemşire veya bakıcıyı adıyla, sicil numarasıyla ya da görev yaptığı servisini belirterek suçlayan şikayetler de aynı ölçüt çerçevesinde iftira kapsamında değerlendirilebilir.
Kendini yaralayıp başkasını suçlama — Suç uydurma suçu oluşturur
Yargıtay 8. Ceza Dairesi, 2020/8586 E. - 2022/13570 K.
Söz konusu kararda kişinin bizzat kendini yaralamasına karşın bu yarayı başkasının verdiğini yetkili makamlara bildirmesinin suç uydurma suçunu oluşturduğuna hükmedilmiştir. Bu karar, sağlık çalışanları açısından özellikle kritik öneme sahiptir; zira klinik ortamlarda hastanın kendi kendine ya da başka bir nedenle oluşan bir yaralanmayı sağlık personeline atfettiği durumlarla zaman zaman karşılaşılmaktadır. Yargıtay'ın bu içtihadı, söz konusu tür şikayetlerin cezai sorumluluğu doğurabileceğini açıkça ortaya koymaktadır.
Savunma hakkı kapsamında yapılan bildirimler — Suç uydurma oluşturmaz
Yargıtay 8. Ceza Dairesi, 2018/1689 E. - 2018/6134 K.
Bu karar, hemşire ve sağlık çalışanları için bir güvence içtihadı niteliği taşımaktadır. Savunma hakkı kapsamında gerçekleştirilen bildirim ve başvuruların suç uydurma suçunu oluşturmayacağına hükmedilmiştir. Disiplin soruşturması veya ceza yargılaması süreçlerinde savunmalarını güçlendirmek amacıyla yetkili makamlara başvuran sağlık çalışanları, bu bildirimleri nedeniyle suç uydurma suçlamasıyla karşılaşmayacaktır. Savunma amacıyla yapılan başvuruların hukuk sisteminin doğal ve meşru bir parçası olduğu bu kararla tescil edilmiştir.
Tüm bu içtihatlar bir arada değerlendirildiğinde, asılsız şikayetle karşılaşan hemşire ya da bakıcının öncelikle şikayetin içeriğini ve niteliğini dikkatle analiz etmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Şikayet, gerçekte yaşanmamış bir olayı ilgili kişiye atfediyorsa iftira suçu şikayeti için gerekli zemin oluşmuştur. Şikayet daha soyut kalmakla birlikte işlenmemiş bir eylem üzerine soruşturma başlatılmasına neden oluyorsa suç uydurma hükümleri devreye girebilir. Öte yandan, soruşturma veya yargılama sürecinde savunma amacıyla yapılan her türlü başvuru, Yargıtay içtihadıyla güvence altına alınmış meşru bir hak olarak korunmaktadır.
İşyerinde Psikolojik Tacize (Mobbing) Karşı Hukuki Başvuru Yolları
Hemşire ve bakıcılar, asılsız şikayetlerin yanı sıra zaman zaman çok daha sistematik ve yıpratıcı bir sorunla daha karşı karşıya kalabilmektedir: işyerinde psikolojik taciz, yani mobbing. Türk Dil Kurumu'nun "bezdiri" olarak Türkçeye kazandırdığı bu kavram; bir çalışana yönelik sistematik biçimde uygulanan dışlama, aşağılama, görev değişikliği yoluyla yıldırma ve haksız eleştiri gibi eylemleri kapsamaktadır. Söz konusu eylemler yalnızca bireysel bir haksızlık değil, aynı zamanda sağlık hizmetinin kalitesini doğrudan etkileyen kurumsal bir sorundur. Neyse ki mevzuat, sağlık çalışanlarına bu durumla mücadelede kapsamlı hukuki araçlar sunmaktadır.
İdareye Şikayet ve Tazminat Davası
Mobbinge maruz kalan kamu görevlisi sağlık çalışanlarının ilk başvurması gereken yol, idarenin kendi iç mekanizmalarıdır. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 21. maddesi, devlet memurlarına amirleri tarafından uygulanan idari işlemlere karşı şikayet hakkı tanımaktadır. Bu hak, yalnızca bir ihbar niteliği taşımayıp idarenin harekete geçme yükümlülüğünü de doğurmaktadır; şikayetin ardından idare, ilgili kişi hakkında disiplin soruşturması başlatmak zorundadır.
Disiplin hukuku açısından mobbing eylemleri, 657 sayılı DMK m. 125/A-(e) bendi kapsamında "Devlet memuru vakarına yakışmayan tutum ve davranış" olarak değerlendirilebileceği gibi, DMK m. 125/D-(ı) bendi kapsamında "kişilerin yarar veya zararını hedef tutan davranışlar" olarak da nitelendirilebilir. Mobbing uygulayanın hangi disiplin cezasıyla karşılaşacağı, eylemlerin niteliğine, yoğunluğuna ve sürekliliğine bağlı olarak değişmektedir.
İdareye şikayetin ötesinde, tazminat yolu da son derece önemli bir başvuru imkânı sunmaktadır. Mobbinge uğrayan sağlık çalışanı için iki farklı tazminat yolu söz konusudur. Birincisi, mobbing uygulayan kamu görevlisine karşı adli yargıda kişisel tazminat davası açılmasıdır. İkincisi ise idarenin denetim yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle devlet aleyhine idari yargıda tam yargı davası açılmasıdır. 2011/2 sayılı Başbakanlık Genelgesi ve DMK'nın 10. maddesi, idarenin işyerinde psikolojik tacize karşı gerekli denetim ve önleyici tedbirleri alma sorumluluğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu yükümlülüğün ihmal edilmesi, idarenin hizmet kusurunu oluşturmakta ve uğranılan maddi ile manevi zararların tazminine zemin hazırlamaktadır.
Ceza Hukuku Yolu ve Kurumsal Başvurular
Mobbingin cezai boyutu da göz ardı edilmemelidir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 257. maddesi, görevinin gereklerine aykırı hareket ederek kişilerin mağduriyetine neden olan kamu görevlisini altı aydan iki yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırmaktadır. Sistematik yıldırma eylemlerinin bu kapsamda değerlendirilebilmesi için Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulması mümkündür. Suç duyurusuna eklenecek belgeler, mobbinge ilişkin tanıklıklar, yazışmalar ve psikolojik etkileri gösteren sağlık raporları, başvurunun ciddiye alınması bakımından belirleyici rol oynayacaktır.
Kurumsal başvuru yolları incelendiğinde, birden fazla seçeneğin bir arada kullanılabildiği görülmektedir. Bunların ilki, 6701 sayılı Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu kapsamında yapılan başvurudur. Kanunun 2. maddesi işyerinde yıldırmayı ayrımcılık türü olarak tanımlamış; 4. maddesi ise bunu açıkça ayrımcılık kapsamına almıştır. Başvuru sürecinde önce ilgili taraftan aykırı uygulamanın sona erdirilmesi talep edilmeli, bu talepten itibaren otuz gün içinde yanıt alınamazsa ya da talep reddedilirse Kuruma başvurulabilir. Ayrımcılık yasağı ihlalinin tespit edilmesi halinde bin ile on beş bin Türk lirası arasında idari para cezası uygulanmaktadır.
5176 sayılı Kamu Görevlileri Etik Kurulu Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun çerçevesinde Kamu Görevlileri Etik Kurulu'na başvuru da değerlendirilebilecek bir seçenektir. Kurul başvuruyu en geç üç ay içinde sonuçlandırmakla yükümlüdür. Kurulun kararları icrai nitelik taşımadığından doğrudan idari davaya konu edilemez; ancak tespit edilen etik ihlaller, diğer hukuki yollarda güçlü bir delil olarak kullanılabilir.
Son olarak, Anayasa'nın 74. maddesi ve 6328 sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu çerçevesinde Kamu Denetçiliği Kurumu'na (Ombudsman) başvuru imkânı da mevcuttur. Bu yola başvurabilmek için kural olarak 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu kapsamındaki idari başvuru yollarının önce tüketilmesi gerekmektedir. İdari başvuruya verilen cevabın tebliğinden ya da altmış günlük süre içinde cevap verilmemesi durumunda bu sürenin dolmasından itibaren altı ay içinde Kuruma başvurulabilir. Bununla birlikte, telafisi güç ya da imkânsız zararların söz konusu olduğu hallerde Kurum, idari başvuru yolları tüketilmeden de başvuruyu kabul etme yetkisine sahiptir. Bu kurumun kararları da icrai nitelik taşımamakla birlikte, ulaşılan bulgular ve yapılan tespitler diğer hukuki başvurularda ve dava süreçlerinde son derece etkili biçimde kullanılabilmektedir.
Tüm bu başvuru yollarının etkin biçimde kullanılabilmesi için sağlık çalışanının mobbing eylemlerini tarih, yer ve içerik belirterek kayıt altına alması, tanıklara ulaşması ve süreç boyunca uğradığı psikolojik etkileri belgeleyen sağlık raporları edinmesi büyük önem taşımaktadır. Hukuki süreç başlatılmadan önce bir iş hukuku veya idare hukuku avukatından destek alınması, hangi yolun öncelikli olarak tercih edilmesi gerektiğinin belirlenmesi açısından da kritik bir adımdır.
Hemşirelere Yönelik Tıbbi Uygulama Hatalarında Yargıtay Kararlarının Analizi
Hemşirelerin mesleki faaliyetleri sırasında yargıyla karşılaşma biçimlerini anlamak, hem hukuki savunma stratejileri açısından hem de sağlık sisteminin genel işleyişini değerlendirmek bakımından büyük önem taşımaktadır. Bu alanda yapılan kapsamlı araştırmalardan birinde, T.C. Yargıtay Başkanlığı'nın resmi internet sitesi üzerinden derlenen ve 2018-2023 yılları arasında hemşirelere yönelik tıbbi uygulama hataları nedeniyle sonuçlandırılan 30 temyiz kararı niteliksel doküman analizi yöntemiyle incelenmiştir.
Davaların Hastane Türüne Göre Dağılımı
İncelenen davalarda dikkat çeken ilk bulgu, yargıya taşınan olayların büyük çoğunluğunun kamu hastanelerinde yaşanmış olmasıdır. Davaların %70'i devlet hastanelerinde, %20'si özel hastanelerde, %6,6'sı ise üniversite hastanelerinde gerçekleşen olaylardan kaynaklanmaktadır. Bu dağılım, devlet hastanelerinde hasta yoğunluğunun yüksekliğini, hemşire başına düşen iş yükünü ve kamusal denetim mekanizmalarının şikayet süreçlerine olan etkisini yansıtmaktadır. Yoğun koşullar altında çalışan kamu görevlisi hemşirelerin tıbbi uygulama hatası iddiaları açısından daha görünür bir konumda bulunduğu ve bu durumun hukuki risklerini doğrudan artırdığı söylenebilir.
Yargıtay Kararlarının Sonuçları: Beraat Oranı Ne Anlama Geliyor?
Araştırmanın en çarpıcı bulgusu, incelenen 30 Yargıtay kararının %80'inin beraatla sonuçlanmış olmasıdır. Davaların yalnızca %16,6'sında mahkûmiyet onaylanmış, %3,3'ü ise zamanaşımı kararıyla kapanmıştır. Bu oran, hemşirelerin yargı önüne taşınan pek çok suçlamayla mücadele etmek zorunda kaldığını; ancak sonuç itibarıyla iddiaların büyük bölümünün ispat eşiğini aşamadığını ortaya koymaktadır.
Bu yüksek beraat oranı, önceki bölümlerde ele alınan asılsız ve belgesiz şikayetler meselesiyle doğrudan bağlantılıdır. Hukuki dayanaktan yoksun, soyut nitelikteki şikayetlerin büyük çoğunluğunun yargı denetimine dayandığında tutunamaması, 4483 sayılı Kanun'un şikayet için aradığı ciddi bulgu ve belge şartının ne denli hayati olduğunu somut biçimde gözler önüne sermektedir.
Tıbbi Hata Türleri ve Bilirkişi Sürecinin Önemi
İncelenen davalarda tıbbi hata türleri arasında %66,6 ile intramüsküler ilaç uygulamaları açık ara birinci sıradadır. Bunu iletişim hataları, görevi ihmal, sıcak/soğuk uygulama hatası ve vücutta yabancı cisim bırakılması izlemektedir. Literatürle örtüşen bir biçimde, intramüsküler enjeksiyonların Türkiye'deki vakalarda %31,2, yurt dışı verilerinde ise %86 oranında siyatik sinir nöropatisine yol açtığı bildirilmektedir. Bu veriler, söz konusu uygulamanın hem en yaygın hata kaynağı hem de en sık yargıya taşınan konu olduğunu net şekilde ortaya koymaktadır.
Bilirkişi raporu meselesine gelince, 30 davanın 26'sında bilirkişi incelemesi yaptırılmıştır. Bu raporların %66,6'sı Adli Tıp Kurumu, %13,3'ü Yüksek Sağlık Şurası ve %6,6'sı uzman heyetten alınmıştır. Söz konusu oranlar, tıbbi uygulama hatası davalarında bilirkişi raporunun sonuç üzerindeki belirleyici rolünü açıkça ortaya koymaktadır. Hemşireler açısından bu, savunma sürecinde teknik ve klinik bilgiye dayalı bağımsız incelemenin ne kadar kritik olduğu anlamına gelmektedir.
Mahkûmiyetle Sonuçlanan Beş Olgunun Ortak Özellikleri
Mahkûmiyetin onandığı beş dava, hukuki sorumluluğun hangi koşullarda somutlaştığını anlamak açısından öğretici niteliktedir:
- Öğrenci hemşire tarafından uygulanan intramüsküler enjeksiyon sonucunda siyatik sinir hasarı meydana gelmesi,
- Spinal anestezi uygulanan hastaya sıcak uygulama işleminin yardımcı personele yaptırılması sonucu ikinci derece yanık oluşması,
- Çocuk hastaya nebulizatör yoluyla verilmesi gereken bronkodilatörün intravenöz yolla uygulanması,
- Allerjisi bulunan çocuk hastaya Novalgine uygulanması sonucunda anafilaksi gelişmesi ve hastanın hayatını kaybetmesi,
- Yenidoğan bebekteki ekimozların hekime zamanında iletilmemesi üzerine bebeğin exitus olması.
Bu beş olgunun ortak özelliği, görevin yanlış kişiye devredilmesi, iletişim eksikliği ve hasta öyküsünün yeterince değerlendirilmemesi gibi önlenebilir hatalardan kaynaklanmasıdır. Özellikle hekime bildirim gecikmesi ve delegasyon hataları, cezai sorumluluğun doğmasında belirleyici etken olarak öne çıkmaktadır.
Tüm bu veriler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, hemşirelerin tıbbi uygulama hataları iddiasıyla karşılaştıklarında doğru bir hukuki strateji izlemelerinin önemi bir kez daha belirginleşmektedir. Asılsız şikayetlere karşı 657 sayılı Kanun'un 25. maddesi ve 4483 sayılı Kanun'un 4. maddesi kapsamındaki güvenceleri etkin biçimde kullanmak, mobbing durumlarında idari ve yargısal yollara başvurmak, suç uydurma ve iftira suçlarının unsurlarını bilmek ve tıbbi uygulama hatası iddialarında bilirkişi sürecini doğru yönetmek; hemşire ve diğer sağlık çalışanlarının hukuki güvencelerini fiilen hayata geçirmenin temel koşullarıdır. Haksız şikayetlerin önlenmesi ise yalnızca bireysel bir savunma meselesi değil, sağlık hizmetlerinin kalitesini ve sürekliliğini doğrudan etkileyen sistemik bir zorunluluktur.