Uluslararası Tahkim Kararlarının Türkiye'de Tanınması ve Tenfizi

Uluslararası Tahkim Kararlarının Türkiye'de Tanınması ve Tenfizi

Uluslararası ticari uyuşmazlıkların çözümünde tahkim kararlarının Türkiye'de icra kabiliyeti kazanması, hem yerel mevzuat hem de uluslararası sözleşmelerin karmaşık bir sentezini gerektirir. Bu makale, yabancı hakem kararlarının tenfizi sürecindeki görevli mahkemelerden, gerekli belgelerden ve Yargıtay'ın güncel içtihatlarından yola çıkarak hukuki süreci detaylandırmaktadır.

Hukuki Dayanaklar ve Uygulama Alanı

Yabancı hakem kararlarının Türkiye’de hukuki sonuç doğurabilmesi, devletlerin egemenlik haklarının bir gereği olarak belirli denetim mekanizmalarına ve yasal prosedürlere tabi tutulmuştur. Türkiye, uluslararası ticari tahkim alanında modern ve tahkim dostu bir yaklaşım benimseyerek, yabancı hakem kararlarının tanınması ve tenfizi süreçlerini hem ulusal mevzuat hem de taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle güvence altına almıştır. Bu sürecin temel taşlarını 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK) ve 10 Haziran 1958 tarihli Yabancı Hakem Kararlarının Tanınması ve İcrası Hakkındaki New York Sözleşmesi oluşturmaktadır.

MÖHUK ve New York Sözleşmesi İlişkisi

Türkiye’de yabancı hakem kararlarının tenfizi ve tanınması süreci "ikili bir yapı" üzerine inşa edilmiştir. Bu yapının ilk ayağını oluşturan 5718 sayılı MÖHUK m. 60-63 hükümleri, yabancı hakem kararlarının Türk hukuk sistemine entegrasyonu için gerekli olan temel usul ve şartları düzenlemektedir. Ancak, Türk hukukunda normlar hiyerarşisi ve uluslararası hukukun üstünlüğü ilkesi uyarınca, MÖHUK m. 1 hükmü hayati bir önem taşır. Bu maddeye göre, Türkiye Cumhuriyeti'nin taraf olduğu milletlerarası antlaşma hükümleri saklıdır ve bu hükümler yerel kanun maddelerine göre uygulama önceliğine sahiptir.

Bu öncelik kuralı çerçevesinde, yabancı hakem kararlarının tenfizinde asıl uygulama alanı bulan metin, 170’ten fazla ülkenin taraf olduğu 10 Haziran 1958 tarihli New York Sözleşmesi’dir. Türkiye, bu sözleşmeyi 1991 yılında onaylamış ve 1992 yılında yürürlüğe koymuştur. Eğer hakem kararı, New York Sözleşmesi’ne taraf olan bir ülkede verilmişse veya sözleşmenin uygulama kapsamına giriyorsa, MÖHUK hükümleri yerine doğrudan sözleşme hükümleri uygulanır. MÖHUK hükümleri ise genellikle sözleşme kapsamı dışında kalan kararlar veya sözleşmenin düzenlemediği usuli boşluklar için ikincil bir dayanak teşkil eder.

İki düzenleme arasındaki en belirgin farklardan biri, kararın icra edilebilirliği için aranan "kesinleşme" kriteridir. MÖHUK m. 62/4 uyarınca, bir yabancı hakem kararının tenfiz edilebilmesi için kararın kesinleşmiş, icra kabiliyeti kazanmış veya taraflar için bağlayıcı olması şartı aranmaktadır. Buna karşın New York Sözleşmesi, kararın "kesinleşmiş" olmasını değil, sadece "bağlayıcı" (vacibürriaye) hale gelmiş olmasını yeterli görmektedir. Bu durum, New York Sözleşmesi’nin tahkim kararlarının icrasını kolaylaştıran daha esnek ve uluslararası standartlara uygun yapısını ortaya koymaktadır.

Tenfiz başvurusu sırasında mahkemeye sunulacak belgeler konusunda da New York Sözleşmesi m. IV hükmü belirleyicidir. Bu maddeye göre, tenfiz isteyen taraf;

  • Usulüne uygun olarak onanmış hakem kararının aslını veya onanmış örneğini,
  • Tahkim sözleşmesinin aslını veya onanmış örneğini,
  • Eğer bu belgeler Türkçe değilse, yetkili bir makam tarafından onaylanmış Türkçe tercümelerini mahkemeye sunmak zorundadır.

Türkiye'nin Çekinceleri

Türkiye, New York Sözleşmesi’ne taraf olurken egemenlik haklarını ve yerel hukuk disiplinini korumak amacıyla iki önemli çekince koymuştur. Bu çekinceler, sözleşmenin uygulama alanını sınırlandırmakta ve hangi durumlarda MÖHUK hükümlerine başvurulacağını tayin etmektedir.

  1. Karşılıklılık (Reciprocity) Çekincesi: Türkiye, New York Sözleşmesi’ni sadece sözleşmeye taraf olan başka bir devletin ülkesinde verilmiş olan hakem kararları hakkında uygulayacağını beyan etmiştir. Eğer hakem kararı, sözleşmeye taraf olmayan bir devlette verilmişse, bu kararın Türkiye’de tenfizi New York Sözleşmesi’ne göre değil, MÖHUK’un 60. ve devamı maddelerine göre gerçekleştirilir.
  2. Ticari Mahiyet Çekincesi: Türkiye, sözleşmeyi sadece Türk hukukuna göre "ticari" nitelikte sayılan uyuşmazlıklardan doğan hakem kararları için uygulayacağını taahhüt etmiştir. Bir uyuşmazlığın ticari olup olmadığı, tenfiz mahkemesi tarafından Türk Ticaret Kanunu ve ilgili mevzuat çerçevesinde değerlendirilir. Ticari nitelik taşımayan (örneğin aile hukukuna veya bazı iş hukuku uyuşmazlıklarına ilişkin) yabancı hakem kararları sözleşme kapsamında değil, genel hükümler (MÖHUK) çerçevesinde değerlendirmeye alınır.

Bu çekincelerin varlığı, uygulamada mahkemelerin öncelikle uyuşmazlığın niteliğini ve kararın verildiği yeri incelemesini zorunlu kılar. Ancak günümüzde çoğu devletin New York Sözleşmesi’ne taraf olması ve uluslararası tahkime konu uyuşmazlıkların büyük çoğunluğunun ticari karakter taşıması nedeniyle, Türkiye’deki tenfiz davalarının ezici çoğunluğu New York Sözleşmesi rejimi altında yürütülmektedir.

Sonuç olarak, yabancı hakem kararlarının Türkiye'deki hukuki varlığı, MÖHUK m. 1'in çizdiği çerçevede uluslararası sözleşmelerin önceliği ilkesiyle şekillenmektedir. Tenfiz mahkemeleri, bir yandan New York Sözleşmesi'nin getirdiği küresel standartları uygularken, diğer yandan MÖHUK'un tamamlayıcı hükümlerini gözeterek yabancı kararların Türk hukuk düzenine uyumunu denetlemektedir.

Görev, Yetki ve Yargılama Usulü

Yabancı hakem kararlarının Türkiye’de icra kabiliyeti kazanabilmesi için geçmesi gereken hukuki süreç, usul hukuku prensipleri ve milletlerarası özel hukuk mevzuatı ile sıkı bir şekilde örülmüştür. Bu sürecin en kritik aşamalarından birini, davanın hangi mahkemede açılacağı (görev), hangi yerdeki mahkemenin bu davaya bakacağı (yetki) ve yargılamanın hangi kurallar çerçevesinde yürütüleceği (usul) oluşturmaktadır. Türk hukukunda bu hususlar, hem 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK) hem de 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) hükümleri ışığında şekillenmektedir.

Asliye Ticaret Mahkemelerinin Görevi

Yabancı hakem kararlarının tanınması ve tenfizi davalarında görevli mahkemenin belirlenmesi hususu, geçmişte doktrin ve uygulamada tartışmalara neden olmuşsa da yapılan yasal düzenlemelerle netlik kazanmıştır. 6545 sayılı Kanun ile 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun üzerinde yapılan değişiklikler, bu uyuşmazlıklarda ihtisaslaşmayı beraberinde getirmiştir.

Güncel düzenlemeler uyarınca, yabancı hakem kararlarının tenfizi ve tanınması davalarında, uyuşmazlığın temelindeki maddi hukuki ilişkinin ticari olup olmadığına bakılmaksızın Asliye Ticaret Mahkemeleri görevli kılınmıştır. Bu görevlendirme, tahkimin teknik doğası ve uluslararası standartların takibi açısından büyük önem taşımaktadır. Ayrıca, bu davaların Asliye Ticaret Mahkemelerinde heyet halinde (bir başkan ve iki üye) görülmesi kararlaştırılmıştır. Bu durum, yabancı hakem kararlarının denetiminin daha kapsamlı ve kolektif bir yargısal süzgeçten geçmesini sağlamaktadır.

Yetkili mahkemenin tayininde ise MÖHUK madde 60/2 hükmü esas alınır. Kanun koyucu, yetki konusunda taraflara öncelikle bir serbesti tanımış, tarafların bu konuda bir seçim yapmaması ihtimaline binaen ise kademeli bir yetki kuralı öngörmüştür:

  • Öncelikle tarafların yazılı olarak kararlaştırdıkları yer mahkemesi yetkilidir.
  • Eğer taraflar arasında bir yetki sözleşmesi bulunmuyorsa, aleyhine tenfiz istenen tarafın (davalının) Türkiye’deki yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir.
  • Davalının Türkiye’de yerleşim yeri yoksa, sakin olduğu yer mahkemesi; o da yoksa icraya konu teşkil edebilecek mallarının bulunduğu yer mahkemesi yetkili kabul edilir.

Harç ve Masraflar

Tenfiz davalarında mali yükümlülükler, davanın açılmasından sonuçlanmasına kadar geçen süreçte taraflar için belirleyici bir unsurdur. Özellikle harç miktarı, yüksek meblağlı hakem kararlarının tenfizinde en çok tartışılan konuların başında gelmektedir. Türk hukuk uygulamasında uzun süre tenfiz davalarının maktu harca mı yoksa nispi harca mı tabi olduğu tartışılmıştır.

Yargıtay 19. Hukuk Dairesi’nin 15.09.2009 tarihli ve 5700/8256 sayılı kararı, bu tartışmayı nihayete erdirerek yabancı hakem kararlarının tenfizi davalarında nispi harç alınması gerektiğini hükme bağlamıştır.

"Yabancı hakem kararlarının tenfizi davaları, mahiyeti itibarıyla bir eda davası niteliğinde olduğundan ve icra edilebilirliği hedeflediğinden, dava değerine göre nispi harç alınması gerekmektedir." (Yargıtay 19. HD, 15.09.2009, 5700/8256)

Bu karar, tenfiz davasının sadece şekli bir onay süreci olmadığını, kararın icra kabiliyeti kazanmasıyla birlikte maddi bir sonuç doğurduğunu vurgulamaktadır. Dolayısıyla, hakem kararında hükmedilen tutar üzerinden nispi karar ve ilam harcı ödenmesi zorunluluğu doğmaktadır.

Bu uygulama, mülkiyet hakkı ve adalete erişim hakkı bağlamında anayasal tartışmalara da konu olmuştur. Ancak Anayasa Mahkemesi'nin 2025 tarihli güncel kararı ile tenfiz davalarında nispi harç alınmasının mülkiyet hakkı ve adalete erişim hakkına aykırı olmadığı tescillenmiştir. Mahkeme, devletin yargılama hizmeti karşılığında uyuşmazlık değeriyle orantılı bir harç almasının demokratik toplum düzeninde makul bir sınırlama olduğunu kabul etmiştir.

Yargılama Usulü ve Süreç

Yabancı hakem kararlarının tenfizi talepleri, MÖHUK madde 55 atfıyla 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) madde 316-322 hükümleri uyarınca basit yargılama usulüne tabidir. Basit yargılama usulünün uygulanması, sürecin hızlandırılmasını ve uluslararası ticari hayatın gerektirdiği süratin sağlanmasını hedefler.

Bu usulün temel özellikleri şunlardır:

  • Dava açılması ve cevap verilmesi süreleri daha kısıtlıdır.
  • Taraflar, delillerini dilekçeleriyle birlikte sunmak zorundadır (ikinci dilekçeler aşaması bulunmaz).
  • Duruşmalar arasındaki süreler mümkün olduğunca kısa tutulur.

Tenfiz yargılamasında mahkeme, hakem kararının içeriğini inceleyerek bir yerindelik denetimi yapamaz (révision au fond yasağı). Mahkemenin incelemesi, yalnızca MÖHUK madde 62 ve New York Sözleşmesi madde V’te sayılan tenfiz engellerinin bulunup bulunmadığı ile sınırlıdır. Bu süreçte mahkeme; tahkim sözleşmesinin geçerliliğini, savunma hakkına riayet edilip edilmediğini, kararın bağlayıcı hale gelip gelmediğini ve en önemlisi kararın Türk kamu düzenine açıkça aykırı olup olmadığını denetler.

Sonuç olarak, Türkiye’de yabancı bir hakem kararını tenfiz ettirmek isteyen tarafın, ihtisas mahkemesi olan Asliye Ticaret Mahkemesi’nde, doğru yetkili yeri belirleyerek ve nispi harç yükümlülüğünü gözeterek basit yargılama usulü kurallarına göre hareket etmesi gerekmektedir. Bu usuli disiplin, kararın Türkiye’de hukuki geçerlilik kazanması için vazgeçilmez bir ön şarttır.

Tenfiz Engelleri ve Esasa Girme Yasağı

Yabancı hakem kararlarının Türkiye’de icra kabiliyeti kazanması, mahkemelerin bu kararlar üzerindeki sınırlı denetim yetkisi ile doğrudan ilişkilidir. Türk hukuk sisteminde tenfiz süreci, yabancı bir kararın içeriğinin yeniden yargılanması değil; bu kararın Türk hukuk düzeniyle, temel usul kurallarıyla ve kamu düzeniyle uyumlu olup olmadığının test edilmesidir. Bu denetimin sınırlarını çizen en temel kural ise "esasa girme yasağı" olarak bilinir.

Révision au Fond Yasağı

Yabancı hakem kararlarının tenfizi davasında Türk mahkemelerinin yetkisi, kararın maddi hukuka veya usul hukukuna uygunluğunu bir üst mahkeme gibi denetlemeyi kapsamaz. Révision au fond (esasa girme yasağı) olarak adlandırılan bu ilke uyarınca, tenfiz mahkemesi hakemin uyuşmazlığın esasına ilişkin verdiği kararın doğru olup olmadığını, delillerin takdirinde hata yapılıp yapılmadığını veya maddi hukukun yanlış uygulanıp uygulanmadığını inceleyemez. Mahkemenin görevi, sadece 5718 sayılı MÖHUK ve New York Sözleşmesi’nde yer alan tenfiz engellerinin bulunup bulunmadığını tespit etmekle sınırlıdır.

Bu ilkenin yargı pratiğindeki yansıması oldukça nettir:

Yargıtay 19. Hukuk Dairesi’nin 09.11.2000 tarihli ve 7171/7602 sayılı kararı uyarınca; "Tenfiz mahkemesi, yabancı hakem kararının doğruluğunu inceleyemez ve esasa giremez."

Bu karar, tenfiz sürecinin bir "temyiz" incelemesi olmadığını, aksine kararın Türk hukuk dünyasına giriş pasaportunun verilip verilmeyeceğine dair usuli bir kontrol olduğunu teyit etmektedir. Eğer tenfiz mahkemesi hakemin vardığı sonucu hatalı bularak tenfiz talebini reddederse, bu durum esasa girme yasağının ihlali anlamına gelir ve kararın bozulmasına sebebiyet verir.

Kamu Düzeni Denetimi

Tenfiz sürecindeki en kritik ve en çok tartışılan engellerden biri "kamu düzenine aykırılık" teşkil etmektedir. MÖHUK madde 62/1-b uyarınca; "Hakem kararının Türk kamu düzenine aykırı olması" durumunda tenfiz talebi reddedilir. Ancak buradaki kamu düzeni kavramı, iç hukuktaki kamu düzeninden daha dar ve sınırlı bir anlama sahip olan "milletlerarası kamu düzeni" olarak yorumlanmalıdır.

Türk mahkemeleri, bir hakem kararını sadece Türk kanunlarının emredici bir hükmüne aykırı olduğu için değil, ancak Türk hukukunun temel değerlerine, genel ahlaka, temel hak ve özgürlüklere veya adaletin en temel ilkelerine açıkça aykırı olması durumunda reddedebilir. New York Sözleşmesi madde V de benzer şekilde, tenfizin reddedilebileceği sınırlı halleri (savunma hakkı ihlali, yetki aşımı, geçersiz sözleşme vb.) listeleyerek bu denetimin çerçevesini çizmiştir.

Kamu düzeni denetiminde Yargıtay'ın yaklaşımı yıllar içinde daha "tahkim dostu" bir çizgiye evrilmiştir. Özellikle ICC (Milletlerarası Ticaret Odası) tahkim kurallarındaki bazı usuli süreçlerin kamu düzenine aykırı olup olmadığı geçmişte büyük tartışmalara yol açmıştır.

Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 10.07.1991 tarihli ve 2383/3667 sayılı kararı ile; "ICC kuralları gereği kararın mahkemeye sunulmasının ve şekli denetimden geçmesinin kamu düzenine aykırı olmadığı ve hakemlerin bağımsızlığını zedelemediği" sonucuna varılmıştır.

Bu içtihat değişikliği, milletlerarası tahkimin kendine has mekanizmalarının Türk kamu düzeniyle çatışmadığını kabul etmesi bakımından devrim niteliğindedir. Öte yandan, kamu düzeninin en somut yansımalarından biri olan savunma hakkı, tenfiz aşamasında titizlikle korunur.

Yargıtay 19. Hukuk Dairesi’nin 21.02.2008 tarihli ve 2007-8481/1465 sayılı kararı kapsamında; "Savunma hakkına riayet edilen ve bağlayıcı olan hakem kararlarının tenfiz edileceği" vurgulanmıştır.

Bu karar, savunma hakkının kısıtlanmadığı ve usulüne uygun şekilde tebligatların yapıldığı bir süreçte verilen kararların, sırf içeriksel itirazlar nedeniyle tenfizinin engellenemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Tenfiz engelleri değerlendirilirken mahkemelerin şu hususları gözetmesi zorunludur:

  • Tahkim sözleşmesinin geçerliliği,
  • Tarafların usulüne uygun temsil edilmesi,
  • Hakemlerin yetki sınırları içinde kalması,
  • Kararın verildiği ülke hukukuna göre bağlayıcı hale gelmiş olması.

Sonuç olarak, Türk mahkemeleri yabancı hakem kararlarını denetlerken, esasa girme yasağına sadık kalarak sadece milletlerarası kamu düzeni ve temel usuli güvenceler üzerinden bir inceleme yürütmektedir. Bu yaklaşım, Türkiye'nin uluslararası ticari tahkim alanındaki güvenilirliğini pekiştiren en önemli unsurdur.

Tahkime Elverişlilik ve Özel Rejimler

Yabancı hakem kararlarının Türkiye’de tanınması ve tenfizi sürecinde, kararın esasına girilmese de (révision au fond yasağı), mahkemenin incelemekle yükümlü olduğu en kritik hususlardan biri uyuşmazlığın tahkime elverişli olup olmadığıdır. Tahkime elverişlilik, bir uyuşmazlığın devlet yargısı yerine hakemler marifetiyle çözülüp çözülemeyeceğini belirleyen hukuki bir sınır çizgisidir. Türk hukuk düzeni, kamu düzenini ilgilendiren veya devletin münhasır yetkisinde olan bazı alanları tahkimin kapsamı dışında bırakmıştır.

Taşınmaz Mallar ve Ayni Haklar

Türk hukukunda tahkime elverişlilik kavramı, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri işlerle sınırlandırılmıştır. Bu sınırlamanın en somut yansıması taşınmaz mallar üzerindeki ayni haklara ilişkin uyuşmazlıklarda görülmektedir. 4686 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanunu (MTK) m. 1/IV uyarınca; Türkiye’de bulunan taşınmaz mallar üzerindeki ayni haklara ilişkin uyuşmazlıklar ile iki tarafın iradelerine tabi olmayan uyuşmazlıkların tahkime elverişli olmadığı açıkça düzenlenmiştir.

Bu düzenleme, sadece yerli tahkim süreçlerini değil, yabancı hakem kararlarının tenfizi aşamasında MÖHUK m. 62/1-f ve New York Sözleşmesi m. V/2-a uyarınca yapılacak değerlendirmeleri de doğrudan etkiler. Eğer yabancı bir hakem kararı, Türkiye’deki bir taşınmazın mülkiyetine veya bu taşınmaz üzerindeki bir irtifak hakkına ilişkin hüküm kurmuşsa, bu karar Türk mahkemeleri tarafından tenfiz edilemez. Zira bu durum, Türk yargısının münhasır yetki alanına ve dolayısıyla kamu düzenine bir müdahale olarak kabul edilir.

Tarihsel süreçte bu kuralın temeli, mülga HUMK m. 518 hükmüne dayanmaktadır. İlgili madde, sadece tarafların "münhasır arzularına bağlı" yani üzerinde sulh olabilecekleri, feragat edebilecekleri veya kabul beyanında bulunabilecekleri işlerin tahkim yoluyla çözülebileceğini öngörmekteydi. Günümüzde de bu ilke geçerliliğini korumakta; aile hukuku, ceza hukuku ve iflas hukuku gibi tarafların iradesinin tek başına yeterli olmadığı alanlar tahkime elverişsiz kabul edilmektedir.

Tenfiz aşamasında usul hukukuna riayet de uyuşmazlığın niteliği kadar önem arz etmektedir. Yargıtay, tarafların seçtiği usul kurallarına aykırı hareket edilmesini bir ret sebebi olarak değerlendirmektedir. Bu hususta Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 05.05.1999 tarihli, E. 1999/15-235, K. 1999/273 sayılı kararı emsal niteliktedir:

"METEX ve TEK arasındaki uyuşmazlıkta, tarafların sözleşmede 'yürürlükteki Türk kanunları' ifadesini kullanarak hem maddi hem de usul hukukunu belirledikleri, ancak hakem heyetinin Türk usul hukuku yerine İsviçre-Zürih usul hukukunu uyguladığı anlaşılmaktadır. Bu durum, New York Konvansiyonu’nun V(1)(d) maddesi uyarınca tarafların anlaşmasına aykırılık teşkil eder. Tarafların açıkça seçtiği usul hukukunun dışına çıkılması, hakem kararının tenfizinin reddini gerektirir."

Bu karar, tahkim sürecinde tarafların iradesine ve seçilen hukuk kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalınması gerektiğini, aksi takdirde kararın "bağlayıcılık" vasfını tenfiz hukuku açısından yitireceğini göstermektedir.

Yatırım Tahkimi

Ticari tahkimden farklı olarak, devletler ile yabancı yatırımcılar arasındaki uyuşmazlıkları konu alan yatırım tahkimi, kendine has özel rejimlere tabidir. Bu alanda en önemli uluslararası belge, Türkiye'nin de taraf olduğu ICSID Konvansiyonu (Washington Sözleşmesi)’dur.

ICSID Konvansiyonu m. 54 uyarınca; ICSID hakem kararlarının tenfizi için MÖHUK veya New York Sözleşmesi’ndeki gibi klasik bir tenfiz davası sürecine ihtiyaç duyulmaz. Sözleşme, taraf devletlere, bir ICSID kararını kendi yerel mahkemelerinin kesinleşmiş bir hükmüymüş gibi doğrudan icra etme yükümlülüğü yükler. Bu, yatırım uyuşmazlıklarına ilişkin kararların tenfizi için öngörülen özel ve doğrudan icra rejimi olarak adlandırılır.

Benzer şekilde, enerji sektöründeki yatırımları koruma altına alan Enerji Şartı Sözleşmesi m. 26/8 hükümleri de yatırım uyuşmazlıklarına ilişkin kararların nihai ve bağlayıcı olduğunu, taraf devletlerin bu kararların icrasını kendi ulusal mevzuatları çerçevesinde sağlamakla yükümlü olduklarını belirtir. Yatırım tahkimindeki bu özel rejimler, yabancı sermayenin korunması ve hukuki güvenliğin tesisi açısından hayati öneme sahiptir.


Genel Değerlendirme ve Sonuç

Yabancı hakem kararlarının Türkiye’de tanınması ve tenfizi, uluslararası ticaretin sürdürülebilirliği için vazgeçilmez bir hukuki mekanizmadır. Makale boyunca detaylandırıldığı üzere, süreç 5718 sayılı MÖHUK ve New York Sözleşmesi’nin dinamik bir etkileşimi üzerine kuruludur. Türk mahkemeleri, révision au fond yasağına sadık kalarak kararın esasına girmemekte; ancak kamu düzeni, savunma hakkı ve tahkime elverişlilik gibi temel kriterler üzerinden sıkı bir usuli denetim gerçekleştirmektedir.

Özellikle Asliye Ticaret Mahkemelerinin heyet halinde görevli kılınması ve Yargıtay’ın zaman içinde "tahkim dostu" bir yaklaşıma evrilmesi, Türkiye’nin uluslararası tahkim merkezi olma vizyonunu desteklemektedir. Bununla birlikte, taşınmaz mallar üzerindeki ayni haklar gibi tahkime elverişsiz alanlar ve kamu düzeninin sınırları, uygulayıcılar için dikkatle yönetilmesi gereken kırmızı çizgileri oluşturmaktadır. Sonuç olarak, yabancı bir hakem kararının Türkiye'de icra kabiliyeti kazanması; doğru usulün seçilmesi, yetkili mahkemeye eksiksiz belgelerle başvurulması ve Türk hukukunun emredici kurallarına riayet edilmesiyle mümkündür.

Yazar Görseli
Müellif

Av. Ali Haydar GÜLEÇ

Güleç Hukuk Bürosu'nda 9 yıldır yöneticilik ve avukatlık yapmaktadır.