Ayrı Yaşayan Eşin Ortak Mülk Üzerindeki Hakları

Ayrı Yaşayan Eşin Ortak Mülk Üzerindeki Hakları

Ayrı yaşayan eşlerin ortak mülk ve aile konutu üzerindeki yasal hakları, boşanma davası öncesinde, devamında ve sonrasında farklı hukuki dinamiklere tabidir. Eşlerin rızası dışındaki satışların engellenmesi, geçici konut tahsisi kararları, aile konutu şerhinin işlevi ve boşanma sonrası haksız işgal nedeniyle ecrimisil taleplerinin sınırları yasal mevzuat ve emsal Yargıtay kararları ışığında titizlikle değerlendirilmelidir.

Boşanma Sürecinde Ortak Konutun Geçici Tahsisi ve Koruyucu Tedbirler

Boşanma davası sürecinde eşlerin evlerini ayırma zorunluluğu yasal olarak bulunmamakla birlikte, davanın devamı sırasında aynı evde birlikte yaşamaya devam edilmesi ortak hayatın sürdürülmesinin fiilen mümkün olduğunu gösterebilir. Yargıtay kararlarında bu durumun evlilik birliğinin sarsılmadığına karine teşkil edebileceği belirtildiğinden, dava sürecinde evlerin ayrılması tarafların iddialarını ispatlaması açısından büyük önem arz etmektedir. Boşanma veya ayrılık davası açıldığında, eşlerin barınma ve geçim durumlarının güvence altına alınması amacıyla kanun koyucu mahkeme hâkimine geçici önlemler alma yetkisi tanımıştır. Bu süreçte Türk Medeni Kanunu hükümleri çerçevesinde ortak konutun durumuna ilişkin koruyucu tedbirler uygulanır.

TMK m.169 Kapsamında Geçici Önlemler

Türk Medeni Kanunu'nun 169. maddesi (TMK m.169) uyarınca, boşanma veya ayrılık davası açıldığında hâkim, davanın devamı süresince gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, eşlerin mallarının yönetimine ve çocukların bakım ve korunmasına ilişkin geçici önlemleri re'sen veya talep üzerine almakla yükümlüdür. Bu kapsamda verilen en önemli kararlardan biri müşterek konutun eşlerden birine geçici olarak tahsis edilmesidir.

Hâkim, geçici tedbir niteliğindeki müşterek konut tahsisi kararını verirken tarafların sosyal ve ekonomik durumlarını, sağlık koşullarını, barınma ihtiyacının aciliyetini ve özellikle varsa küçük, bakıma muhtaç veya engelli çocukların üstün yararı ile velayetin fiilen kimde olduğunu kriter olarak değerlendirir. Eşlerden birinin diğerine şiddet uygulaması veya şiddet uygulama tehlikesinin varlığı halinde ise 6284 sayılı Kanun (Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun) hükümleri kapsamında şiddet mağdurunun korunması amacıyla gecikmeksizin ortak konutun tahsisi yönünde karar tesis edilir.

Müşterek konutun tahsisi kararı geçici bir önlem olup, boşanma hükmünün kesinleşmesiyle kendiliğinden ortadan kalkar. Mahkemece konut tahsisi kararı verildiğinde, konut kendisine tahsis edilmeyen eş, taşınmazın maliki veya kira sözleşmesinin tarafı olsa dahi evi terk etmek zorundadır. Bu süreçte konutu kullanan diğer eşin barınma hakkı engellenemez ve dava bitene kadar kendisinden herhangi bir kira veya kullanım bedeli talep edilemez.

Dava açılmasına rağmen tarafların aynı konutta kalmaya devam etmelerinin hukuki niteliği konusunda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu önemli bir sınır çizmiştir:

"Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2010/2-343 E., 2010/361 K. sayılı kararında da boşanma davası açılmasının konutu ortak konut olmaktan çıkarmayacağını, tarafların konutu birlikte kullanmaya devam edebileceğini ve bu durumun boşanmaya neden olan olaylara onay verildiği anlamına gelmeyeceğini belirtmiştir."

Söz konusu karardan anlaşılacağı üzere, boşanma davası sürerken tarafların aynı evde yaşamaya devam etmesi, her zaman evlilik birliğindeki kusurların affedildiği veya davanın konusuz kaldığı anlamına gelmez. Ancak uygulamada herhangi bir yanlış anlaşılmaya ve hak kaybına sebebiyet vermemek adına, eşlerin barınma durumlarının mahkeme kararıyla netleştirilmesi tavsiye edilmektedir.

Kiralık Konutlarda Eşlerin Barınma Hakkı

Ortak konutun mülkiyetinin eşlere ait olmadığı, kiralık bir taşınmaz olduğu durumlarda da aile konutu koruması devam eder. Türk Medeni Kanunu'nun 254. maddesinin dördüncü fıkrası (TMK m.254/4) uyarınca, ortak konutun kiralık olması durumunda hâkim, kiracı sıfatı taşımayan eşin de konutta kalmasına karar verebilir. Hâkim, kiralayanın (ev sahibinin) haklarını güvenceye alacak gerekli düzenlemeleri boşanma kararıyla birlikte re'sen yapar.

Ancak boşanma davası süreci devam ederken kiralık konuta ilişkin ödeme yükümlülükleri konusunda özel bir kural mevcuttur. Geçici tahsis süresince konutun kirasını, konut kendisine tahsis edilen eş değil, kira sözleşmesinin tarafı olan eş ödemeye devam eder. Bu durum, dava süresince geçici önlemlerin bir parçası olarak değerlendirilir ve sözleşmesel yükümlülüklerin devamı sağlanarak kiralayanın mağdur olması engellenir.

Tahsis Kararına İtiraz Usulü

Hâkimin TMK m.169 kapsamında verdiği müşterek konutun tahsisi kararı, geçici tedbir niteliğinde bir karardır. Bu nedenle, kararın adil olmadığını veya durumun değiştiğini iddia eden tarafın karara itiraz etme hakkı mevcuttur.

Müşterek konutun tahsisi kararına karşı, kararın tebliğ veya tefhim edilmesinden itibaren 1 hafta içinde gerekçeli bir dilekçe ile itiraz edilebilir. İtiraz mercii, davanın görüldüğü yerdeki mahkeme yapısına göre belirlenir:

  • O yerde birden fazla aile mahkemesi bulunuyorsa, numara olarak kendisini izleyen aile mahkemesi dairesi,
  • O yerde tek bir aile mahkemesi varsa, asliye hukuk mahkemesidir.

İtiraz üzerine mahkemece verilen karara karşı kanun yoluna başvurulması mümkündür. Ancak önemle belirtmek gerekir ki, karara karşı kanun yoluna başvurulmuş olması, verilen geçici tedbir niteliğindeki tahsis kararının uygulanmasını durdurmaz. Karar, itiraz veya kanun yolu süreci sonuçlanıncaya kadar aynen infaz edilmeye devam eder.

Aile Konutu Şerhi ve Malik Olmayan Eşin Tasarruf Yetkisinin Sınırlandırılması

Evlilik birliğinin devamı süresince eşlerin yaşam faaliyetlerini gerçekleştirdikleri ortak mekan, hukuk düzeni tarafından özel bir korumaya tabi tutulmuştur. Bu koruma, mülkiyet hakkı sahibi olan eşin tek taraflı tasarruflarıyla diğer eşin barınma hakkını ve ailenin ekonomik varlığını tehlikeye düşürmesini engellemeyi amaçlar. Bu doğrultuda Türk Medeni Kanunu ve Türk Borçlar Kanunu kapsamında malik olmayan eşin haklarını güvence altına alan emredici düzenlemeler sevk edilmiştir.

TMK m.194 Kapsamında Açık Rıza Şartı

Türk Medeni Kanunu kapsamında aile konutuna yönelik getirilen en temel koruma mekanizması, tasarruf yetkisinin sınırlandırılmasıdır (TMK m.194). Kanunun emredici nitelikteki bu hükmü uyarınca, aile konutu üzerinde hak sahibi olan eş, diğer eşin açık rızasını almadıkça belirli hukuki işlemleri gerçekleştiremez. Bu kapsamda rızaya tabi olan işlemler şunlardır:

  • Aile konutu ile ilgili kira sözleşmesinin feshedilmesi,
  • Konutun üçüncü kişilere devredilmesi (satış, bağış, trampa vb.),
  • Konut üzerindeki hakların sınırlandırılması (ipotek tesisi, intifa, sükna veya üst hakkı kurulması).

Açık rızanın varlığı, işlemin geçerlilik şartıdır. Rızanın geçerli kabul edilebilmesi için belirli bir işleme yönelik olarak verilmesi gerekir; işlem henüz gündemde yokken geleceğe yönelik genel bir rıza verilmesi hukuken geçersizdir. Eşin rızası işlemden önce muvafakat, işlem anında katılım veya işlemden sonra icazet şeklinde sunulabilir.

Kiralık konutlar yönünden de benzer bir koruma Türk Borçlar Kanunu bünyesinde ihdas edilmiştir. Aile konutu olarak kiralanan taşınmazlarda, sözleşmenin tarafı olan kiracı eş, diğer eşin açık rızası olmaksızın kira sözleşmesini tek taraflı olarak feshedemez (TBK m.349). Bu hüküm, kiracı olmayan eşin barınma hakkının sözleşmesel ilişkiler karşısında da korunmasını sağlar.

Tapu Siciline Şerh Verilmesi ve İyiniyetin Korunmaması

Aile konutu koruması, tapu kütüğüne şerh verilmemiş olsa dahi kanunen mevcuttur. Ancak tapu kaydında şerh bulunmaması, iyi niyetli üçüncü kişilerin ayni hak kazanımlarını koruyan genel hükümler karşısında risk yaratabilmektedir. Bu riskin bertaraf edilmesi amacıyla malik olmayan eş, tapu müdürlüğüne başvurarak taşınmazın tapu kaydına aile konutu şerhi işlenmesini talep edebilir (TMK m.194).

Aile konutu şerhi işlemleri, taşınmazın bulunduğu yerdeki tapu müdürlükleri vasıtasıyla fiziki olarak veya e-Devlet üzerinden Web-Tapu sistemi aracılığıyla gerçekleştirilir. Gerekli belgelerin ibrazı ile yapılan başvurular, tapu müdürlüklerinin iş yoğunluğuna bağlı olarak 1 ile 7 gün arasında sonuçlanmaktadır.

Bu şerh, kurucu değil açıklayıcı niteliktedir. Şerhin asıl işlevi, tapu sicilinin aleniyeti ilkesi gereğince üçüncü kişilerin iyi niyet iddialarını tamamen ortadan kaldırmaktır. Normal şartlarda tapu sicilindeki kayda dayanarak iyi niyetle ayni hak kazanan üçüncü kişilerin bu kazanımları korunur (TMK m.1023). Ancak tapuda aile konutu şerhi mevcutsa, taşınmazı devralan veya üzerinde ipotek gibi bir sınırlı ayni hak tesis eden üçüncü kişinin "durumu bilmediği" yönündeki iyi niyet iddiası hukuken geçersiz kalır (TMK m.1023). Şerh vasıtasıyla, üçüncü kişilerin kötü niyetli oldukları kanunen varsayılır ve rızasız yapılan işlemlerin iptali kolaylaşır.

Rızasız İşlemlerin Kesin Hükümsüzlüğü

Malik olan eşin, diğer eşin açık rızasını almadan aile konutu üzerinde gerçekleştirdiği devir veya hak sınırlayıcı işlemler, kanundan doğan tasarruf yetkisi kısıtlamasının ihlali niteliğindedir. Bu ihlalin hukuki yaptırımı kesin hükümsüzlüktür. Rıza alınmaksızın yapılan tapu tescilleri yolsuz tescil hükmünde olup, rızası hilafına işlem yapılan eş tarafından her zaman tapu iptal ve tescil davasına konu edilebilir.

Yargıtay içtihatlarında, tapuda şerh bulunmasa dahi bu koruma sınırlarının emredici niteliği sıklıkla vurgulanmaktadır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 2013/2-2056 Esas sayılı kararında belirtildiği üzere; tapuda aile konutu şerhi konulmamış olsa bile eşlerin konut üzerindeki fiil ehliyetleri sınırlandırılmıştır. Bu sınırlandırma emredici nitelikte olup, haktan önceden feragat edilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla, diğer eşin açık rızası alınmadan tesis edilen ipotek işlemi geçersizdir.

Bu karar, aile konutu niteliğinin korunmasında tapu şerhinin kurucu bir rol oynamadığını, kanundan kaynaklanan tasarruf engeli nedeniyle rızasız işlemlerin baştan itibaren geçersiz olduğunu teyit etmektedir. Dolayısıyla, bankalar veya üçüncü kişiler tarafından tapuda şerh bulunmadığı gerekçesiyle ileri sürülecek iyi niyet savunmaları, taşınmazın fiilen aile konutu olduğunun bilindiği veya bilinebilecek durumda olduğu hallerde mahkemelerce kabul görmemektedir. Rızası alınmayan eş, yolsuz tescilin düzeltilmesi amacıyla doğrudan aile mahkemesinde dava açma hakkına sahiptir.

Boşanma Sonrası Ortak Konuttan Tahliye ve Ecrimisil Şartları

Ayrı yaşayan veya boşanma süreci kesinleşen eşlerin ortak konutu kullanmaya devam etmesi, mülkiyet hakkı sahibi olan diğer eş açısından hukuki el atmanın önlenmesi ve ecrimisil (haksız işgal tazminatı) taleplerini beraberinde getirmektedir. Boşanma davasının kesinleşmesiyle birlikte eşlerin ortak yaşam alanı üzerindeki hak sahipliği ve koruma kalkanları tamamen değişmektedir.

Aile Konutu Sıfatının Sona Ermesi

Eşlerin evlilik birliği süresince tüm yaşam faaliyetlerini gerçekleştirdikleri ortak alan, Türk Medeni Kanunu kapsamında aile konutu olarak özel bir korumaya tabidir (TMK m.194). Ancak bu koruma, yasal evlilik birliğinin devamı şartına bağlıdır. Boşanma davasının kesinleşmesiyle birlikte taşınmazın aile konutu sıfatı kendiliğinden sona erer.

  • Boşanma kararının kesinleşmesinin ardından, mülkiyet sahibi olmayan veya kira sözleşmesinde adı geçmeyen eski eşin konutta kalmaya devam etmesi için yasal bir dayanak kalmaz.
  • Konut kendisine tahsis edilmeyen eski eş, nihai kararla birlikte taşınmazı boşaltmak zorundadır. Aksi takdirde, haksız işgalci (fuzuli şagil) konumuna düşer.
  • Malik olan eş, boşanmanın kesinleşmesinden sonra taşınmazda kalmaya devam eden eski eşe karşı doğrudan tahliye ve el atmanın önlenmesi davası açabilir.
  • Haksız işgal nedeniyle uğranılan zararın tazmini niteliğindeki ecrimisil davalarında zamanaşımı süresi, dava tarihinden geriye doğru 5 yıl olarak uygulanmaktadır.

Kötüniyetli İşgal ve Ecrimisil Başlangıç Tarihi

Evlilik birliği devam ederken aile konutunun, diğer eşin açık rızası alınmaksızın üçüncü kişilere satılması durumunda mülkiyeti kazanan yeni malik, konutta oturmaya devam eden eşe karşı doğrudan ecrimisil talep edemez. Taşınmazın devrine rağmen, boşanma kararı kesinleşene kadar konutun aile konutu niteliği ve buna bağlı yasal koruma devam eder.

Yargıtay 7. Hukuk Dairesi'nin Esas: 2021/3536, Karar: 2022/2085 sayılı ilamı: "Türk Medeni Kanununun 194/1 maddesi uyarınca, eşlerden biri diğerinin açık rızası olmadıkça aile konutunu devredemeyeceğinden, taşınmazın devrine rağmen taşınmazı kullanmaya devam eden eşin haksız kullanımı ancak boşanma hükmünün kesinleştiği tarihten itibaren başlayacaktır. Bu nedenle ecrimisilin, dava tarihinden geriye doğru temlik tarihine kadar değil, boşanma hükmünün kesinleştiği tarihe kadar geçen süre için hesaplanması gerekmektedir."

Yukarıdaki yüksek mahkeme kararı uyarınca, rızasız satışlarda üçüncü kişinin iyi niyet iddiası korunmamakta ve taşınmazı kullanmaya devam eden eşin zilyetliği boşanma kesinleşene kadar haksız işgal olarak nitelendirilmemektedir. Dolayısıyla, ecrimisil hesabı taşınmazın üçüncü kişiye temlik edildiği tarihten itibaren değil, boşanma hükmünün kesinleştiği tarih esas alınarak yapılmalıdır. Emsal uyuşmazlıklarda boşanma kararının kesinleştiği 16/03/2018 tarihi, aile konutu niteliğinin sona erdiği ve haksız işgalin başladığı an olarak kabul edilmektedir.

Zımni Muvafakat ve İhtar Şartı

Boşanma davasının kesinleşmesi, taşınmazda kalmaya devam eden eski eşi kendiliğinden kötüniyetli işgalci konumuna getirmez ve doğrudan ecrimisil ödeme yükümlülüğü doğurmaz. Özellikle müşterek çocukların da konutta kalmaya devam ettiği durumlarda, malik olan eşin bu duruma sessiz kalması zımni bir muvafakat (rıza) olarak değerlendirilir.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi'nin Esas No: 2019/1211, Karar No: 2021/1933 sayılı ilamı: "Eşler arasındaki boşanmanın kesinleşmesi davalı eski eşi kendiliğinden ecrimisil ödemeye mahkum etmeyecektir. Boşanma kararının kesinleşmesi tek başına eski eşi taşınmazın işgali yönünden kötüniyetli hale getirmeyeceği, hayatın olağan akışı gereği davacı eşin, müşterek çocukları ile birlikte taşınmazda kalan davalı eski eşin kullanımına muvafakat ettiğinin kabulü gerekir. Davacı lehine ecrimisile hükmedilebilmesi için, davacının bu muvafakatini dava tarihinden önce geri aldığını ve konuttan çıkarma iradesini ihtarname, tanık veya yemin gibi delillerle ispatlaması gerekmektedir."

Bu doğrultuda, boşanma sonrasında eski eşe karşı ecrimisil davası açılabilmesi için öncelikle bu zımni muvafakatin ortadan kaldırılması gerekir. Malik olan eş, noter kanalıyla göndereceği bir ihtarname ile konutun tahliye edilmesini talep etmeli ve kullanım rızasını geri aldığını bildirmelidir. İhtarnamede tahliye için tanınan sürenin bitimiyle birlikte zımni muvafakat son bulur ve bu tarihten itibaren ecrimisil hesabı yapılabilir. Eğer muvafakatin dava öncesinde geri alındığı ihtarname veya diğer yasal delillerle ispatlanamazsa, muvafakatin ancak el atmanın önlenmesi davasının açıldığı tarihte geri alındığı kabul edilir ve dava öncesi dönem için talep edilen ecrimisil istemi reddedilir.

Terk Nedeniyle Boşanma Davaları ve Nafakanın Kaldırılması Usulü

Eşlerin evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemesi veya ortak hayatı haksız şekilde sonlandırması durumunda, kanun koyucu terk kurumunu özel bir boşanma sebebi olarak düzenlemiştir. Bu süreçte hem ortak konutun hukuki durumu hem de ayrı yaşamaya bağlı olarak hükmedilen nafaka yükümlülüklerinin sona erdirilmesi usulü, sıkı şekli şartlara ve mali yükümlülüklere tabidir. Bu çerçevede Türk Medeni Kanunu ve Harçlar Kanunu hükümleri uyuşmazlıkların çözümünde birincil derecede uygulanır.

TMK m.164 Uyarınca Terk Koşulları

Eşlerden birinin ortak yaşamdan kaçınması durumunda terke dayalı boşanma davası açılabilmesi için (TMK m.164) kapsamında belirlenen yasal koşulların eksiksiz şekilde gerçekleşmesi zorunludur. Kanuni düzenleme uyarınca, eşlerden birinin evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek amacıyla diğerini terk etmesi veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmemesi gerekir.

Terk nedenine dayanılarak boşanma davası açılabilmesi için şu yasal şartların kümülatif olarak gerçekleşmesi aranır:

  • Eşlerin fiili ayrılık durumunun kesintisiz olarak en az altı ay sürmüş olması gerekir.
  • Bu sürenin devamında, terk eden eşe hakim veya noter kanalıyla usulüne uygun bir ihtar gönderilmiş olmalıdır.
  • İhtarla davet edilen eşe ortak konuta dönmesi için tanınan yasal sürenin sonuçsuz kalması şarttır.

Kanuni terk olgusu, sadece fiziksel olarak konuttan ayrılmayı kapsamaz; (TMK m.164/1) son cümlesi uyarınca, diğer eşi ortak konutu terk etmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen eş de hukuken terk etmiş sayılır.

Eşini Terke Zorlayan Tarafın Dava Hakkı

Maddi hukuk kuralları ve Yargıtay'ın yerleşik içtihatları çerçevesinde, eşini evden kovan, fiilen ayrılmaya zorlayan veya konuta dönmesini engelleyen taraf "terk eden eş" konumundadır. Bu eylemlere maruz kalarak konuttan ayrılmak zorunda bırakılan eş ise "terk edilen eş" sıfatını kazanmaktadır.

Terke dayalı boşanma davası açma hakkı, kanunun emredici hükümleri gereğince yalnızca haksızlığa uğrayan, yani terk edilen eşe tanınmıştır. Eşini terke zorlayan veya ortak konuta almayan haksız konumdaki eşin, bu özel boşanma sebebine dayanarak dava açma hakkı (aktif husumet ehliyeti) bulunmamaktadır. Taraf sıfatı (aktif husumet), usul hukukunun ötesinde dava konusu sübjektif hakkın özüne ilişkin bir maddi hukuk sorunu olup, davanın her aşamasında mahkemelerce re'sen (kendiliğinden) gözetilmek zorundadır.

T.C. YARGITAY Hukuk Genel Kurulu, ESAS NO: 2013/2-1688, KARAR NO: 2015/1032 sayılı ilamında; diğer eşi ortak konutu terk etmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen eşin de hukuken terk etmiş sayılacağı (kanuni terk) belirtilmiştir. Terke dayalı boşanma davası açma hakkı kanunen yalnızca terk edilen eşe tanınmış bir hak olup, eşini terke zorlayan haksız konumdaki eşin bu nedene dayanarak dava açma hakkı bulunmamaktadır.

Bu karar, boşanma davalarında aktif husumet ehliyetinin maddi hukuk boyutuyla ele alınması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Mahkeme, davacının eşini sürekli hakaret ederek veya kovarak terke zorladığını tespit ettiği an, davanın esasına girmeden sıfat yokluğu nedeniyle reddine karar vermelidir. Hakkaniyet ilkesi gereği, kendi kusurlu davranışıyla bir hukuki durum yaratan eşin, bu durumdan kendi lehine hak çıkarması engellenmektedir.

Nafakanın Kaldırılması İsteminde Harç Yükümlülüğü

Birlikte yaşamaya ara verilmesi durumunda, geçim sıkıntısına düşen eş lehine mahkemece (TMK m.197) uyarınca bağımsız tedbir nafakasına hükmedilebilmektedir. Ancak boşanma davası sürecinde bu tedbir nafakasının kaldırılması talebi gündeme geldiğinde, usul hukuku ve harç yükümlülükleri yönünden dikkat edilmesi gereken kritik kurallar mevcuttur.

Nafakanın kaldırılması talebi, boşanma davasının doğal bir eki (fer'i) niteliğinde olmayıp bağımsız bir dava konusu olarak değerlendirilir. Bu nedenle, söz konusu talebin incelenebilmesi için nispi harç yatırılması zorunludur.

T.C. YARGITAY Hukuk Genel Kurulu, ESAS NO: 2017/2-2727, KARAR NO: 2020/846 sayılı ilamında; boşanma davası ile birlikte talep edilen bağımsız tedbir nafakasının (TMK m.197) kaldırılması isteminin harçlandırılması konusu incelenmiş ve nafakanın kaldırılması talebinin boşanma davasının eki niteliğinde olmadığı, bağımsız bir talep olarak nispi harca tabi olduğu vurgulanmıştır. Harçlar Kanunu’nun 16., 30. ve 32. maddeleri uyarınca, kaldırılması talep edilen nafakanın yıllık tutarı üzerinden hesaplanacak nispi harç ödenmedikçe müteakip işlemlerin yapılamayacağı hükme bağlanmıştır.

Hukuki analiz açısından bu karar, mahkemelerin harç tahsili konusundaki kamusal yükümlülüğünü hatırlatmaktadır. Tedbir nafakasının kaldırılması talebinde bulunan taraf, kaldırılması istenen nafakanın yıllık toplam tutarı üzerinden (Harçlar Kanunu m.16) uyarınca hesaplanacak nispi karar ve ilam harcını peşin olarak ödemekle mükelleftir. Mahkemece, harcin eksik ödenmesi veya hiç ödenmemesi durumunda davacıya bu eksikliği tamamlaması için kesin süre verilmeli, harç tamamlanmadığı takdirde ise (Harçlar Kanunu m.30) uyarınca işlem yapılarak müteakip işlemlerin yürütülmesi engellenmelidir.

Mal Rejiminin Tasfiyesi, İhtiyati Tedbir ve Barışmanın Davaya Etkisi

Boşanma ve mal paylaşımı süreçlerinde eşlerin maddi haklarının korunması, hak kayıplarının önlenmesi ve yargılama sürecindeki irade beyanlarının hukuki sonuçları Türk Medeni Kanunu hükümleri çerçevesinde sıkı şartlara bağlanmıştır. Eşlerin evlilik birliği süresince edindikleri varlıkların tasfiyesi, bu varlıklar üzerinde tasarrufta bulunulmasını engelleyen ihtiyati tedbir mekanizmaları ve dava aşamasında tarafların bir araya gelmesinin davaya etkisi, aile hukukunun en hassas konularını oluşturmaktadır.

Kişisel ve Edinilmiş Malların Ayrımı

Eşler arasında aksine bir mal rejimi sözleşmesi bulunmadığı takdirde, yasal olarak edinilmiş mallara katılma rejimi uygulanır. Mal tasfiyesi sürecinde öncelikle hangi varlıkların kişisel mal, hangilerinin edinilmiş mal olduğunun net bir şekilde tespit edilmesi zorunludur.

  • Kişisel Mallar: (Medeni Kanun m.220) uyarınca; eşlerin kişisel kullanımına yarayan eşyalar, evlilik öncesinde sahip olunan mallar, miras yoluyla veya herhangi bir şekilde karşılıksız kazandırma (bağış vb.) yoluyla elde edilen varlıklar ile manevi tazminat alacakları kişisel mal kabul edilir. Bu mallar kural olarak tasfiye dışı tutulur ve üzerlerine ihtiyati tedbir konulamaz.
  • Edinilmiş Mallar: Eşlerin çalışmasının karşılığı olan edinimler, sosyal güvenlik kurumlarından yapılan ödemeler, çalışma gücü kaybı nedeniyle ödenen tazminatlar ve kişisel malların gelirleri edinilmiş mal statüsündedir.

Tasfiye sürecinde, (Medeni Kanun m.229) uyarınca edinilmiş mallara eklenecek değerler belirlenir ve gerekmesi halinde kişisel mallar ile edinilmiş mallar arasında denkleştirme yapılır. Borçlar çıkarıldıktan sonra kalan artık değer, eşler arasında eşit oranda paylaştırılır.

Boşanma Sürecinde Ortak Mallara Tedbir Konulması

Eşlerin mal kaçırma girişimlerini engellemek amacıyla Hukuk Muhakemeleri Kanunu kapsamında düzenlenen ihtiyati tedbir mekanizmasına başvurulabilir. Ancak bu süreçte dikkat edilmesi gereken temel usul kuralları mevcuttur:

  • Ayrı Davanın Varlığı: Ortak mallara ihtiyati tedbir konulabilmesi için boşanma davasından ayrı olarak bir mal paylaşımı davasının açılmış olması gerekir. Boşanma davası devam ederken, doğrudan bu davanın içinde ortak mallara yönelik ihtiyati tedbir kararı verilemez.
  • Tedbirin Kapsamı: Edinilmiş mal niteliğindeki şirket hisseleri, evler ve araçlar üzerine mal paylaşımı davası kapsamında ihtiyati tedbir konulabilir. Şirket hisselerine konulan tedbir, hisselerin üçüncü kişilere devrini engeller ancak şirketin tüm hesap ve malvarlığını kapsamaz. Bankadaki paranın edinilmiş mal olduğu durumlarda da tedbir kararı alınabilirken, kişisel mal olduğu ispatlanan paralara tedbir konulması mümkün değildir.
  • Dava Açılmadan Koruma Sağlanması: Boşanma veya mal paylaşımı davası açılmadan önce ortak mallara tedbir konulması kural olarak mümkün değildir. Bunun en önemli istisnası, aile konutu olarak kullanılan taşınmaz üzerine Tapu Müdürlüğü aracılığıyla aile konutu şerhi konulmasıdır. Aile konutu dışındaki mallar için dava açılmadan tasarruf yetkisinin sınırlandırılması isteniyorsa, aile mahkemesinde bağımsız bir "tasarruf yetkisinin sınırlandırılması davası" açılmalıdır. Ayrılık davası ise evlilik birliğini sona erdirmediği ve mal tasfiyesine yol açmadığı için bu davada ortak mallara yönelik tedbir talepleri sonuç doğurmaz.

Dava Devam Ederken Birlikte Yaşamanın Af Karinesi Sayılması

(TMK m.166/1) uyarınca boşanmaya karar verilebilmesi için evlilik birliğinin, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olması gerekir. Ancak boşanma davası açıldıktan sonra eşlerin sergilediği bazı davranışlar, davanın reddedilmesine yol açabilir.

Eşlerin boşanma davası devam ederken birlikte yaşamaya devam etmeleri veya bir araya gelmeleri, evlilik birliğinin temelinden sarsılmadığına ve ortak hayatın sürdürülmesinin fiilen mümkün olduğuna karine teşkil eder. Dava sürecinde eşlerin birbirini sarih veya zımni olarak affettiklerini beyan etmeleri ya da buna yönelik davranışlarda bulunmaları durumunda açılmış olan boşanma davasının reddine karar verilir. Yargıtay içtihatlarına göre; dava devam ederken birlikte tatile gitmek, aynı evde yaşamaya devam etmek, mesajlaşmak veya cinsel ilişkiye girmek af niteliğindeki zımni davranışlara örnek teşkil eder.

Tarafların yeniden bir araya gelmesi, geçmişteki olaylar yönünden birbirlerini bağışladıklarının kabulünü gerektirdiğinden, önceki boşanma davası nedenlerine dayanılarak yeniden boşanma kararı verilemez. Bu durumda ancak barışma sonrasındaki yeni nedenlere dayanılması ve bu olguların ayrıca ispatlanması gerekir.

T.C. YARGITAY Hukuk Genel Kurulu’nun 30.11.2011 tarihli, Esas No: 2011/2-634, Karar No: 2011/720 sayılı kararında belirtildiği üzere, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına neden olan olaylardan sonra tarafların barışıp tekrar bir araya gelmesi ve evlilik birliğini devam ettirme iradesiyle birlikte yaşamaya başlaması birbirlerini bağışladıkları anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Eskişehir 2. Aile Mahkemesi’nin davanın kabulüne dair verdiği 12.11.2009 gün ve 2009/189 E., 2009/879 K. sayılı kararına karşı Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin davanın reddi gerektiği yönündeki 01.03.2011 gün ve 2010/233 E., 2011/3546 K. sayılı bozma ilamına karşı yerel mahkemenin verdiği direnme kararını incelemiştir. Kararda, tarafların 14.02.2009 tarihinde barışıp bir araya geldikleri, bu bir araya gelmeyle geçmişteki olayları affettikleri ve barışmadan sonraki dönemde evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını kabule yeterli yeni bir olayın davacı tarafından ispatlanamadığı vurgulanmıştır. Bu gerekçelerle direnme kararı, 6217 sayılı Kanunun 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa eklenen Geçici madde 3 atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince bozulmuştur.

Yukarıda yer alan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararı, dava açıldıktan sonra gerçekleşen barışma eyleminin geçmişe etkili bir af niteliğinde olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır. Ortak yaşam iradesinin yeniden ortaya konulması, dava konusu yapılan geçimsizlik iddialarını hukuken geçersiz kılmakta ve yeni bir sarsıcı olay ispatlanmadığı sürece davanın reddini zorunlu hale getirmektedir.

Özetlemek gerekirse; boşanma davası öncesinde, sürecinde ve sonrasında ortak konut ve diğer malvarlığı değerleri üzerinde taraflara tanınan haklar ile yüklenen yükümlülükler sıkı bir dengede yürütülmektedir. Geçici konut tahsisi kararlarıyla barınma ihtiyacı güvenceye alınırken, aile konutu şerhi ve ihtiyati tedbir mekanizmalarıyla hak kayıpları engellenmekte; ancak yargılama sürecinde tarafların sergilediği barışma ve birlikte yaşama gibi irade beyanları da davanın gidişatını doğrudan etkileyerek af karinesi oluşturmaktadır. Bu nedenle tüm bu süreçlerin yasal mevzuat ve güncel yargı kararları doğrultusunda titizlikle yürütülmesi önem arz etmektedir.

Yazar Görseli
Müellif

Av. Ali Haydar GÜLEÇ

Güleç Hukuk Bürosu'nda 9 yıldır yöneticilik ve avukatlık yapmaktadır.