Büyükanne-Büyükbabanın Torunla Kişisel İlişki Kurma Hakkı

Büyükanne-Büyükbabanın Torunla Kişisel İlişki Kurma Hakkı

Boşanma, vefat veya aile içi anlaşmazlıklar nedeniyle torunlarını göremeyen büyükanne ve büyükbabalar hangi hukuki yollara başvurabilir? TMK m.325 kapsamında olağanüstü hallerde tanınan kişisel ilişki kurma hakkının şartları, dava süreci, Yargıtay'ın belirlediği görüşme süreleri ve çocuğun üstün yararı ilkesi bu makalede kapsamlı şekilde ele alınmaktadır.

Büyükanne ve Büyükbabanın Kişisel İlişki Kurma Hakkının Hukuki Dayanağı ve Olağanüstü Hal Kavramı

Çocukla kişisel ilişki kurma hakkı, Türk hukukunda kural olarak anne ve babaya tanınmış bir haktır. Ancak kanun koyucu, çocuğun aile bağlarının korunmasını yalnızca ebeveynlerle sınırlı tutmamış; belirli koşullarda bu hakkın üçüncü kişilere, özellikle büyükanne ve büyükbabalara da tanınabilmesinin önünü açmıştır. Türk toplum yapısında dede ve nine figürü, çocuğun kimlik gelişiminde, değer yargılarının şekillenmesinde ve duygusal güvenliğinin pekişmesinde belirleyici bir rol üstlendiğinden, bu hakkın hukuki dayanağı hem ulusal hem de uluslararası mevzuatta sağlam bir zemine oturtulmuştur.

TMK m.325 Kapsamında Üçüncü Kişilerin Kişisel İlişki Kurma Hakkı

Büyükanne ve büyükbabanın torunuyla kişisel ilişki kurma talebinin temel hukuki dayanağı Türk Medeni Kanunu'nun 325. maddesidir (TMK m.325). Madde metni şu şekildedir:

"Olağanüstü hâller mevcutsa, çocuğun menfaatine uygun düştüğü ölçüde çocuk ile kişisel ilişki kurulmasını isteme hakkı diğer kişilere, özellikle hısımlarına da tanınabilir. Ana ve baba için öngörülen sınırlamalar üçüncü kişiler için kıyas yoluyla uygulanır."

Bu düzenleme, kişisel ilişki kurma hakkının münhasıran ebeveynlere ait olmadığını, kanunda öngörülen şartların gerçekleşmesi halinde hısımlara da tanınabileceğini açıkça ortaya koymaktadır. Büyükanne ve büyükbaba, çocuğun en yakın hısımları arasında yer aldığından TMK m.325 kapsamında dava açma hakkına sahiptir.

Madde metninin iki temel unsuru bulunmaktadır:

  • Olağanüstü hallerin varlığı: Hakkın doğabilmesi için sıradan koşulların ötesinde, çocuğun büyükanne-büyükbaba ile ilişkisinin kesilmesine yol açan istisnai bir durumun bulunması gerekmektedir.
  • Çocuğun menfaatine uygunluk: Kurulacak ilişkinin çocuğun üstün yararına hizmet etmesi şarttır. Bu unsur, davanın kabulü açısından belirleyici niteliktedir.

Maddenin son cümlesi gereğince, ana ve baba için öngörülen sınırlamalar üçüncü kişiler için kıyas yoluyla uygulanır. Bu hüküm, büyükanne ve büyükbabaya tanınacak görüşme hakkının kapsamının belirlenmesinde önemli bir çerçeve çizmektedir.

Olağanüstü Hal Kavramının Kapsamı ve Ebeveyn Vefatının Etkisi

TMK m.325'in uygulanabilmesi için aranan olağanüstü hal, kanunda tanımlanmamış olup içtihat ve uygulamayla şekillenen bir kavramdır. Olağanüstü hal, genellikle aşağıdaki durumları kapsamaktadır:

  • Velayet sahibi ebeveynin, torunu diğer tarafın ailesine keyfi olarak göstermemesi,
  • Büyükanne-büyükbaba ile torun arasındaki iletişimin tamamen koparılması,
  • Ebeveynlerden birinin vefat etmiş olması.

Bu hallerden ebeveynlerden birinin vefatı, TMK m.325 anlamında en güçlü olağanüstü hal olarak kabul edilmektedir. Örneğin baba vefat etmişse, baba tarafından büyükanne ve büyükbaba ile torun arasındaki bağ, çocuğun vefat eden ebeveynin ailesiyle ilişkisini sürdürebilmesi açısından kritik bir önem taşımaktadır. Yargıtay, ebeveynin vefat ettiği bu tür durumlarda büyükanne ve büyükbabalara daha geniş görüşme hakları tanımakta; çocuğun anne veya baba tarafıyla bağının tamamen kopmasının üstün yararına aykırı olacağını değerlendirmektedir.

Velayet sahibi ebeveynin torunu keyfi olarak göstermemesi de bağımsız bir olağanüstü hal teşkil eder. Burada önemli olan, görüşmenin engellenmesinin haklı bir gerekçeye dayanmaması ve büyükanne-büyükbaba ile çocuk arasındaki doğal bağın koparılmasıdır. Buna karşılık, büyükanne-büyükbaba ile çocuk arasında kurulacak ilişkinin çocukta psikolojik travma yaratacağı veya mevcut aile dinamiklerine zarar vereceği tespit edilirse, olağanüstü hal mevcut olsa dahi çocuğun menfaati gözetilerek talep reddedilebilir.

Anayasal ve Uluslararası Hukuki Dayanak

Çocukla kişisel ilişki kurma hakkı, yalnızca Medeni Kanun düzeyinde değil, anayasal ve uluslararası düzeyde de güvence altına alınmıştır. Anayasa'nın 41. maddesinin üçüncü fıkrası (Anayasa m.41/3), 2010 yılında yapılan değişiklikle eklenmiş olup her çocuğun yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahip olduğunu hükme bağlamaktadır. Bu düzenleme, kişisel ilişki hakkının anayasal bir temel hak olduğunu ortaya koyarak, büyükanne-büyükbaba davalarında uygulanacak çocuğun üstün yararı ilkesinin de anayasal zeminini oluşturmaktadır.

Uluslararası hukukta ise üç temel referans öne çıkmaktadır:

  • Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin 9. ve 12. maddeleri (BMÇHS m.9 ve m.12): 9. madde çocuğun ana babasından ayrılmaması ve kişisel ilişki sürdürmesi hakkını düzenlerken, 12. madde çocuğun kendisini ilgilendiren konularda görüşlerinin dikkate alınmasını öngörmektedir. Bu hükümler, büyükanne-büyükbaba davalarında çocuğun iradesinin gözetilmesi açısından doğrudan uygulanmaktadır.
  • Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin 3. maddesi (BMÇHS m.3): Çocuğun üstün yararı kavramını genel bir ilke olarak kabul etmekte ve kişisel ilişki kurma davalarında temel kriter olarak başvurulmaktadır.
  • Çocuk Haklarının Kullanılmasına Dair Avrupa Sözleşmesi: Çocuğun karar süreçlerine katılımını güvence altına alan bu sözleşme de kişisel ilişki uyuşmazlıklarında dayanak teşkil etmektedir.

Ayrıca Türk Medeni Kanunu'nun 182. maddesi (TMK m.182), çocuğun üstün yararı ilkesi kapsamında boşanma sonrası çocuğa ilişkin düzenlemelerin yapılmasını öngörmekte olup büyükanne-büyükbaba davalarında da referans olarak gözetilmektedir. Bu hukuki çerçevenin tamamı, büyükanne ve büyükbabanın torunla kişisel ilişki kurma hakkını sağlam bir temel üzerine oturtmakta; her somut olayda çocuğun üstün yararı ölçüt alınarak değerlendirme yapılmasını zorunlu kılmaktadır.

Dava Şartları, Görevli ve Yetkili Mahkeme ile Yargılama Süreci

Büyükanne ve büyükbabanın torunlarıyla kişisel ilişki kurma talebi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 325. maddesine dayanan müstakil bir dava olarak açılır. Bu davanın usul kuralları, görev ve yetki düzenlemeleri ile ispat şartları, sürecin başarılı bir şekilde yürütülmesi açısından titizlikle takip edilmelidir. Aşağıda davanın açılmasından sonuçlanmasına kadar geçen aşamalar, somut hukuki dayanaklarıyla birlikte ele alınmaktadır.

Görevli ve Yetkili Mahkemenin Belirlenmesi

Büyükanne ve büyükbabanın torunlarıyla kişisel ilişki kurmasına ilişkin davalarda görevli mahkeme Aile Mahkemesidir. Aile Mahkemesi kurulmamış olan yargı çevrelerinde ise davaya Asliye Hukuk Mahkemeleri Aile Mahkemesi sıfatıyla bakmaktadır. Bu durum, davanın aile hukukuna ilişkin niteliğinden kaynaklanmaktadır.

Yetkili mahkeme bakımından belirleyici kural Türk Medeni Kanunu'nun 326. maddesidir (TMK m.326). Bu hüküm uyarınca çocuğun oturduğu yer mahkemesi yetkilidir. Dolayısıyla büyükanne veya büyükbaba, davayı kendi ikametgâhındaki mahkemede değil, torunun fiilen yaşadığı yer Aile Mahkemesinde açmak zorundadır. Yetki kuralının bu şekilde çocuğun yaşadığı yere bağlanması, çocuğun üstün yararı ilkesiyle doğrudan ilişkilidir; zira yargılama sürecinde çocuğun dinlenmesi ve uzman incelemelerinin yapılması, çocuğun bulunduğu yerde daha kolay gerçekleştirilebilir.

Davacı ve Davalı Sıfatı

Davanın taraf sıfatları açık biçimde belirlenmiştir:

  • Davacı sıfatı, torunuyla kişisel ilişki kurulmasını isteyen dede, babaanne veya anneannededir.
  • Davalı sıfatı ise çocuğun velayetini elinde bulunduran kişiye aittir.

Velayeti elinde bulunduran taraf çoğunlukla anne veya baba olmakla birlikte, ebeveynlerden birinin vefatı halinde sağ kalan ebeveyn ya da velayet kendisine tevdi edilmiş kişi davalı konumunda yer alır. Davacı tarafın, torunla arasındaki akrabalık bağını ispatlaması davanın ilk ve vazgeçilmez koşuludur.

Mahkemenin Aradığı Üç Temel Şart

Mahkemenin dede, babaanne veya anneanne lehine kişisel ilişki kurulmasına karar verebilmesi için üç temel şartın bir arada gerçekleşmesi gerekir:

  1. Akrabalık bağının ispatlanması: Davacı ile çocuk arasındaki hısımlık ilişkisinin nüfus kayıtları ve belgelerle ortaya konulması zorunludur.
  2. Velayet sahibinin torunu keyfi olarak göstermemesi: TMK m.325 anlamında olağanüstü hal olarak değerlendirilen bu durumun, yani iletişimin haksız biçimde koparıldığının kanıtlanması gerekir.
  3. Kurulacak ilişkinin çocuğun üstün yararına uygun olması: Mahkeme, görüşmenin çocuğun duygusal ve psikolojik gelişimine katkı sağlayıp sağlamayacağını her somut olayda ayrıca değerlendirir.

Bu şartlardan herhangi birinin gerçekleşmemesi halinde, örneğin görüşmenin çocukta travma yaratma ihtimalinin bulunması durumunda, talep reddedilebilmektedir.

Uzman Raporları ve Çocuğun Dinlenmesi

Yargılama sürecinde hâkim, yalnızca tarafların beyanlarıyla yetinmez; uzman pedagog veya sosyal çalışmacıların raporlarına dayanarak karar verir. Uzman; çocukla, davacı büyükanne veya büyükbaba ile ve davalı ebeveyn ile ayrı ayrı görüşerek aşağıdaki hususları raporlar:

  • Kurulacak görüşmenin çocukta travma yaratıp yaratmayacağı,
  • Çocuğun bu ilişkiye istekli olup olmadığı,
  • Görüşmenin çocuğun mevcut yaşam düzenine etkisi.

Çocuğun idrak çağında olması halinde, mahkeme çocuğun fikrini bizzat sorar. İdrak çağı uygulamada genellikle 7-8 yaş ve üzeri olarak kabul edilmektedir. Çocuk görüşmek istemediğini beyan eder ve uzman raporu da bu beyanı destekler ise, mahkeme zorla görüşme tesis etmemektedir. Bu yaklaşım, çocuğun görüşlerinin dikkate alınmasını öngören uluslararası ilkelerle uyumludur.

Tedbir Kararı Talebi ve Yargılama Süresi

Bu davalarda yargılama süresi ortalama 6 ay ile 1,5 yıl arasında değişmektedir. Ancak büyükanne ve büyükbabaların dava sonuçlanana kadar torunlarını hiç görememesi gibi bir mağduriyetle karşılaşmamaları için önemli bir usuli imkân bulunmaktadır:

Dava açılır açılmaz tedbiren kişisel ilişki talep edilerek, dava sonuçlanmadan da görüşme sağlanabilmektedir.

Bu tedbir talebi, çocuk ile büyükanne-büyükbaba arasındaki bağın yargılama süresince kopmasını önlemesi açısından kritik öneme sahiptir. Mahkemenin tedbir kararı vermesi, davanın esasının kabul edileceği anlamına gelmemekle birlikte, çocuğun üstün yararına aykırı bulunmadığı ölçüde görüşmenin geçici olarak başlatılmasını mümkün kılar.

Mahkeme kararı bulunmadan polis zoruyla çocuğun görülmesi mümkün değildir. Buna karşılık, lehine kişisel ilişki kurulmasına karar verilmiş olmasına rağmen velayet sahibi çocuğu göstermezse, çocuk teslimi yoluyla icra yoluna başvurulabilmektedir. Bu mekanizma, mahkeme kararının fiilen uygulanabilirliğini güvence altına alır.

Yargıtay İçtihatları Işığında Görüşme Süreleri ve Yatılı Kişisel İlişki

Büyükanne ve büyükbabanın torunuyla kişisel ilişki kurma hakkı TMK m.325 ile tanınmış olmakla birlikte, bu ilişkinin somut olarak ne kadar süreyle ve hangi koşullarda kurulacağı yasada belirlenmemiş; uygulamanın çerçevesi büyük ölçüde Yargıtay 2. Hukuk Dairesi içtihatlarıyla şekillenmiştir. Bu içtihatların ortak paydası, çocuğun üstün yararının her somut olayda öncelikli ölçüt olarak gözetilmesi ve büyükanne-büyükbabaya tanınan sürelerin ebeveynlere tanınan genişlikte olamayacağıdır.

Büyükanne-Büyükbabaya Tanınan Görüşme Sürelerinin Sınırları

Yargıtay'ın yerleşik içtihadına göre, üçüncü kişilere tanınan kişisel ilişki süreleri, ana ve babaya tanınan sürelerle aynı genişlikte olamaz. TMK m.325'in son cümlesi gereğince ana ve baba için öngörülen sınırlamalar üçüncü kişilere kıyas yoluyla uygulanır; ancak bu kıyas, üçüncü kişinin ilişkisinin ebeveyn ilişkisiyle özdeşleştirilmesi anlamına gelmez. Bu nedenle uygulamada büyükanne ve büyükbabaya genellikle:

  • Ayda bir veya iki kez belirli hafta sonları,
  • Dini bayramların belirli günleri,
  • Sömestr (yarıyıl) ve yaz tatillerinde sınırlı süreler

tanınmaktadır. Bu sınırlamanın temel gerekçesi, kurulacak ilişkinin çocuğun yaşam düzenini bozmaması ve velayet sahibi ebeveynin velayet görevini yerine getirmesine engel olmamasıdır.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin bu yaklaşımı somutlaştıran kararlarından birinde, anneanne ve dede ile her ayın ilk ve üçüncü haftası cumartesi-pazar yatılı kişisel ilişki tesis edilmesinin aşırı olduğu değerlendirilmiştir:

Her ayın ilk ve üçüncü haftası cumartesi-pazar yatılı olarak kurulan kişisel ilişki, çocukların eğitim, bedeni ve fikri gelişmesini olumsuz etkileyebileceği gibi babanın velayet görevini yerine getirmesine de engel olur; bu nedenle daha uygun süreli kişisel ilişki düzenlenmesi gerekir. (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2008/7288 E.)

Bu karar, büyükanne-büyükbabaya tanınacak yatılı görüşmelerin sıklık ve süresinin, hem çocuğun eğitim ve gelişimi hem de velayet hakkının kullanımı açısından sınırlandırılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Daire, ilişkinin tamamen reddedilmesini değil, ölçülü bir biçimde yeniden düzenlenmesini zorunlu görmüştür.

Yatılı Kişisel İlişkide Çocuğun Yaşının Belirleyiciliği

Yatılı görüşme kurulup kurulmayacağı konusunda en belirleyici unsur çocuğun yaşıdır. Yargıtay, çocuğun yaşına bağlı olarak yatılı ilişkinin hem mümkün hem de gerekli olabileceğini, ancak belirli yaş gruplarında çocuğun bakımını ve sağlığını tehlikeye düşürebileceğini içtihatlarıyla ortaya koymuştur.

Bir yönde, çocuğun yaşı yatılı ilişkiye elverişli ise ve aksini gösteren delil bulunmuyorsa, yatılı kişisel ilişki kurulmasının çocuğun yararına olduğu kabul edilmektedir:

Çocuğun yaşı dikkate alındığında, yatılı kişisel ilişkinin çocuğun sağlık, ahlaki ve bedensel gelişimini tehlikeye düşüreceğine dair delil bulunmayan hallerde, belirli hafta sonları ile yarıyıl ve yaz tatillerinde yatılı kişisel ilişki kurulması gerekir. (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2016/12739 E.)

Bu karar, yatılı ilişkiyi reddetmenin gerekçesinin somut delillere dayanması gerektiğini; soyut endişelerle çocuğun büyükanne-büyükbabasıyla yatılı vakit geçirme imkânının elinden alınamayacağını göstermektedir.

Buna karşılık, çok küçük yaştaki çocuklar bakımından Yargıtay tutum değiştirmektedir. Emzirme dönemindeki bir çocuk için yatılı ilişki kurulması, çocuğun temel bakım ihtiyaçlarını engelleyeceğinden kabul edilmemektedir:

Emzirme dönemindeki, bir yaşını doldurmamış çocuk için yatılı kişisel ilişki tesisi, çocuğun bakımını engelleyecektir. (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2006/10351 E.)

Bu kararla yerel mahkeme hükmü bozulmuş ve bir yaşını doldurmamış, emzirme dönemindeki çocuk için yatılı ilişkinin kurulamayacağı açıkça ortaya konmuştur. Dolayısıyla yatılı ilişki konusunda Yargıtay, somut olayın koşullarına ve özellikle çocuğun yaşına göre değişen, kazuistik bir değerlendirme yapmaktadır.

Çocuğun Babaanne veya Dede ile Bağının Değerlendirilmesi

Görüşme sürelerinin belirlenmesinde çocuğun büyükanne veya büyükbaba ile önceden kurulmuş duygusal bağı da önemli bir kriterdir. Çocuğun babaanne ya da dedesinin yanında olmaya alışkın olduğunun tespit edildiği hallerde, daha geniş süreler ve hatta yatılı kişisel ilişki tanınması gündeme gelmektedir. Yargıtay, torunun yaşını ve büyükanne yanında bulunmaya alışkın olmasını dikkate alarak, talep edenler lehine daha geniş süreler düzenlenmesi gerektiğine hükmetmiş; çocuğun büyükanneye alışkın olduğu tespit edildiğinde yatılı kişisel ilişki kurulmasına da izin vermiştir.

Bu değerlendirme yapılırken Yargıtay, uluslararası sözleşmelere atıf yaparak çocuğun üstün yararı ilkesini esas almaktadır:

Uluslararası sözleşmeler ışığında, kişisel ilişki düzenlemelerinde çocuğun üstün yararı ilkesi esas alınmalıdır. (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi E.2018/4416, K.2018/10142, 27/9/2018 tarihli)

Bu içtihatların bütünü değerlendirildiğinde, Yargıtay'ın yaklaşımı şu temel ilkelere dayanmaktadır:

  • Süreler ebeveyn ölçeğinde olamaz; üçüncü kişiye tanınan ilişki daha sınırlıdır.
  • Çocuğun yaşı, yatılı ilişkinin kurulabilirliğini doğrudan belirler.
  • Çocuğun büyükanne-büyükbaba ile mevcut bağı, sürelerin genişletilmesini haklı kılabilir.
  • Her durumda çocuğun eğitim, sağlık ve gelişimi ile yaşam düzeni korunmalı; velayet hakkının kullanımı engellenmemelidir.

Sonuç olarak Yargıtay, büyükanne ve büyükbabaya tanınan görüşme sürelerini katı bir cetvele bağlamak yerine, her somut olayda çocuğun yaşı, gelişimi, alıştığı çevre ve üstün yararı ölçütlerini tartarak dengeli ve ölçülü bir kişisel ilişki düzenlemesi yapılmasını zorunlu görmektedir.

Devletin Pozitif Yükümlülükleri ve AİHM-Anayasa Mahkemesi İçtihatları

Büyükanne ve büyükbabanın torunla kişisel ilişki kurma hakkı, yalnızca mahkemece tesis edilen bir karardan ibaret değildir. Bu hakkın fiilen kullanılabilmesi, devletin pozitif yükümlülüklerini harekete geçirmesine bağlıdır. Çünkü kişisel ilişki hakkı, niteliği gereği özel hayatın ve aile hayatının korunması alanına girmekte; devletin yalnızca müdahaleden kaçınması değil, ilişkiyi mümkün kılacak somut tedbirleri alması gerekmektedir. Anayasa m.41/3, her çocuğun yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça aile bireyleriyle kişisel ve doğrudan ilişki kurma hakkını anayasal güvenceye kavuşturmuş; AİHM ve Anayasa Mahkemesi içtihatları ise bu hakkın etkin korunması için devlete düşen görevleri ayrıntılı biçimde tanımlamıştır.

Kişisel İlişki Kararlarının İvedilikle Uygulanması Yükümlülüğü

Kişisel ilişki kurma hakkının en kritik boyutu, mahkemece verilen kararın gecikmeksizin uygulanmasıdır. Zaman, bu davalarda telafisi imkânsız zararların kaynağıdır; çocuk ile büyükanne-büyükbaba arasındaki bağ, geciken her uygulama nedeniyle zayıflayabilir veya tamamen kopabilir. Bu nedenle usulüne uygun ve hızlı hareket edilmediği takdirde, kişisel ilişki kâğıt üzerinde kalan bir hak hâline gelmektedir.

AİHM, Hokkanen/Finlandiya (B. No: 19823/92, § 55) kararında, kişisel ilişki sürecini kolaylaştırmaya yönelik makul olarak nitelendirilebilecek gerekli tüm adımların ulusal makamlarca atılıp atılmadığını belirleyici husus olarak kabul etmiştir. Mahkeme, bu yükümlülüğün bir sonuç değil araç yükümlülüğü olduğunu, yani devletin ilişkinin mutlaka gerçekleşmesini garanti edemese de bunu sağlamaya yönelik tüm makul çabayı göstermek zorunda olduğunu vurgulamıştır.

Anayasa Mahkemesi de Ömür Kara ve Onursal Özbek (B. No: 2013/4825, § 47) kararında, yasal altyapının oluşturulmasının ve yargılamalarda anayasal güvencelerin gözetilmesinin devletin pozitif yükümlülüğü olduğunu açıkça belirtmiştir. Buna göre devlet, yalnızca karar verme mekanizmasını kurmakla yetinemez; bu kararların etkin biçimde hayata geçirilmesini de sağlamak zorundadır.

Değişen Koşullara Göre Uyarlama Yükümlülüğü

Kişisel ilişki kararları, uzun bir süreç boyunca yürürlükte kalan düzenlemelerdir. Bu süre içinde çocuğun yaşının ilerlemesi, tarafların yer değiştirmesi, evlenme veya vefat gibi hukuki ve fiili değişiklikler ortaya çıkabilir. Bu nedenle kişisel ilişki düzenlemeleri maddi anlamda kesin hükmün bir istisnası olarak kabul edilmekte ve değişen koşullara göre yeniden ele alınabilmektedir.

Anayasa Mahkemesi M.M.E. ve T.E. (B. No: 2013/2910, § 138) kararında, velayetin ve kişisel ilişkinin ilerleyen süreçte yeniden ele alınmasının ve farklı şekilde tanzim edilmesinin mümkün olduğunu hatırlatmıştır. Büyükanne-büyükbaba davaları bakımından bu ilke özellikle önemlidir; çünkü emzirme dönemindeki bir bebek için uygun bulunmayan yatılı görüşme, çocuk büyüdükçe çocuğun üstün yararına uygun hâle gelebilir. Bu durumda taraflar, koşulların değiştiğini ileri sürerek kişisel ilişkinin yeniden düzenlenmesini talep edebilirler.

Kişisel İlişkiyi Engelleyen Ebeveyne Yönelik Zorlayıcı Tedbirler

Uygulamada en çok sorunun yaşandığı alan, velayet sahibi ebeveynin kişisel ilişkinin icrasına engel olmasıdır. Devlet, bu durumda pasif kalamaz. AİHM, Sophia Gudrun Hansen/Türkiye (B. No: 36141/97, § 106) kararında, çocuğun birlikte yaşadığı ebeveynin uyumsuzluğu ya da hukuka aykırı davranışı halinde taraf devletlerin zorlayıcı tedbirler almaktan kaçınmaması gerektiğini açıkça vurgulamıştır.

Anayasa Mahkemesi Cengiz Kılıç (B. No: 2013/3181, § 94) başvurusunda ise çocuğu hukuka aykırı şekilde yanında bulunduran ebeveynin tutumunun, kamusal makamlarca uygun önlemlerin alınmamasının mazereti olamayacağını ifade etmiştir. Bu içtihat, "çocuk zaten gitmek istemiyor" veya "veli izin vermiyor" gibi savunmaların devletin hareketsizliğine gerekçe oluşturamayacağını göstermektedir.

Bununla birlikte zorlayıcı tedbirlerin sınırı, çocuğun üstün yararıdır. Johansen/Norveç (B. No: 17383/90, § 78) kararında AİHM, çocuğun üstün yararının öncelikle göz önünde bulundurulması gereken ve çoğu zaman anne babanın menfaatlerinin üzerinde yer alan bir unsur olduğunu belirlemiştir. Aynı doğrultuda Hokkanen/Finlandiya (§ 58) kararında, yaptırımların çocuğun üstün yararıyla sınırlı tutulması gerektiği vurgulanmıştır. Dolayısıyla zorlayıcı tedbirler, çocuğun olgunlaşmamış ruh dengesini bozacak ölçüye varmamalı; ona yarardan çok zarar vermemelidir.

Kişisel İlişkinin Kısıtlanması veya Sona Erdirilmesi Yükümlülüğü

Devletin pozitif yükümlülüğü tek yönlü değildir. Çocuğun üstün yararının gerektirdiği hallerde, kişisel ilişkinin kısıtlanması veya sona erdirilmesi de kamusal makamların görevidir. Ancak bu yetki son derece dikkatli kullanılmalıdır.

Her durumda öncelikle aile bağlarının kopmasını engelleyecek tedbirler tercih edilmelidir. Örneğin, ilişkinin doğrudan tesisi sakıncalı görülüyorsa, üçüncü bir kişinin nezaretinde görüşmelerin sürdürülmesi planlanabilir. Hak kısıtlanırken veya tümüyle kaldırılırken koşulları uygun olan çocuklar hâkim tarafından bizzat dinlenmeli ve uzman raporlarından yararlanılmalıdır.

Bu noktada özetle şu ilkeler belirleyicidir:

  • Kişisel ilişkinin sınırlanması, ancak çocuğun üstün yararının zorunlu kıldığı istisnai hallerde mümkündür.
  • Tam kopuş yerine, kademeli ve esnek çözümler (nezaret altında görüşme, sürelerin azaltılması) öncelikle değerlendirilmelidir.
  • İdrak çağındaki çocuğun beyanı ve uzman değerlendirmesi karar sürecinin temelini oluşturur.

Sonuç olarak devlet; kişisel ilişkiyi kurma, sürdürme, değişen koşullara uyarlama, engelleyen tarafa karşı zorlayıcı tedbir alma ve gerektiğinde çocuğun yararına ilişkiyi sınırlama yükümlülüklerini bir bütün olarak taşımaktadır. Tüm bu yükümlülüklerin ortak ölçütü ise her aşamada çocuğun üstün yararının korunmasıdır.

Uygulamada Karşılaşılan Sorunlar ve Çözüm Önerileri

Büyükanne ve büyükbabanın torunlarıyla kişisel ilişki kurma hakkı, kâğıt üzerinde güçlü bir yasal ve uluslararası dayanağa sahip olsa da uygulamada bu hakkın fiilen kullanılması ciddi zorluklarla karşılaşmaktadır. Mahkeme kararının elde edilmesi süreçte yalnızca ilk adımı oluşturmakta; asıl mücadele çoğu zaman kararın icra edilmesi aşamasında başlamaktadır. Velayet sahibi tarafın torunu göstermemekteki ısrarı, sürecin uzunluğu ve mevcut yaptırımların caydırıcılıktan uzak yapısı, bu hakkın etkin biçimde hayata geçirilmesini güçleştirmektedir.

Aile Arabuluculuğu Sisteminin Gerekliliği

Kişisel ilişki uyuşmazlıklarında en temel yapısal eksiklik, tarafları yargı yoluna gitmeden uzlaşmaya yönlendirecek alternatif çözüm yöntemlerinin bulunmamasıdır. Husumetin yargı yoluyla derinleştiği davalarda, çocuk çoğu zaman ebeveyn ile büyükanne-büyükbaba arasındaki gerginliğin nesnesi hâline gelmektedir. Bu nedenle, özellikle kişisel ilişkinin kurulması ve icrası sürecinde ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkların önlenmesi amacıyla taraflara daha fazla inisiyatif tanıyan aile arabuluculuğu sisteminin kabul edilmesi önerilmektedir.

Bu öneri, yalnızca pratik bir ihtiyaçtan değil, aynı zamanda uluslararası bir yükümlülükten kaynaklanmaktadır. Çocuklarla Kişisel İlişki Kurulmasına Dair Avrupa Sözleşmesi'nin (ÇKİKAS) 7. maddesi uyarınca, tarafların aile arabuluculuğu ya da diğer yöntemlerle dostane çözüme ulaşmaları için teşvik edici sistemlerin kurulması, sözleşmeci devletlere yüklenen bir yükümlülüktür. Nitekim AİHM de Türkiye hakkında verdiği bir kararda, barışçıl ve çocuğun psikolojik durumunu dikkate alan bir çözüm yöntemi olarak aile arabuluculuğunu teşvik etmiş ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Aile Arabuluculuğu Hakkındaki Tavsiye Kararı'na atıf yaparak bu tür sistemlerin kişisel ilişkinin kurulması açısından kolaylaştırıcı olacağını belirtmiştir.

Cebri İcra Yoluyla Çocuk Tesliminin Sorunları ve Aile Buluşma Merkezleri

Mevcut sistemde kişisel ilişki kararının uygulanamaması hâlinde başvurulan çocuk teslimi yoluyla cebri icra, hem çocuk hem de aile bakımından sorunludur. Çocuğun cebri icraya konu edilmesi, ebeveynlere ve büyükanne-büyükbabaya külfet yüklenmesi ve işlemlerin sürekli tekrara muhtaç olması, bu yöntemin temel zaaflarıdır. Her görüşmenin yeniden icra işlemi gerektirmesi, çocuğun yararını koruma amacını sıklıkla gölgede bırakmaktadır.

Bu noktada önerilen çözüm, cebri icra sisteminden kademeli olarak vazgeçilmesi, sürecin basit ve külfetsiz şekilde işletilmesi ve aile buluşma merkezlerinin oluşturulmasıdır. Tarafsız bir ortamda, uzman gözetiminde gerçekleştirilecek görüşmeler, çocuğun travma yaşamadan büyükanne ve büyükbabasıyla bağ kurmasını sağlayabilir. Bu merkezler, özellikle taraflar arasındaki husumetin yoğun olduğu durumlarda, çocuğu çatışmanın dışında tutarak ilişkinin sağlıklı biçimde sürdürülmesine olanak tanır.

Kişisel İlişkiyi Engelleyen Ebeveyne Yönelik Yaptırımların Yetersizliği

Uygulamadaki bir diğer kronik sorun, kişisel ilişkinin kurulmasını engelleyen velayet sahibi ebeveyn için öngörülen yaptırımların yetersiz olması ya da etkili biçimde uygulanmamasıdır. Kişisel ilişki kararının kâğıt üzerinde kalmaması için hukuki ve cezai yaptırımların caydırıcı nitelikte yeniden düzenlenmesi ve çocuğun yararı aksini gerektirmiyorsa tereddütsüz uygulanması gerekmektedir.

AİHM içtihatları bu konuda nettir. Ignaccola-Zenide/Romanya kararında (§ 106) AİHM, çocuğun birlikte yaşadığı ebeveynin uyumsuzluğu veya hukuka aykırı davranışı hâlinde taraf devletlerin zorlayıcı tedbirler almaktan kaçınmaması gerektiğini açıkça belirtmiştir. Velayet sahibi tarafın çocuğu göstermemekteki direnci, kamusal makamların pasif kalmasının gerekçesi olamaz. Bununla birlikte uygulanacak zorlayıcı tedbirlerin de çocuğun üstün yararıyla sınırlı tutulması zorunludur; yaptırım, çocuğa zarar verir hâle gelmemelidir.

Ebeveyne Yabancılaştırma Sendromu ve İvedilik İlkesi

Bu davalarda hızlı hareket edilmemesinin doğurduğu en ciddi sonuç, Ebeveyne Yabancılaştırma Sendromu'nun (Parental Alienation Syndrome) ortaya çıkmasıdır. Kişisel ilişki kuramayan çocuklarda zamanla, kendisini gösteren tarafın etkisiyle, görüşmek istediği yakınına karşı gerçekçi olmayan bir reddetme ve uzaklaşma gelişebilmektedir. Geçen her gün, büyükanne-büyükbaba ile torun arasındaki bağı zayıflatmakta ve telafisi imkânsız zararlar doğurmaktadır.

Bu nedenle kişisel ilişki davalarında ivedilik ilkesi vazgeçilmez bir gerekliliktir. Geç verilen ya da geç uygulanan bir karar, çoğu zaman hiç verilmemiş bir karar kadar etkisiz kalabilir. Ayrıca, koşulların zaman içinde değişebileceği de gözden kaçırılmamalıdır. Anayasa Mahkemesi, M.M.E. ve T.E. başvurusunda (B. No: 2013/2910, § 138), velayetin ve kişisel ilişkinin ilerleyen süreçte yeniden ele alınmasının ve farklı şekilde tanzim edilmesinin mümkün olduğunu hatırlatmıştır. Çocuğun yaşının ilerlemesi, tarafların yer değiştirmesi veya yeni koşulların ortaya çıkması hâlinde kişisel ilişki düzenlemesinin güncellenebilmesi, hakkın çocuğun değişen ihtiyaçlarına uyarlanmasını sağlar.

Genel Değerlendirme

Büyükanne ve büyükbabanın torunlarıyla kişisel ilişki kurma hakkı, TMK m.325 kapsamında olağanüstü hallerin varlığı ve çocuğun üstün yararına uygunluk şartıyla tanınan, hem aile bağlarının korunması hem de çocuğun sağlıklı gelişimi açısından kritik bir hukuki güvencedir. Bu hakkın gerçek anlamda işlevsel olabilmesi, yalnızca mahkeme kararının elde edilmesine değil; aile arabuluculuğunun yaygınlaştırılmasına, cebri icranın yerini alacak insancıl çözümlerin geliştirilmesine, engelleyici tarafa yönelik etkili yaptırımların uygulanmasına ve süreçlerin ivedilikle yürütülmesine bağlıdır.

Torunuyla görüşemeyen bir büyükanne veya büyükbaba için en isabetli yol, somut olayın koşullarını değerlendirerek doğru hukuki stratejiyi belirlemek ve dava açılır açılmaz tedbiren kişisel ilişki talep etmektir. Çocuğun üstün yararı ilkesi etrafında şekillenen bu davalarda, hem ulusal mevzuatın hem de AİHM ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarının doğru biçimde harmanlanması, hakkın etkin korunmasının anahtarıdır. Bu nedenle sürecin alanında deneyimli bir avukat eşliğinde yürütülmesi, hem hak kayıplarının önlenmesi hem de çocuğun yararının gözetilmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Yazar Görseli
Müellif

Av. Ali Haydar GÜLEÇ

Güleç Hukuk Bürosu'nda 9 yıldır yöneticilik ve avukatlık yapmaktadır.