Eşimin Ailesinden Gördüğüm Şiddet Boşanma Sebebi mi?

Eşimin Ailesinden Gördüğüm Şiddet Boşanma Sebebi mi?

Evlilik birliği, eşlerin birbirlerine ve ailelerine karşı saygı yükümlülüğü üzerine kuruludur. Ancak şiddet veya aile içi huzursuzluklar bu birliği çekilmez hale getirebilir. 'Eşimin ailesinden gördüğüm şiddet boşanma sebebi mi?' sorusu, Türk aile hukuku ve Yargıtay kararları ışığında yanıt bulmaktadır. Bu makalede, şiddetin türleri, eşin ailesine yönelik tutumların hukuki sonuçları ve boşanma davasındaki hak düşürücü süreler gibi kritik konuları kanun maddeleriyle detaylandırıyoruz.

Türk Medeni Kanunu'nda Boşanma Sebepleri ve Şiddet

Türk hukuk sisteminde evlilik birliğinin sonlandırılması, gelişigüzel bir süreç değil, belirli yasal dayanaklara bağlı bir prosedürdür. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK), boşanma sebeplerini 161 ile 166. maddeleri arasında titizlikle düzenlemiştir. Bu maddeler, boşanma davasına dayanak teşkil eden olayları "özel" ve "genel" boşanma sebepleri olarak iki ana kategoriye ayırır. Şiddet, bu kategorizasyon içerisinde hem özel bir boşanma sebebi (hayata kast, pek kötü muamele) hem de genel bir boşanma sebebi (evlilik birliğinin temelinden sarsılması) olarak karşımıza çıkabilmektedir.

Hukuki süreçte davanın hangi maddeye dayandırılacağı, ispat yükümlülüğü ve hakimin takdir yetkisi açısından hayati önem taşır. Özellikle fiziksel, psikolojik veya onur kırıcı saldırıların söz konusu olduğu durumlarda, kanun koyucu mağdur eşi korumak amacıyla daha keskin ve net sınırları olan "özel boşanma sebepleri" mekanizmasını devreye sokmuştur.

Özel Boşanma Sebepleri

Türk Medeni Kanunu’nda sınırlı sayıda (numerus clausus) sayılan özel boşanma sebepleri; Zina (TMK m. 161), Hayata Kast, Pek Kötü veya Onur Kırıcı Davranış (TMK m. 162), Suç İşleme ve Haysiyetsiz Hayat Sürme (TMK m. 163), Terk (TMK m. 164) ve Akıl Hastalığı (TMK m. 165) olarak sıralanmıştır.

Özel boşanma sebeplerini genel sebeplerden ayıran en temel fark, bu sebeplerin "mutlak boşanma sebebi" niteliği taşımasıdır. Eğer davacı taraf, kanunda belirtilen bu özel durumlardan birinin varlığını somut delillerle ispat ederse, hakimin "evlilik birliği çekilmez hale gelmiş mi?" diye bir araştırma yapmasına gerek kalmaz. İspatın gerçekleşmesi durumunda, kanun gereği boşanma kararı verilmesi zorunludur. Şiddet vakaları, bu özel sebepler içerisinde ağırlıklı olarak TMK m. 162 kapsamında değerlendirilir ve mağdurun kişilik haklarını doğrudan hedef aldığı için hukuk düzeni tarafından en ağır kusur hallerinden biri olarak kabul edilir.

Hayata Kast ve Pek Kötü Muamele

Şiddetin en ağır biçimleri olan fiziksel saldırılar ve ruhsal bütünlüğü hedef alan sistematik eylemler, TMK Madde 162 altında toplanmıştır. Bu madde uyarınca; eşlerden biri diğeri tarafından hayatına kastedilmesi, kendisine pek kötü davranılması veya ağır derecede onur kırıcı bir davranışta bulunulması sebebiyle boşanma davası açabilir.

  • Hayata Kast: Eşin, diğer eşi öldürme niyetini açığa vuran eylemleridir. Sadece fiili bir saldırı değil, öldürmeye teşvik veya intihara sürükleme gibi durumlar da bu kapsamda değerlendirilir.
  • Pek Kötü Muamele: Eşin vücut bütünlüğüne, sağlığına veya ruhsal dengesine yönelik ağır saldırılardır. Dövme, bir yere kapatma, aç bırakma, cinsel şiddet uygulama veya sistematik olarak uygulanan psikolojik işkenceler bu başlığa girer.
  • Onur Kırıcı Davranış: Eşin şeref ve haysiyetine yönelik ağır hakaretler, toplum önünde küçük düşürme ve kişilik haklarına saldırı niteliğindeki eylemlerdir.

Bu maddeye dayalı davalarda dikkat edilmesi gereken en kritik husus, hak düşürücü sürelerdir. Kanun, boşanma sebebinin öğrenilmesinden itibaren 6 ay ve her halükarda eylemin üzerinden 1 yıl geçmesiyle dava açma hakkının düşeceğini öngörür. Ayrıca, şiddet uygulayan eşin "affedilmiş" olması, dava hakkını tamamen ortadan kaldırır. Ancak Yargıtay, şikayetten vazgeçmenin her zaman "af" anlamına gelmediğini, affın kayıtsız şartsız bir irade beyanı olması gerektiğini vurgulamaktadır.

Yargıtay kararları, şiddetin boyutunun hukuki nitelendirmede ne denli belirleyici olduğunu göstermektedir:

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2015/25728 E. ve 2016/1849 K. sayılı ilamı: "Yapılan soruşturma ve toplanan delillerle; davalı erkeğin, davacı kadını basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek nitelikte yaraladığı, bu eylemin Türk Medeni Kanunu'nun 162. maddesinde yer alan 'pek kötü muamele' niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda, davanın kabulü ile boşanmaya karar verilmesi gerekirken, yetersiz gerekçe ile reddi doğru bulunmamıştır."

Bu karardan da anlaşılacağı üzere, basit bir yaralamanın ötesine geçen, tıbbi müdahale ile kolayca giderilemeyecek boyuttaki fiziksel şiddet vakaları doğrudan TMK 162 kapsamında "pek kötü muamele" olarak tescil edilmektedir. Bu tür durumlarda şiddet uygulayan taraf "tam kusurlu" kabul edilmekte ve bu durum sadece boşanma kararı verilmesini değil, aynı zamanda mağdur eş lehine yüksek tutarlı maddi ve manevi tazminatlara hükmedilmesini de beraberinde getirmektedir.

Şiddete dayalı boşanma davalarında görevli mahkeme Aile Mahkemeleri olup, davanın doğru hukuki sebeple açılması hak kaybına uğramamak adına büyük önem arz etmektedir.

Eşin Ailesine Yönelik Tutumlar ve Aile Müdahalesi

Evlilik birliği, Türk Medeni Kanunu çerçevesinde sadece iki bireyin bir araya gelmesi değil, aynı zamanda karşılıklı hak ve yükümlülüklerin doğduğu sosyal ve hukuki bir kurumdur. Bu yükümlülükler yalnızca eşlerin birbirlerine karşı davranışlarını değil, eşlerin birbirlerinin ailelerine karşı sergiledikleri tutumları da kapsamaktadır. Yargıtay içtihatları, eşin ailesine yönelik olumsuz tutumları ve ailelerin evlilik birliğine müdahalesine sessiz kalınmasını, evlilik birliğinin temelinden sarsılması noktasında en önemli kusur belirleyicilerinden biri olarak kabul etmektedir.

Saygı Yükümlülüğü ve Kusur Tespiti

Türk aile yapısında ve hukuk sistemimizde, eşlerin birbirlerinin ailelerine karşı asgari düzeyde saygı göstermesi, evlilik birliğinin huzuru için bir zorunluluk olarak görülür. Eşlerden birinin, diğerinin anne, baba veya kardeşlerine yönelik sergilediği küçümseyici, aşağılayıcı veya agresif tavırlar, ortak hayatı çekilmez hale getiren psikolojik şiddet unsurları arasında yer alır. Hukuki süreçte bu tür davranışlar, boşanma davasında "kusur" olarak adlandırılır ve tazminat miktarlarından velayete kadar pek çok sonucu doğrudan etkiler.

Yargıtay, eşin ailesine yönelik sergilenen olumsuz tutumları sistematik bir hal aldığında boşanma sebebi olarak değerlendirmektedir. Bu konuda verilen emsal kararlar, yargılamanın seyrini değiştirecek niteliktedir:

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2015/22375 ve K. 2016/9443: "Eşin ailesine agresif tavırlar sergilenmesi ve onların küçümsenmesi evlilik birliğini temelinden sarsan bir kusurdur."

Bu karar, eşin ailesine karşı takınılan tavrın sadece kişisel bir anlaşmazlık olmadığını, evliliğin devamını imkansız kılan hukuki bir ihlal olduğunu tescillemektedir. Benzer şekilde, aile üyelerine yönelik doğrudan yapılan hakaretler de ağır kusur kapsamında değerlendirilmektedir:

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2016/9268 ve K. 2016/13220: "Eşin, diğer tarafın ailesine doğrudan hakaret etmesi boşanmayı gerektiren bir sebep olarak kabul edilir."

Bu tür durumlarda mahkeme, hakarete uğrayan tarafın kişilik haklarının saldırıya uğradığına hükmederek, kusurlu eş aleyhine maddi ve manevi tazminata karar verebilmektedir. Saygı yükümlülüğünün ihlali, sadece sözlü saldırıları değil, eşin ailesiyle görüşmesini haksız yere engellemeyi veya onları sosyal ortamlarda küçük düşürmeyi de kapsamaktadır.

Yargıtay'ın Aile Müdahalesine Bakışı

Boşanma davalarında sıkça karşılaşılan bir diğer sorun ise "üçüncü kişilerin", yani eşlerin ailelerinin evliliğe müdahale etmesidir. Türk Medeni Kanunu uyarınca eşler, evlilik birliğinin mutluluğunu el birliğiyle sağlamak ve çocukların bakımına, eğitimine beraberce özen göstermekle yükümlüdür. Bu yükümlülük, evlilik birliğini dış müdahalelere karşı korumayı da içerir. Bir eşin, kendi ailesinin evliliğe müdahale etmesine izin vermesi veya bu müdahaleler karşısında sessiz kalarak diğer eşi korumaması, Yargıtay tarafından boşanma nedeni olarak kabul edilmektedir.

Özellikle "bağımsız konut" meselesi, bu müdahalelerin en somut örneğidir. Erkeğin veya kadının, ailesiyle birlikte yaşamaya zorlaması veya ailesinin baskıcı tutumlarına karşı eşinin yanında durmaması, evlilik birliğini temelinden sarsan bir kusurdur.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 2017/3009 K.: "Erkeğin ailesinden bağımsız konut açmaması evlilik birliğini temelinden sarsan bir kusur olarak değerlendirilmiştir."

Bu karar, eşlerin kendilerine ait mahrem ve bağımsız bir yaşam alanı kurma hakkını koruma altına almaktadır. Bağımsız konut temin etmemek, eşi ailesinin baskısına açık hale getirmekle eşdeğer görülmektedir. Öte yandan, müdahalenin sadece fiziksel yaşam alanıyla sınırlı kalmadığı, kararlara ve günlük yaşama sirayet ettiği durumlar da kusur teşkil eder:

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 2017/3565 K.: "Kadının annesinin evliliğe müdahalesine izin vermesi boşanma nedeni sayılmıştır."

Yargıtay'ın bu yaklaşımı, evlilik birliğinin "özerkliğini" koruma amacını taşır. Eşlerden biri, kendi ailesinin müdahalelerini engelleyemiyor veya bu müdahaleleri destekliyorsa, bu durum diğer eş için ortak hayatı çekilmez hale getirir. Aile müdahalesi nedeniyle açılan boşanma davalarında dikkat edilmesi gereken temel noktalar şunlardır:

  • Müdahalenin Sürekliliği: Ailenin tek seferlik bir eleştirisinden ziyade, evliliğin işleyişini bozan sürekli bir müdahalenin varlığı aranır.
  • Eşin Tutumu: Diğer eşin bu müdahaleye karşı koyup koymadığı, eşini koruyup korumadığı kusur tayininde kritiktir.
  • Psikolojik Baskı: Ailenin müdahalesi sonucu eşin üzerinde oluşan baskının boyutu mahkemece incelenir.

Sonuç olarak, eşin ailesine yönelik hakaret, küçümseme ve agresif tavırlar ile ailelerin evliliğe müdahalesine sessiz kalmak, boşanma davalarında tarafların kusur oranını belirleyen en temel unsurlardır. Bu davranışların ispatlanması durumunda, mağdur olan eş lehine boşanma kararı verilmekle kalmaz, aynı zamanda şartları oluşmuşsa maddi ve manevi tazminat hakları da doğar.

Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması ve Kusur İlkeleri

Türk hukuk sisteminde boşanma davaları, belirli sebeplere dayandırılarak açılmaktadır. Bu sebepler arasında en sık başvurulanı, kamuoyunda "şiddetli geçimsizlik" olarak bilinen evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenidir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK), boşanma sebeplerini özel ve genel olarak iki ana kategoriye ayırmıştır. Zina, hayata kast veya terk gibi durumlar özel boşanma sebeplerini oluştururken; evlilik birliğinin sürdürülemez hale gelmesi genel bir boşanma sebebi olarak TMK Madde 166/1-2 hükümlerinde düzenlenmiştir.

Genel Boşanma Sebebi: Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması

TMK Madde 166/1-2 uyarınca, evlilik birliği ortak hayatı sürdürmeleri eşlerden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir. Bu madde, belirli bir olaya (örneğin sadece fiziksel şiddete veya sadece zinaya) odaklanmak yerine, evliliğin genel gidişatını ve taraflar arasındaki bağın kopup kopmadığını inceler. Ancak bu davanın kabul edilebilmesi için iki temel şartın bir arada bulunması gerekir:

  1. Evlilik birliği temelinden sarsılmış olmalıdır.
  2. Ortak hayatın devamı, davacı eş için çekilmez hale gelmiş olmalıdır.

Burada "çekilmezlik" unsuru, her somut olayın özelliğine göre Aile Mahkemesi hâkimi tarafından takdir edilir. Yargıtay içtihatlarına göre; eşe karşı fiziksel şiddet uygulanması, hakaret edilmesi, eşin ailesine saygısızlık yapılması, güven sarsıcı davranışlarda bulunulması veya ekonomik şiddet uygulanması gibi pek çok davranış bu kapsamda değerlendirilir.

Boşanma davalarında en kritik hususlardan biri de "kusur" ilkesidir. Türk boşanma hukukunda, kimse kendi kusuruna dayanarak lehine bir hak elde edemez. Bu durum, dürüstlük kuralının bir yansımasıdır. Nitekim yargı kararları da bu ilkeyi katı bir şekilde uygulamaktadır:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/3177 E. ve 2021/1162 K. sayılı ilamında vurgulandığı üzere; tam kusurlu eşin dava açması TMK m. 2’deki dürüstlük kuralına aykırıdır ve kendi kusuruna dayanarak hak elde etmesi mümkün değildir. Bu kapsamda, evlilik birliğinin bozulmasına tek başına sebep olan eşin açtığı dava, davalı eşin hiçbir kusuru bulunmaması halinde reddedilmelidir.

Eğer her iki taraf da kusurluysa, hâkim tarafların kusur oranlarını (az kusurlu, ağır kusurlu veya eşit kusurlu) belirleyerek boşanma kararı verir. Davacının kusuru daha ağır olsa dahi, davalının boşanmaya itiraz etmesi hakkın kötüye kullanılması niteliğindeyse ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa yine de boşanmaya karar verilebilir.

Tazminat ve Nafaka Hakları

Boşanma davasının mali sonuçları, tarafların kusur durumuna doğrudan bağlıdır. Boşanma nedeniyle mevcut veya beklenen menfaatleri zedelenen taraf, diğer taraftan maddi ve manevi tazminat talep etme hakkına sahiptir. Bu haklar TMK Madde 174/1-2 çerçevesinde koruma altına alınmıştır.

  • Maddi Tazminat (TMK 174/1): Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya az kusurlu taraf, kusurlu olan diğer taraftan uygun bir maddi tazminat isteyebilir. Burada eşin boşanma ile birlikte mahrum kaldığı ekonomik destek ve sosyal güvence gibi unsurlar göz önünde bulundurulur.
  • Manevi Tazminat (TMK 174/2): Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevi tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir. Özellikle fiziksel şiddet, ağır hakaret veya aldatma gibi durumlar kişilik haklarına saldırı olarak kabul edilir.

Tazminat taleplerinin kabul edilmesi için en temel şart, tazminat isteyen tarafın diğer taraftan daha az kusurlu veya tamamen kusursuz olmasıdır. Eşit kusur halinde tarafların birbirlerine tazminat ödemesine hükmedilmez.

Nafaka konusu da boşanma sürecinin bir diğer önemli mali ayağıdır. Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Bu, "yoksulluk nafakası" olarak adlandırılır. Çocukların bakımı ve eğitimi için ödenen "iştirak nafakası"nda ise tarafların kusur durumuna bakılmaz; burada esas olan çocuğun üstün yararıdır.

Tazminat ve nafaka hakları ile ilgili unutulmaması gereken en önemli hukuki sınır ise zamanaşımıdır.

1 Yıllık Zamanaşımı: Boşanma hükmünün kesinleşmesinden itibaren, evliliğin boşanma sebebiyle sona ermesinden doğan dava hakları (maddi-manevi tazminat ve yoksulluk nafakası talepleri), hükmün kesinleşmesinin üzerinden bir yıl geçmekle zamanaşımına uğrar.

Bu süre hak düşürücü değil, bir zamanaşımı süresidir; ancak hak kaybına uğramamak adına boşanma davası ile birlikte veya boşanmanın kesinleşmesini takip eden bir yıl içerisinde bu taleplerin ileri sürülmesi hayati önem taşımaktadır. Aile Mahkemesi hâkimi, tazminat miktarlarını belirlerken tarafların sosyal ve ekonomik durumlarını, kusur derecelerini ve paranın alım gücünü dikkate alarak hakkaniyete uygun bir karar verir.

Yargılama Süreci ve Özel Durumlar

Boşanma davaları, sadece duygusal bir kopuş değil, aynı zamanda Türk Medeni Kanunu çerçevesinde titizlikle yürütülmesi gereken hukuki bir süreçtir. Şiddet veya şiddetli geçimsizlik gibi nedenlerle açılan davalarda, yargılamanın seyri "kusur" ve "ispat" dengesi üzerine kurulur. Bu süreçte en çok karşılaşılan ve davanın reddine dahi yol açabilen en kritik kavramlardan biri "affetme" olgusudur.

Affetme Kavramı

Türk hukuk sisteminde, özellikle TMK Madde 162 (Hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranış) kapsamında açılan davalarda, "affetme" davanın kabulü önündeki en büyük engeldir. Kanun koyucu, eşlerden birinin diğerini affetmesi durumunda, artık o olaylara dayalı olarak dava açma hakkının ortadan kalkacağını hükme bağlamıştır. Ancak "affetme" kavramının hukuki sınırları, Yargıtay içtihatlarıyla oldukça net bir şekilde çizilmiştir.

Affetme iradesi; kayıtsız, şartsız ve tereddüde yer bırakmayacak şekilde ortaya konmalıdır. Sadece şiddet olayından sonra aynı evde kalmaya devam etmek veya çocukların iyiliği için susmak, her zaman hukuki bir "af" olarak kabul edilmez. Ancak Yargıtay, şiddet eyleminin üzerinden uzun zaman geçmesine rağmen evliliğin hiçbir şey olmamış gibi devam ettirilmesini "hoşgörü" kapsamında değerlendirebilmektedir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2018/7927 K. sayılı ilamında; "Şiddet eyleminden sonra evliliğin devam etmesi af veya hoşgörü olarak değerlendirilerek davanın reddi gerektiği…"

Bu karar, şiddet mağduru eşin, eylemin ardından evlilik birliğini hiçbir hukuki girişimde bulunmadan sürdürmesinin, önceki olayları kusur olmaktan çıkardığını göstermektedir. Öte yandan, yargılama sürecinde mağdur eşin şikayetinden vazgeçmesi her zaman "af" anlamına gelmez. Örneğin, kocanın şiddet uygulaması nedeniyle açılan bir davada kadının ceza davasındaki şikayetini geri çekmesi, bazen sadece eşini hapisten kurtarma amacı taşıyabilir. Yargıtay, bu tür durumlarda "şikayetten vazgeçmenin" mutlaka "eşini affettiği" anlamına gelmeyeceğini, şiddetin onur kırıcı ve kişilik haklarına saldırı niteliğinin devam ettiğini vurgulamaktadır.

Özellikle TMK 162 kapsamındaki davalarda, eylemin öğrenilmesinden itibaren 6 aylık ve her durumda 1 yıllık hak düşürücü sürelere dikkat edilmelidir. Bu sürelerin geçirilmesi veya eylemin açıkça affedilmesi, davanın esasına girilmeden reddedilmesine neden olur.

Görevli ve Yetkili Mahkeme

Boşanma davası açmaya karar veren bir bireyin ilk belirlemesi gereken husus, davanın hangi mahkemede ve nerede açılacağıdır. Yanlış mahkemede açılan davalar, usulden ret kararları ile sürecin uzamasına ve hak kayıplarına yol açabilir.

4787 Sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun uyarınca, boşanma davalarında görevli mahkeme münhasıran Aile Mahkemeleridir. Aile Mahkemesinin bulunmadığı ilçelerde ise bu davalara, Aile Mahkemesi sıfatıyla Asliye Hukuk Mahkemeleri bakmakla görevlidir.

Yetkili mahkeme konusu ise TMK Madde 168 ile düzenlenmiştir. Kanun maddesine göre:

TMK Madde 168: "Boşanma veya ayrılık davalarında yetkili mahkeme, eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir."

Bu madde, davacıya seçimlik bir hak tanımaktadır. Eşler, kendi ikametgahlarında dava açabilecekleri gibi, evliliğin son altı ayını geçirdikleri yerdeki mahkemede de süreci başlatabilirler.

Yargılama sürecinde dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli husus, ceza mahkemeleri ile aile mahkemeleri arasındaki ilişkidir. Şiddet vakalarında genellikle hem bir ceza davası hem de bir boşanma davası eş zamanlı yürür. Ancak ceza mahkemesinin verdiği karar, aile mahkemesi hakimini her noktada bağlamaz.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2017/3351 K. sayılı ilamında; "Ceza mahkemesinin beraat kararı aile mahkemesi hakimini bağlamaz."

Bu kural, ceza hukukundaki "şüpheden sanık yararlanır" ilkesi ile aile hukukundaki "kusur tespiti" arasındaki farktan kaynaklanır. Ceza mahkemesinde delil yetersizliğinden beraat eden bir eş, aile mahkemesinde sunulan tanık beyanları veya diğer delillerle "kusurlu" bulunabilir ve boşanmaya sebebiyet verdiği tescillenebilir.

Genel Değerlendirme ve Sonuç

Eşin ailesinden görülen şiddet, eşin kendi uyguladığı fiziksel veya psikolojik baskı ve aile müdahaleleri, Türk Medeni Kanunu kapsamında evlilik birliğini çekilmez hale getiren ağır kusurlardır. Gerek özel boşanma sebebi olan "hayata kast ve pek kötü muamele" (TMK 162), gerekse genel boşanma sebebi olan "evlilik birliğinin temelinden sarsılması" (TMK 166), şiddet mağduru eşe hukuki koruma kalkanı sağlar. Yargılama sürecinde Aile Mahkemeleri; sunulan delilleri, Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarını ve tarafların kusur durumlarını titizlikle inceleyerek karar verir. Şiddetin ispatlandığı durumlarda mağdur eş lehine maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi, çocukların velayetinin belirlenmesi ve nafaka haklarının korunması, adaletin tesisi açısından hayati önem taşır. Unutulmamalıdır ki; hukuk, sadece birliği korumak için değil, insan onuruna yaraşır bir hayatın devamını sağlamak için de vardır.

Yazar Görseli
Müellif

Av. Ali Haydar GÜLEÇ

Güleç Hukuk Bürosu'nda 9 yıldır yöneticilik ve avukatlık yapmaktadır.