İş Kazasında Taksir Sorumluluğu

İş Kazasında Taksir Sorumluluğu

İş kazaları, yalnızca iş hukuku veya sosyal güvenlik hukuku bakımından değil, ceza hukuku bakımından da ciddi sonuçlar doğurabilir. İşveren, işveren vekili, şantiye şefi, iş güvenliği uzmanı, işyeri hekimi ve alt işverenin sorumluluğu; sahip oldukları yetki, görev, bilgi ve somut katkıları dikkate alınarak belirlenir. Bu yazıda taksir ve bilinçli taksir ayrımı, işverenin iş sağlığı ve güvenliği yükümlülükleri, TCK m.85 ve m.89 kapsamındaki suçlar, Yargıtay uygulaması ile kusur ve nedensellik değerlendirmesi incelenmektedir.

İş Kazasında Cezai Sorumluluğun Temel Esasları

İş kazasında cezai sorumluluk, yalnızca bir zarar meydana gelmiş olmasına dayanmaz. Sorumluluğun kurulabilmesi için olayın hukuken iş kazası niteliğinde bulunması, ilgili kişinin iş sağlığı ve güvenliği alanındaki yükümlülüklerini ihlal etmesi, bu ihlal ile ölüm veya yaralanma arasında nedensellik bağının bulunması ve ceza hukukunun aradığı kusur biçiminin gerçekleşmesi gerekir. Bu çerçevede temel düzenlemeler 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu içinde yer almaktadır.

İş Kazası Kavramı ve Hukuki Kapsamı

6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu m.3 uyarınca iş kazası, işyerinde veya işin yürütümü nedeniyle meydana gelerek ölüme ya da ruhen veya bedenen engelliliğe yol açan olaydır. Bu tanım, olayın yalnızca işyerinin fiziksel sınırları içinde gerçekleşmesini şart koşmaz; işin yürütümüyle bağlantı kurulabilen olaylar da kapsam dahilindedir. Bu nedenle somut olayda işin niteliği, çalışanın görevi, olayın gerçekleşme koşulları ve iş organizasyonu birlikte değerlendirilir.

Sosyal güvenlik hukuku bakımından iş kazasının kapsamı 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu m.13 ile belirlenir. Bu düzenleme, iş kazası sayılan hâlleri ve sigortalının olay sonucunda bedenen veya ruhen zarara uğraması şartını esas alır. Aynı olayın 6331 sayılı Kanun ve 5510 sayılı Kanun bakımından iş kazası olarak değerlendirilmesi mümkün olmakla birlikte, bu iki düzenlemenin amaçları farklıdır. 6331 sayılı Kanun iş sağlığı ve güvenliği yükümlülüklerini ve önleme yaklaşımını öne çıkarırken, 5510 sayılı Kanun sosyal sigorta sonuçlarını belirler.

Ceza sorumluluğu bakımından iş kazası tespitinin ardından, kazaya etkisi bulunan kişinin somut yükümlülükleri belirlenmelidir. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu m.4, işverene çalışanların sağlık ve güvenliğini sağlama, riskleri önleme, gerekli araç ve eğitimi temin etme, iş organizasyonunu kurma ve alınan önlemleri denetleme yükümlülükleri yükler. Bu yükümlülüklerin ihlali, ölüm veya yaralanma neticesiyle bağlantılı olduğu ölçüde cezai değerlendirmeye konu olur.

Kusur, Nedensellik ve Öngörülebilirlik

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.22/1-2 uyarınca taksir, yalnızca kanunda açıkça belirtilen hâllerde cezalandırılır ve dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık nedeniyle neticenin öngörülmeden gerçekleşmesini ifade eder. İş kazalarında bu değerlendirme, işverenin veya diğer ilgili kişinin hangi önlemleri alması gerektiği ve somut olayda bu önlemlere aykırı davranıp davranmadığı üzerinden yapılır.

Taksir sorumluluğunun temel unsurları şunlardır:

  • Taksirle işlenebilen bir suçun bulunması,
  • Hareketin iradi olması,
  • Gerçekleşen neticenin iradi olmaması,
  • Hareket ile netice arasında nedensellik bağının bulunması,
  • Neticenin öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemesi,
  • Dikkat ve özen yükümlülüğünün ihlal edilmesi.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, taksir değerlendirmesinde iradi hareket, iradi olmayan netice, nedensellik bağı ve öngörülebilir neticenin öngörülmemesi ölçütlerini esas almaktadır.

“Taksirin unsurları; taksirle işlenebilen bir suçun bulunması, hareketin iradiliği, neticenin iradi olmaması, hareket ile netice arasında nedensellik bağının bulunması ve sonucun öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemesi olarak belirtilmiştir. Mağdurun veya başka bir kişinin taksirli davranışının nedensellik bağını kesmediği sürece failin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı kabul edilmiştir.”
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 29.03.2016, E. 2014/12-585, K. 2016/150

Bu karar, iş kazalarında yalnızca kusurlu davranışın varlığının yeterli olmadığını, davranış ile zarar arasındaki bağlantının ayrıca ortaya konulması gerektiğini göstermektedir. Mağdurun veya başka bir kişinin kusurlu davranışı, nedensellik bağını kendiliğinden ortadan kaldırmaz; ancak somut olayda neticenin meydana gelişine etkisi ayrıca incelenir.

“Taksirin unsurları bakımından hareketin iradiliği, neticenin iradi olmaması, hareket ile netice arasında nedensellik bağı bulunması ve öngörülebilir neticenin öngörülmemesi ölçütlerinin esas alınması gerektiği kabul edilmiştir.”
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 24.11.2015, E. 2014/12-33, K. 2015/42

Öngörülebilirlik, kazanın gerçekleşme ihtimalinin somut olayın koşulları içinde değerlendirilebilir olmasını ifade eder. İşverenin riskleri belirleme, çalışanı bilgilendirme, uygun ekipman sağlama ve işin yürütümünü denetleme yükümlülükleri, bu incelemenin temelini oluşturur. Buna karşılık, netice ile ilgili kişinin davranışı arasında nedensellik bulunmadığı veya neticenin öngörülebilir olmadığı ortaya konulursa taksir sorumluluğu kurulamaz.

Gerçek Kişilerin Cezai Sorumluluğu

Ceza sorumluluğu gerçek kişilere yüklenir. Bu nedenle işverenin tüzel kişi olması, iş kazası nedeniyle tüzel kişiye ceza verilmesi sonucunu doğurmaz; cezai sorumluluk, tüzel kişi adına hareket eden ve somut olayda iş sağlığı ve güvenliği bakımından görev, yetki veya denetim gücüne sahip gerçek kişiler yönünden araştırılır.

İşverenin sorumluluğu, iş sağlığı ve güvenliği organizasyonundaki konumuna ve yükümlülüklerinin kapsamına göre belirlenir. İşveren vekili, kendisine bırakılan işin yönetimi çerçevesinde gerekli bilgi ve yetkiye sahip olduğu hâlde önlem alma veya denetim görevini yerine getirmemişse cezai sorumluluğu gündeme gelir. Aynı şekilde işyerindeki görev ve yetkileri kapsamında kazaya etkisi bulunan diğer gerçek kişilerin davranışları da kusur, nedensellik ve öngörülebilirlik ölçütleriyle incelenir.

Bir kişinin yalnızca işyerinde görev yapması veya hiyerarşik olarak üst konumda bulunması tek başına cezai sorumluluk için yeterli değildir. Sorumluluk için ilgili kişinin somut yükümlülüğünün, bu yükümlülüğe aykırı davranışının ve neticeye katkısının ortaya konulması zorunludur. Bu değerlendirme yapılırken görev dağılımı, yetki devri, iş organizasyonu, alınan veya alınmayan önlemler ve kişinin fiilî müdahale imkânı birlikte ele alınır.

Bu nedenle iş kazası dosyalarında sorumluluk, unvanlara göre otomatik biçimde değil, her gerçek kişinin somut olay içindeki görev ve katkısına göre belirlenir. Kusuru ve neticeyle nedensellik bağı bulunmayan kişinin cezai sorumluluğu doğmaz; buna karşılık yükümlülüğünü ihlal ederek öngörülebilir bir ölüm veya yaralanma neticesine neden olan gerçek kişi hakkında ilgili ceza hükümleri uygulanır.

İşverenin İş Sağlığı ve Güvenliği Yükümlülükleri

Risk Değerlendirmesi ve Önleme Yükümlülüğü

İşverenin iş sağlığı ve güvenliği yükümlülüğü, kaza meydana geldikten sonra sorumluluk araştırılmasıyla sınırlı değildir. Esas olan, çalışma ortamındaki risklerin önceden belirlenmesi, bu risklerin ortadan kaldırılması veya azaltılması ve güvenli çalışma düzeninin kurulmasıdır. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu m.5, işverenin risklerden korunma ilkelerine uygun hareket etmesini öngörür. Bu kapsamda işveren, tehlikelerin kaynağında ortadan kaldırılmasını ve önleyici yaklaşımın çalışma organizasyonunun temelini oluşturmasını sağlamakla yükümlüdür.

6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu m.10 uyarınca işveren, risk değerlendirmesi yapmak veya yaptırmak ve gerekli önlemleri belirlemek zorundadır. Risk değerlendirmesi, yalnızca yazılı bir belgenin hazırlanmasından ibaret değildir. İşin niteliği, kullanılan makine ve ekipman, çalışma yöntemi, işyerinin fiziksel koşulları ve çalışanların maruz kalabileceği tehlikeler birlikte ele alınmalıdır. Belirlenen risklere karşı hangi önlemlerin alınacağı ve bu önlemlerin nasıl uygulanacağı da değerlendirme sürecinin parçasıdır.

Risk değerlendirmesinin yapılmaması veya işin gerçek koşullarını yansıtmaması, işverenin önleme yükümlülüğünü yerine getirmediğini gösterebilir. Ancak cezai sorumluluk bakımından değerlendirme, risk değerlendirmesindeki eksikliğin meydana gelen ölüm veya yaralanma ile bağlantısı kurularak yapılır. Bu nedenle soruşturma ve kovuşturmada, mevcut riskin ne olduğu, alınması gereken önlemin belirlenip belirlenmediği, önlemin uygulanıp uygulanmadığı ve kazanın bu eksiklik nedeniyle gerçekleşip gerçekleşmediği ortaya konulmalıdır.

Risk değerlendirmesi, işyerindeki çalışma koşullarından bağımsız ve değişmez bir işlem değildir. İşin veya kullanılan araçların değişmesi, yeni bir tehlikenin ortaya çıkması ya da mevcut riskin farklı biçimde gerçekleşmesi, önlemlerin yeniden ele alınmasını gerektirir. İşverenin sorumluluğu, kâğıt üzerinde bir risk değerlendirmesi bulundurmakla değil, değerlendirme sonucunda belirlenen önlemleri fiilen uygulamakla yerine getirilir.

Eğitim, Denetim ve Gözetim

İşverenin yükümlülükleri arasında çalışanların işin ve işyerinin tehlikeleri hakkında bilgilendirilmesi ve eğitilmesi de bulunur. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu m.16 ve m.17, çalışanların bilgilendirilmesi ve eğitilmesine ilişkin yükümlülükleri düzenler. Eğitim, çalışana yalnızca yazılı talimat verilmesi veya genel nitelikte bilgi aktarılması şeklinde uygulanamaz. Çalışanın yaptığı iş, kullandığı araçlar ve karşılaşabileceği riskler hakkında gerekli bilginin fiilen aktarılması gerekir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 2004/21-365 E., 2004/369 K. sayılı kararında şu değerlendirmeyi yapmıştır:

“İş güvenliği önlemlerini alma ve kişisel güvenliği sağlama konusunda inisiyatifin tek başına işçiye bırakılamayacağı; işçiye işyerindeki tehlikeler hakkında yeterli ve eylemli eğitim verilmesi, verilen eğitimin uygulanmasının da denetlenmesi gerektiği belirtilmiştir.”

Bu yaklaşım, eğitim yükümlülüğünün yalnızca formal bir prosedür olarak yerine getirilemeyeceğini ortaya koyar. İşveren, çalışanın verilen bilgiyi işe nasıl uyguladığını ve güvenlik talimatlarına uyup uymadığını da kontrol etmelidir. Eğitim verilmiş olması, denetim yapılmadığı takdirde tek başına sorumluluğu ortadan kaldırmaz.

6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu m.14, iş kazalarının kayıt altına alınması ve bildirilmesine; m.15, sağlık gözetimine; m.18 ise çalışanların görüş ve katılımına ilişkin yükümlülüklere yer verir. Bu düzenlemeler, iş sağlığı ve güvenliğinin yalnızca işverenin tek taraflı kararlarıyla yürütülmesini değil, çalışma koşullarının izlenmesini ve çalışanların sürece dahil edilmesini gerektirir. İş kazalarının kayda geçirilmesi, aynı veya benzer risklerin tekrar değerlendirilmesine de imkân sağlar.

Sağlık gözetimi yükümlülüğü, çalışanın yürüttüğü iş bakımından sağlık durumunun izlenmesini amaçlar. Çalışanın işe uygunluğu ve çalışma koşullarının sağlık yönünden oluşturduğu riskler değerlendirilmeden iş organizasyonu kurulamaz. Çalışanların görüşlerinin alınması ve katılımlarının sağlanması ise işyerindeki tehlikelerin uygulamadaki görünümünün tespit edilmesine katkı sağlar.

Denetim görevi, işverenin işyerindeki güvenlik sisteminin etkili biçimde işleyip işlemediğini kontrol etmesini gerektirir. Makine, ekipman, çalışma yöntemi veya güvenlik talimatı bakımından belirlenen kuralların uygulanmaması karşısında işverenin müdahale etmesi gerekir. Çalışanın kişisel davranışı, işverenin denetim ve gözetim yükümlülüğünü kendiliğinden sona erdirmez; çalışanın davranışının kazaya etkisi somut olayın koşullarına göre ayrıca değerlendirilir.

Asıl İşveren ve Alt İşveren İlişkisi

4857 sayılı İş Kanunu m.2/4 ve m.2/7, asıl işveren-alt işveren ilişkisinin kurulmasına ve muvazaalı ilişkinin belirlenmesine ilişkin hükümler içerir. Alt işverenin işçileri işyerinde çalıştırılıyor olması, asıl işverenin iş sağlığı ve güvenliği bakımından tüm sorumluluğunun sona erdiği anlamına gelmez. Asıl işverenin sorumluluğu, somut olayda sahip olduğu organizasyon, koordinasyon ve denetim yetkileri dikkate alınarak belirlenir.

Asıl işveren, alt işveren tarafından yürütülen faaliyetlerin işyerindeki genel iş sağlığı ve güvenliği düzeniyle uyumlu olmasını sağlamak ve gerekli denetimi yapmakla yükümlüdür. Alt işverenin aldığı veya almadığı önlemler, asıl işverenin bilgi ve denetim alanı dışında kalıyorsa sorumluluğun kapsamı farklılaşabilir. Buna karşılık asıl işveren, alt işverenin faaliyetlerinden doğan riskleri biliyor veya bilmesi gerekiyor ve bunların giderilmesi için gerekli müdahaleyi yapmıyorsa, meydana gelen neticeyle bağlantılı olarak cezai sorumluluğu gündeme gelebilir.

Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 21.03.2019 tarihli, 2018/5194 Esas ve 2019/3812 Karar sayılı kararında şu sonuca varılmıştır:

“Asıl işverenin, alt işverenin işyerinde iş güvenliği önlemlerini alıp almadığını denetlemek ve bu önlemlerin alınmasını sağlamakla yükümlü olduğu; şirket müdürü ve şantiye şefinin bu yükümlülükleri yerine getirmemeleri halinde kusurlu bulunarak cezai sorumluluklarının doğacağı kabul edilmiştir.”

Karar, alt işverenle sözleşme yapılmasının asıl işveren bakımından denetim yükümlülüğünü ortadan kaldırmadığını göstermektedir. Bununla birlikte cezai sorumluluk, yalnızca asıl işveren veya alt işveren sıfatına dayanmaz; şirket müdürü, şantiye şefi veya diğer görevlilerin somut yetki ve görevleri ile kazaya etkili ihmalleri ayrı ayrı belirlenmelidir.

Muvazaalı ilişkinin bulunması hâlinde, 4857 sayılı İş Kanunu m.2/7 kapsamında ilişkinin gerçek niteliği esas alınır. Bu değerlendirme, iş sağlığı ve güvenliği yükümlülüklerinin kime ait olduğunun ve iş organizasyonu üzerinde fiilî hâkimiyetin kimde bulunduğunun tespitinde önem taşır. Sonuç olarak alt işverenli yapı, işverenler arasındaki görev paylaşımını açıklayabilir; ancak ölüm veya yaralanmayla sonuçlanan olaylarda sorumluluk, sözleşme başlıklarına göre değil, her kişinin gerçek yetkisi, ihmali ve neticeyle nedensellik bağı üzerinden belirlenir.

Taksir, Bilinçli Taksir ve Olası Kast Ayrımı

Bilinçsiz Taksirin Unsurları

İş kazalarında bilinçsiz taksir, failin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranmasına rağmen meydana gelen neticeyi öngörmemesi hâlinde söz konusu olur. Bu değerlendirmede yalnızca işverenin veya işveren vekilinin kusurlu davranıp davranmadığı değil, ölüm ya da yaralanma sonucunun somut olayın koşulları içinde öngörülebilir olup olmadığı da belirlenir. İşverenin iş sağlığı ve güvenliği bakımından eksik davranması, tek başına bilinçli taksir sonucunu doğurmaz; kusurlu davranış ile neticenin öngörülmemesi arasındaki ayrım ayrıca ortaya konulmalıdır.

Bilinçsiz taksir bakımından değerlendirme yapılırken şu unsurlar birlikte incelenir:

  • Taksirle işlenebilen bir suçun bulunması,
  • Failin hareketinin iradi olması,
  • Gerçekleşen neticenin fail tarafından istenmemesi,
  • Dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranılması,
  • Hareket ile ölüm veya yaralanma arasında nedensellik bağının bulunması,
  • Neticenin öngörülebilir olmasına rağmen fail tarafından öngörülmemesi.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, taksir sorumluluğunda bu unsurların birlikte bulunmasını aramaktadır:

“Taksirin unsurları; taksirle işlenebilen bir suçun bulunması, hareketin iradiliği, neticenin iradi olmaması, hareket ile netice arasında nedensellik bağının bulunması ve sonucun öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemesi olarak belirtilmiştir. Mağdurun veya başka bir kişinin taksirli davranışının nedensellik bağını kesmediği sürece failin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı kabul edilmiştir.”
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E. 2014/12-585, K. 2016/150

Bu yaklaşım, iş kazalarında kusur ile bilinçli taksir arasında doğrudan ve otomatik bir ilişki kurulamayacağını ortaya koyar. İş güvenliği eğitiminin verilmemesi, koruyucu ekipman sağlanmaması veya denetim eksikliği failin kusurunu gösterebilir. Ancak bilinçli taksir artırımının uygulanabilmesi için ayrıca failin neticeyi öngördüğünün somut biçimde belirlenmesi gerekir.

Yargıtay 12. Ceza Dairesi, işçiye iş sağlığı ve güvenliği eğitimi ile kişisel koruyucu malzeme verilmemesi, makine kullanım ve güvenlik talimatlarının bulunmaması ve işçinin denetimsiz bırakılması hâlinde sanığın asli kusurlu olduğunu kabul etmiş; bununla birlikte neticenin öngörülmediği gerekçesiyle bilinçli taksir koşullarının oluşmadığı sonucuna varmıştır:

“İşçiye iş sağlığı ve güvenliği eğitimi ve kişisel koruyucu malzeme verilmemesi, makine kullanım ve güvenlik talimatlarının bulunmaması ve işçinin denetimsiz bırakılması nedeniyle sanığın asli kusurlu olduğu kabul edilmiş; ancak sanığın her an kaza olabileceğini öngörmediği gerekçesiyle bilinçli taksir koşullarının oluşmadığı belirtilerek hüküm bozulmuştur.”
Yargıtay 12. Ceza Dairesi, E. 2016/209, K. 2017/4074

Bu karar, işverenin ağır kusurunun bilinçsiz taksir niteliğindeki sorumlulukla bağdaşabileceğini göstermektedir. Ceza hukuku bakımından belirleyici olan, önlemlerin eksikliği kadar failin neticeyi gerçekten öngörüp öngörmediğidir.

Bilinçli Taksirde Öngörme ve Güvenme

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.22/3, failin öngördüğü neticeyi istememesine rağmen hareket etmesi hâlinde bilinçli taksirin bulunduğunu düzenler. Bilinçli taksirde fail, iş kazasına yol açabilecek ölüm veya yaralanma ihtimalini mümkün görür; ancak neticenin gerçekleşmeyeceğine güvenerek gerekli önlemi almaz veya mevcut tehlikeye rağmen davranışını sürdürür. Bu nedenle bilinçli taksir, basit taksirden farklı olarak neticenin öngörülmesini gerektirir.

Bilinçli taksir hâlinde ceza, üçte birden yarısına kadar artırılır. Artırımın uygulanabilmesi için neticenin yalnızca objektif olarak öngörülebilir olması yeterli değildir. Failin bu neticeyi somut olay bakımından öngördüğünü ve buna rağmen hareket ettiğini gösteren bilgi ve belirlemelerin bulunması gerekir. Tehlikeli işin niteliği, önceki uyarılar, bilinen riskler, çalışma koşulları, işçinin yaşı ve yeterliliği ile alınmayan önlemler bu değerlendirmede dikkate alınır.

Yargıtay 12. Ceza Dairesi, gerekli güvenlik önlemleri alınmadan ağır ve tehlikeli inşaat işinde 14 yaşını doldurmamış bir kişinin çalıştırılmasını bilinçli taksir kapsamında değerlendirmiştir:

“Gerekli güvenlik önlemleri alınmadan, yaşı itibarıyla çocuk işçi dahi sayılamayan kişinin ağır ve tehlikeli inşaat işinde çalıştırılması eyleminde bilinçli taksir koşullarının bulunduğu; yaralanmanın TCK'nın 89/2 ve 89/3. fıkraları kapsamında olması nedeniyle şikâyet aranmayacağı gözetilmeden düşme kararı verilmesinin hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle hüküm bozulmuştur.”
Yargıtay 12. Ceza Dairesi, E. 2016/3474, K. 2018/1574

Kararda, çalıştırılan kişinin yaşı, işin ağır ve tehlikeli niteliği ve güvenlik önlemlerinin yokluğu birlikte değerlendirilmiştir. Bu koşullar, failin gerçekleşebilecek neticeyi öngörmesine rağmen güvenliksiz çalışma düzenini sürdürdüğünü ortaya koyan somut olgular olarak kabul edilmiştir.

Benzer şekilde, uygun çalışma ortamı sağlanmadan, güvenlik önlemleri alınmadan, eğitim ve denetim yapılmadan çalışma yaptırılması da bilinçli taksir yönünden değerlendirilmiştir:

“İş yerinde uygun çalışma ortamı sağlamadan, gerekli güvenlik önlemlerini almadan, çalışanlara eğitim vermeden ve denetim yapmadan çalışma yaptıran sanığın eyleminde bilinçli taksir koşullarının oluştuğu gözetilmeden hüküm kurulması hukuka aykırı bulunarak karar bozulmuştur.”
Yargıtay 12. Ceza Dairesi, E. 2014/22727, K. 2015/17745

Bu karar, eğitim ve denetim eksikliklerinin yalnızca idari veya iş hukuku bakımından değil, somut olayda neticenin öngörüldüğünü gösterdiği ölçüde bilinçli taksir bakımından da önem taşıdığını ortaya koyar. Bununla birlikte her güvenlik ihlali otomatik biçimde bilinçli taksir sayılmaz; kararın dayandığı somut risk ve failin bu riske yönelik bilgisi belirlenmelidir.

Olası Kastın Sınırları

Olası kastta fail, meydana gelebilecek neticeyi öngörmekle kalmaz; neticenin gerçekleşmesini kabullenerek hareket eder. Bilinçli taksirde fail neticeyi istemez ve gerçekleşmeyeceğine güvenerek davranır. Olası kastta ise neticenin gerçekleşmesi fail açısından katlanılan ve göze alınan bir ihtimaldir. Bu ayrım, iş kazalarında uygulanacak suç tipinin ve yaptırımın belirlenmesi bakımından doğrudan önem taşır.

İş güvenliği kurallarının ihlal edilmesi, önlem alınmaması veya tehlikeli çalışma yönteminin kullanılması tek başına olası kastın varlığını kanıtlamaz. Olası kast sonucuna ulaşılabilmesi için failin tehlikeyi bildiği, netice ihtimalini öngördüğü ve buna rağmen “olursa olsun” düşüncesiyle hareket ettiği somut olaydan anlaşılmalıdır. Bu nedenle değerlendirme, yalnızca kazanın ağır sonuçlarına değil, kaza öncesindeki uyarılara, tespitlere, çalışma yönteminin sürdürülme biçimine ve tehlikenin açıkça bilinip bilinmediğine dayanır.

Yargıtay 12. Ceza Dairesi, grizu patlaması riskinin defalarca yapılan tespit ve uyarılara rağmen sürdürülen tehlikeli faaliyet sonucunda gerçekleştiği olayda olası kastla öldürme suçunun unsurlarının oluştuğunu kabul etmiştir:

“Sanıkların defalarca yapılan tespit ve uyarılara rağmen hatalı, eksik ve tehlikeli çalışma yöntemini sürdürmeleri, grizu patlamasını öngörmelerine rağmen patlamayı engelleyici çalışma yapmamaları ve tehlikeli durumu gizleyerek 'olursa olsun' düşüncesiyle hareket etmeleri nedeniyle olası kastla öldürme suçunun unsurlarının oluştuğu kabul edilerek hükümler onanmıştır.”
Yargıtay 12. Ceza Dairesi, E. 2023/586, K. 2023/1827

Karar, bilinçli taksir ile olası kast arasındaki sınırın failin neticeye karşı tutumuyla belirlendiğini göstermektedir. Neticenin gerçekleşmeyeceğine güvenme bilinçli taksir kapsamında kalırken, neticenin gerçekleşme ihtimalini kabullenme olası kastı oluşturur. Bu nedenle iş kazası dosyalarında yalnızca kusur oranı değil, failin tehlikeyi algılama ve neticeye yönelik iradi tutumu da ayrı bir inceleme konusu yapılmalıdır.

Ölüm ve Yaralanma Hâlinde Uygulanacak Ceza Hükümleri

Taksirle Öldürme Suçu

İş kazasının ölümle sonuçlanması hâlinde uygulanacak temel hüküm, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.85 kapsamında düzenlenen taksirle öldürme suçudur. Bu suçun oluşması için ölüm neticesinin, failin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranışıyla nedensellik içinde meydana gelmesi gerekir. İşveren veya işveren vekili bakımından sorumluluk, yalnızca işyerinde ölüm meydana gelmesine değil, somut yükümlülük ihlalinin ölüm sonucuna etkili olmasına dayanır.

Tek bir kişinin taksirle ölümüne neden olunması hâlinde iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası öngörülür. Kazanın birden fazla kişinin ölümüne veya bir kişinin ölümüyle birlikte başka kişilerin yaralanmasına yol açması hâlinde yaptırım ağırlaşır ve iki yıldan on beş yıla kadar hapis cezası uygulanır. Neticenin kapsamı, cezanın belirlenmesinde doğrudan önem taşır.

Ölüm neticesi bakımından mahkeme; olayın oluş biçimini, sanığın görev ve yetkilerini, işyerindeki iş organizasyonunu, alınmayan güvenlik önlemlerini ve kusurun ağırlığını birlikte değerlendirir. Riskli makine veya ekipmanın güvenli kullanılmasını sağlamamak, çalışana uygun eğitim vermemek, gerekli gözetim ve denetimi yapmamak ya da tehlikeli çalışma koşullarını gidermemek, ölüm neticesiyle bağlantılı olduğu takdirde taksirle öldürme suçunun değerlendirilmesine esas alınır.

Birden fazla kişinin zarar gördüğü olaylarda ölüm ve yaralanma neticeleri birbirinden bağımsız biçimde incelenmez; olayın bütün sonuçları ve fiilin meydana geliş şekli birlikte ele alınır. Ölümle birlikte yaralanmaların da gerçekleşmesi, TCK m.85 bakımından daha ağır yaptırım öngören hâlin uygulanmasına neden olabilir. Bu kapsamda belirleyici olan, yaralanan kişilerin sayısı ve ölüm neticesiyle birlikte ortaya çıkan toplam sonuçtur.

Taksirle Yaralama Suçu

İş kazası sonucunda işçinin ölmemesi, ancak beden bütünlüğünün veya sağlığının zarar görmesi hâlinde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.89 kapsamında taksirle yaralama suçu gündeme gelir. TCK m.89/1, başkasının vücuduna acı verilmesine veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan taksirli fiilin temel hâlini düzenler. Bu hükümde hapis cezası veya adli para cezası yaptırımı öngörülür.

Yaralanmanın ağırlığı, uygulanacak hükmün belirlenmesinde temel ölçüttür. TCK m.89/2-3 kapsamında sürekli işlev zayıflaması, kemik kırılması, yüzde sabit iz veya yaşamı tehlikeye sokan durum gibi sonuçlar nitelikli netice kabul edilir. Organ ya da duyu işlevinin yitirilmesi gibi daha ağır sonuçlarda da kanunda öngörülen artırım hükümleri uygulanır. Bu nedenle yalnızca yaralanmanın varlığı değil, yaralanmanın niteliği, kalıcılığı ve mağdurun sağlık durumuna etkisi belirlenmelidir.

Adli raporlar, yaralanmanın hangi kapsamda kaldığının tespitinde önem taşır. Ancak ceza sorumluluğu yalnızca rapordaki zarar derecesine göre belirlenmez. Yaralanmaya neden olan davranışın iradi olup olmadığı, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık bulunup bulunmadığı ve davranışla sonuç arasında nedensellik bağı kurulup kurulamadığı da incelenir.

Birden fazla kişinin yaralanması hâlinde TCK m.89/4 uygulanır. Bu hâl, tek bir taksirli fiilin birden fazla kişinin yaralanmasına neden olması durumunu düzenler ve temel yaralama hâline göre daha ağır yaptırım öngörür. Kaynaklarda bu durum için dokuz aydan beş yıla kadar hapis cezası belirtilmiştir. Her mağdurun yaralanması, olayın toplam neticesinin belirlenmesinde ayrıca değerlendirilir.

Şikâyet, Uzlaştırma ve Yargılama Usulü

Taksirle yaralama suçunda şikâyet koşulu, yaralanmanın niteliğine ve taksir biçimine göre değişir. Temel hâl bakımından suç kural olarak şikâyete bağlıdır. Şikâyet hakkı, suçun ve failin öğrenilmesinden itibaren altı ay içinde kullanılmalıdır. Bu sürenin geçirilmesi hâlinde soruşturma ve kovuşturma bakımından şikâyet şartı yerine getirilmemiş olur.

Nitelikli yaralama neticelerinde ise TCK m.89/2-3 hükümleri dikkate alınır. Bilinçli taksir hâlinde, kaynaklarda belirtildiği üzere, temel yaralama hâli dışındaki nitelikli sonuçlarda şikâyet aranmaz. Böylece yaralanmanın ağırlığı, yalnızca cezanın miktarını değil, soruşturmanın şikâyete bağlı olup olmadığını da etkiler.

Taksirle yaralama bakımından kaynaklarda sekiz yıllık dava zamanaşımı süresi belirtilmiştir. Zamanaşımı değerlendirmesi, somut olayın suç tarihi ve uygulanacak hüküm çerçevesinde yapılır. Birden fazla kişinin yaralandığı olaylarda her mağdur yönünden doğan sonuçlar ayrı ayrı incelenmekle birlikte, eylemin hukuki niteliği tek fiilin meydana getirdiği toplam netice üzerinden belirlenir.

İş kazasının ölümle sonuçlandığı taksirle öldürme suçunda şikâyet aranmaz. Bu nedenle ölüm neticesinin ve cezai sorumluluğun koşullarının tespit edilmesi hâlinde soruşturma, mağdur veya yakınlarının şikâyetine bağlı olmaksızın yürütülür. Yaralanma hâlinde ise şikâyet şartı, nitelikli netice ve bilinçli taksir hükümleri yönünden ayrıca değerlendirilmelidir. Mevcut olayın ölüm mü, tekil yaralanma mı, yoksa birden fazla kişinin yaralanması mı doğurduğu; uygulanacak suç hükmünün ve usul kurallarının belirlenmesinde temel ayrım noktasıdır.

Yargıtay Uygulamasında Kusur ve Ceza Belirleme Ölçütleri

Asli Kusur ve Temel Cezanın Belirlenmesi

İş kazasına ilişkin ceza yargılamasında kusur değerlendirmesi, yalnızca kazanın meydana gelmiş olması veya sanığın işveren sıfatını taşıması üzerinden yapılamaz. Sanığın görev ve yetkileri, iş organizasyonundaki konumu, alınması gereken güvenlik önlemleri, ihlalin niteliği ve ölüm ya da yaralanma neticesine etkisi birlikte incelenmelidir. Kusurun ağırlığı, cezanın belirlenmesinde doğrudan önem taşır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.61, temel cezanın belirlenmesinde fiilin ağırlığının ve somut olayın özelliklerinin dikkate alınmasını gerektirir. Taksirli suçlarda temel ceza belirlenirken yalnızca meydana gelen neticenin ağırlığı esas alınamaz; sanığın dikkat ve özen yükümlülüğüne ne ölçüde aykırı davrandığı, ihlalin devamlılık gösterip göstermediği ve kazayı önlemek bakımından sahip olduğu imkânlar da değerlendirilmelidir. TCK m.3/1 uyarınca ceza, işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı olmalıdır. TCK m.22/4 kapsamında ise taksirli suçlarda kusurun ağırlığı, cezanın belirlenmesinde temel ölçütlerden biridir.

Bu nedenle asli kusurlu kabul edilen sanık hakkında temel cezanın otomatik olarak alt sınırdan belirlenmesi hukuka uygun bir yaklaşım oluşturmaz. Özellikle çalışanın tehlikeli bir işte, yeterli eğitim ve gözetim olmaksızın görevlendirilmesi; işverenin veya yetkili yöneticinin bilinen bir riski ortadan kaldırmaması; makine, ekipman ya da çalışma yöntemindeki açık tehlikeye müdahale edilmemesi, kusurun ağırlığını artıran somut olgular olarak değerlendirilir. Ancak cezanın alt sınırdan uzaklaştırılması, kararın gerekçesinde somut olayın özellikleriyle açıklanmalıdır.

Yargıtay uygulamasında kusur oranı ile ceza miktarı arasında mekanik bir hesaplama bulunmamaktadır. Bilirkişi raporu kusurun teknik yönünü ortaya koyabilir; fakat kusurun hukuki niteliği, taksir biçimi ve temel cezanın belirlenmesi mahkemenin değerlendirme alanındadır. Bu değerlendirme yapılırken sanığın kişisel durumu ile fiilin objektif ağırlığı birbirinden ayrılmalı, cezanın gerekçesi denetlenebilir biçimde kurulmalıdır.

Eğitim ve Denetim Eksikliğinin Etkisi

Eğitim ve denetim eksikliği, iş kazalarında kusurun belirlenmesi bakımından ayrı bir önem taşır. İşveren veya işveren vekili, çalışanın tehlikeli işi güvenli biçimde yapabilmesi için gerekli eğitimi sağlamamış, çalışma yöntemini kontrol etmemiş veya güvenlik önlemlerinin uygulanmasını izlememişse bu eksiklikler kazanın oluşumuna etkileri yönünden incelenir. Eğitim verilmemesi, tek başına her olayda bilinçli taksir sonucunu doğurmaz; ancak somut riskin niteliği, çalışanın yaşı ve işin tehlike derecesiyle birlikte değerlendirildiğinde bilinçli taksir yönünden belirleyici olabilir.

Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 15.10.2015 tarihli, E. 2015/4515, K. 2015/15497 sayılı kararında şu değerlendirme yapılmıştır:

“Tehlikeli işlerde 15 yaşından küçük işçinin çalıştırılması ve gerekli eğitimin verilmemesi nedeniyle meydana gelen yaralanmada bilinçli taksir koşullarının oluştuğu, TCK'nın 22/3. maddesi uyarınca cezada artırım yapılması gerektiği belirtilerek hüküm bozulmuştur.”

Bu karar, çalışanın yaşının, işin tehlikeli niteliğinin ve eğitim eksikliğinin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Somut koşullar, failin gerçekleşebilecek neticeyi öngördüğünü gösteriyorsa bilinçli taksir hükümleri uygulanmalıdır. Bu durumda cezanın üçte birden yarısına kadar artırılması gündeme gelir.

Buna karşılık, ağır bir güvenlik ihlalinin bulunması bilinçli taksir kabulü için her zaman yeterli değildir. Neticenin sanık tarafından öngörüldüğü kesin ve somut biçimde ortaya konulmalıdır. Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 16.01.2019 tarihli, E. 2017/5239, K. 2019/732 sayılı kararında bu sınır özellikle vurgulanmıştır:

“Çatıdaki eternitin kırılması sonucu çalışanın düşerek ölmesi olayında, gerçekleşen neticenin sanık tarafından öngörüldüğünün söylenemeyeceği ve bilinçli taksir koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle bilinçli taksir artırımının uygulanması hukuka aykırı bulunarak hüküm bozulmuştur.”

Karar, kusurlu davranış ile bilinçli taksir arasındaki ayrımı açık biçimde göstermektedir. Sanığın güvenlik önlemlerini almaması kusur oluşturabilir; ancak bilinçli taksir artırımının uygulanması için sanığın ölüm veya yaralanma neticesini öngördüğünün ayrıca kanıtlanması gerekir. Öngörme konusunda kesinlik bulunmadığında, bilinçli taksir nedeniyle artırıma gidilemez.

Kaza Sonrası Yükümlülükler ve Deliller

İş kazası sonrasında yürütülen soruşturma ve kovuşturmada olayın gerçek oluş biçiminin korunması, kusur ve nedensellik incelemesinin sağlıklı yapılabilmesi bakımından zorunludur. Olay yeri, kullanılan makine ve ekipman, güvenlik tertibatı, çalışma yöntemi, görev dağılımı ve çalışanlara verilen talimatlar mümkün olduğunca ilk durumlarıyla tespit edilmelidir. Eğitim belgeleri, risk değerlendirmeleri, denetim kayıtları, ekipman teslim kayıtları, görevlendirme belgeleri ve varsa önceki uyarılar kusur değerlendirmesinde önem taşır.

Kaza sonrasında düzenlenen belgelerin olayın gerçek koşullarını yansıtması gerekir. Sonradan oluşturulan veya kazadan önce mevcut olduğu kanıtlanamayan kayıtlar, tek başına eğitim ya da denetim yükümlülüğünün yerine getirildiğini göstermez. Özellikle yalnızca imza alınmış olması, çalışana güvenli çalışma yönteminin fiilen öğretildiğini ve bu yönteme uyulmasının denetlendiğini kanıtlamaz. Delillerin güvenilirliği, düzenlenme zamanı, içeriği ve olayın diğer unsurlarıyla uyumu üzerinden değerlendirilmelidir.

Belediye başkanının işveren konumunda bulunduğu bir iş kazası dosyasında, taş imalathanesinde harç karma makinesinden sorumlu çalışanın makineyi temizlerken hayatını kaybetmesi üzerine, işverenin riskleri önceden belirleme, çalışanları bilgilendirme, makine ve sistemlerin güvenli çalışmasını sağlama, gerekli mesleki ve iş sağlığı ve güvenliği eğitimini verme, eğitim ve gözetim görevlerini yerine getirme yükümlülükleri değerlendirilmiştir. Bu yükümlülüklerin yerine getirilmemesi sanığın asli kusurlu olduğu yönünde kabul edilmiş; temel cezanın alt hadden uzaklaşılarak belirlenmesi gerektiği gözetilmeden hüküm kurulması hukuka aykırı bulunmuştur.

Aynı dosyada cezanın ertelenmesine ilişkin denetim süresinde kasıtlı suç işlenmesi hâlinde infazın kısmen veya tamamen uygulanacağı hususunun karar ve gerekçede belirtilmemesi ile denetim süresinin iyi hâlli geçirilmesi durumunda cezanın infaz edilmiş sayılacağına ilişkin uygulama maddesinin gösterilmemesi de hukuka aykırılık kabul edilmiştir. Hüküm, kaynakta belirtilen usulî nedenlerle 5320 sayılı Kanun m.8 uyarınca uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK m.321 gereğince bozulmuştur.

Sonuç olarak Yargıtay uygulamasında ceza belirleme; sanığın unvanına veya yalnızca meydana gelen neticeye göre değil, somut görev ve yetkilerine, ihlal edilen güvenlik yükümlülüklerine, kusurun ağırlığına, neticenin öngörülüp öngörülmediğine ve delillerin güvenilirliğine göre yapılır. Eğitim ve denetim eksiklikleri kusurun belirlenmesinde etkili olmakla birlikte, bilinçli taksir artırımının uygulanması için öngörme unsurunun somut biçimde kanıtlanması gerekir. Bu ölçütler, iş kazalarında hem maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını hem de cezanın fiilin ağırlığıyla orantılı biçimde belirlenmesini sağlar.

Yazar Görseli
Müellif

Av. Ali Haydar GÜLEÇ

Güleç Hukuk Bürosu'nda 9 yıldır yöneticilik ve avukatlık yapmaktadır.