
Taşınmazda Zilyetliğe Dayalı Tazminat Davaları
Taşınmaz mülkiyetinde zilyetliğe dayalı hak arama yolları ve tapu iptal tescil davaları, Türk hukukunda taşınmazın fiili kullanımı ile mülkiyet hakkı arasındaki dengeyi kuran kritik süreçlerdir. Bu makalede, kazandırıcı zamanaşımı şartlarından ispat vasıtalarına, orman arazilerinin hukuki durumundan Yargıtay'ın güncel içtihatlarına kadar zilyetliğe dayalı tazminat ve tescil davalarının tüm teknik detaylarını inceliyoruz.
Kazandırıcı Zamanaşımı ve Mülkiyetin Kazanılma Şartları
Mülkiyet hakkı, hukuk düzeninin en güçlü koruma altına aldığı haklardan biridir. Bununla birlikte, toplumsal barışın korunması ve ekonomik değerlerin atıl kalmaması amacıyla Türk hukuk sistemi, belirli şartların varlığı halinde taşınmazın fiili kullanımını hukuki bir mülkiyete dönüştürme imkanı tanımıştır. Bu imkanın temel dayanağı olan kazandırıcı zamanaşımı, taşınmazın uzun süreli, kesintisiz ve malik sıfatıyla kullanılmasına dayanan hukuki bir süreçtir. Türk Medeni Kanunu (TMK), bu süreci "olağan" ve "olağanüstü" zamanaşımı olarak iki ana başlıkta düzenlemiştir. Ancak uygulamada en çok uyuşmazlığa konu olan ve ispatı titizlik gerektiren husus, tapu kaydı bulunmayan veya maliki belirsiz olan yerler üzerindeki hak kazanımıdır.
Olağanüstü Zamanaşımı İle Tescil
Olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı, tapu kütüğünde kayıtlı olmayan veya kayıtlı olsa dahi malikinin kim olduğu anlaşılamayan taşınmazların mülkiyetinin kazanılmasını sağlayan bir yoldur. TMK m. 713/1 uyarınca, tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı, davasız ve aralıksız olarak 20 yıl süreyle malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. Bu hüküm, kadastro görmemiş veya kadastro sırasında tescil harici bırakılmış alanlar için hayati öneme sahiptir.
Tapulu taşınmazlar söz konusu olduğunda ise süreç daha karmaşık bir hal almaktadır. TMK m. 713/2 maddesi, maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan veya hakkında gaiplik kararı verilmiş olan taşınmazların da aynı şartlar altında (20 yıl zilyetlik) kazanılabileceğini düzenlemiştir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken çok kritik bir hukuki değişim mevcuttur. Geçmişte bu madde kapsamında yer alan "maliki ölmüş" ibaresi, Anayasa Mahkemesi’nin 17.03.2011 tarihli (E: 2009/58, K: 2011/52) kararı ile iptal edilmiştir. Bu iptal kararıyla birlikte, maliki tapu sicilinden açıkça belli olan ancak ölmüş kişilerin taşınmazlarının, mirasçıları varken zamanaşımı yoluyla kazanılması yolu kapatılmıştır. Güncel uygulamada, mülkiyetin kazanılabilmesi için malikin kim olduğunun sicilden hiçbir şekilde tespit edilememesi (örneğin; sadece isim yazması, soyadının bulunmaması, baba adının belirsiz olması gibi kimlik bilgilerinin yetersizliği) gerekmektedir.
Öte yandan, TMK m. 707 uyarınca, tapuya kayıtlı bir taşınmazın sadece işgal yoluyla kazanılması mümkün değildir. Eğer taşınmaz tapuda bir başkası adına kayıtlıysa ve malikin kimliği belliyse, zilyet ne kadar süre kullanırsa kullansın mülkiyeti kazanamaz. Bunun tek istisnası, malikin isteğiyle kaydın terkin edilmiş olması veya taşınmazın tamamen yok olmasıdır.
Zilyetlik Süresi ve Niteliği
Zaman aşımı yoluyla mülkiyetin kazanılmasında sadece sürenin geçmesi yeterli değildir; bu sürenin belirli niteliklere sahip bir zilyetlik ile doldurulması şarttır. Yargıtay içtihatları ve kanuni düzenlemeler ışığında, zilyetliğin şu üç temel unsuru bir arada taşıması zorunludur:
- 20 Yıllık Süre: Zilyetlik süresi, taşınmaz üzerinde fiili hakimiyetin kurulduğu andan itibaren başlar. Yargıtay İB-BGK’nın 19.01.2007 tarihli (E. 2005/1) kararı ile de teyit edildiği üzere, bu 20 yıllık sürenin dava tarihine kadar dolmuş olması şarttır. Eğer zilyetlik miras yoluyla intikal etmişse, mirasçılar kendi zilyetlik sürelerini miras bırakanın süresine ekleyebilirler (eklemeli zilyetlik).
- Davasız ve Aralıksız Olma: Süre içerisinde mülkiyete yönelik bir davanın açılmamış olması ve zilyetliğin iradi olmayan sebeplerle (mücbir sebepler hariç) kesintiye uğramamış olması gerekir. Taşınmazın kullanımı üzerindeki çekişme, zamanaşımı süresini kesen en önemli unsurdur.
- Malik Sıfatıyla Zilyetlik: Bu unsur, zilyetliğin en karakteristik özelliğidir. Kişi, taşınmazı bir kiracı, ariyet alan veya rehin alan sıfatıyla değil; bizzat malikmiş gibi kullanmalıdır. Bu kullanımın dış dünyaya yansıması; taşınmazın etrafının çevrilmesi, üzerine bina yapılması, tarımsal amaçla ekilip biçilmesi veya ağaçlandırılması şeklinde olur. Sadece hayvan otlatmak veya geçici olarak konaklamak gibi faaliyetler, mülkiyet kazandıran "malik sıfatıyla zilyetlik" olarak kabul edilmemektedir.
Sonuç olarak, kazandırıcı zamanaşımı ile mülkiyetin kazanılması süreci, hem maddi vakıaların (zilyetlik) hem de hukuki durumun (tapu kaydının niteliği) titizlikle analiz edilmesini gerektirir. Taşınmazın özel mülkiyete elverişli olması ve kamu malı niteliği taşımaması, bu sürecin ön koşuludur.
Zilyetlik Yoluyla Kazanılamayacak Taşınmazlar ve Kısıtlamalar
Türk hukuk sisteminde mülkiyet hakkının kazanılması belirli şartlara bağlanmış olsa da, her taşınmazın zilyetlik ve kazandırıcı zamanaşımı yoluyla iktisap edilmesi mümkün değildir. Kanun koyucu, kamu yararını ve doğal kaynakların korunmasını gözeterek belirli nitelikteki taşınmazları özel mülkiyete konu olmaktan istisna tutmuştur. Bu kısıtlamalar, taşınmazın niteliğinden kaynaklanabileceği gibi, hak arama hürriyetine getirilen süre sınırlarından da kaynaklanabilir.
Kamu Malları ve Orman Alanları
Zilyetlik yoluyla mülkiyet kazanımının önündeki en büyük engel, taşınmazın kamu malı niteliği taşıması veya devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden olmasıdır. Türk Medeni Kanunu m. 715 ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu m. 18 uyarınca; yollar, meydanlar, sular, ormanlar, meralar, yaylaklar ve kışlaklar gibi kamu yararına tahsis edilmiş yerler zamanaşımı yoluyla kazanılamaz. Bu tür araziler üzerinde ne kadar uzun süreli zilyetlik sürdürülürse sürdürülsün, bu durum zilyede mülkiyet hakkı tanımaz.
Özellikle orman alanları, anayasal bir koruma altındadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 169. maddesi, devlet ormanlarının mülkiyetinin devrolunamayacağını ve zamanaşımı ile iktisap edilemeyeceğini emreder. Bu anayasal ilke, ormanların korunması konusundaki mutlak iradeyi ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda, 6831 sayılı Orman Kanunu m. 17/2 hükmü, orman içi açıklıkların dahi zilyetlik yoluyla kazanılamayacağını açıkça düzenlemiştir. Bir taşınmazın öncesinin orman olduğunun teknik raporlar veya hava fotoğraflarıyla tespiti halinde, üzerindeki bitki örtüsü temizlenmiş veya tarım arazisine dönüştürülmüş olsa dahi, zilyetlik süresine bakılmaksızın tescil talebi reddedilir.
Bu konuda Yargıtay’ın yerleşik içtihatları, orman sınırları dışına çıkarılan yerler (2/B alanları) için de benzer bir katı tutum sergilemektedir:
"Orman vasfını yitirmiş olsa dahi 2/B arazilerinin zilyetlik yoluyla kazanılamayacağı hüküm altına alınmıştır." (Yargıtay 16. HD, E. 2017/3807, K. 2017/6762)
Bu karar, bir taşınmazın orman sınırları dışına çıkarılmasının onu doğrudan zilyetlikle kazanılabilir hale getirmediğini göstermektedir. 2/B statüsündeki araziler ancak Hazine adına tescil edilebilir ve bu alanların satışı veya devri özel kanun hükümlerine tabidir. Dolayısıyla, orman kökenli bir arazide sürdürülen zilyetlik, mülkiyet kazanımı açısından hukuki bir değer ifade etmez.
Ayrıca, meralar, yaylaklar ve kışlaklar gibi "orta malı" niteliğindeki taşınmazlar da zilyetlik yoluyla iktisap edilemez. Bu yerlerin tahsis amacı değiştirilmedikçe ve tescil edilebilir bir vasıf kazanmadıkça, üzerlerinde sürdürülen ziraat veya kullanım, zilyede tapu iptal ve tescil davası açma hakkı vermez.
Hak Düşürücü Süreler
Zilyetliğe dayalı tapu iptal ve tescil davalarında dikkat edilmesi gereken bir diğer kritik husus, kanunda öngörülen hak düşürücü sürelerdir. Kazandırıcı zamanaşımı için gerekli olan 20 yıllık süre, taşınmazın mülkiyetini kazanmak için bir "bekleme süresi" iken; hak düşürücü süreler, bu hakkın yargı önünde ileri sürülebileceği "son tarihleri" ifade eder.
3402 sayılı Kadastro Kanunu m. 12/3 hükmü, kadastro tespitlerinin kesinleşmesinden itibaren 10 yıllık bir hak düşürücü süre öngörmüştür. Bu maddeye göre, kadastro tutanaklarında belirtilen haklara, sınırlandırmalara ve tespitlere karşı, tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren 10 yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz.
Bu sürenin özellikleri şunlardır:
- Kamu Düzenindendir: Hak düşürücü süreler mahkemece re’sen (kendiliğinden) dikkate alınır. Taraflar ileri sürmese dahi hakim, davanın süresinde açılıp açılmadığını kontrol etmek zorundadır.
- Kesindir: Zamanaşımı sürelerinin aksine, hak düşürücü süreler durmaz veya kesilmez. 10 yıllık sürenin geçmesiyle birlikte, zilyetliğe dayalı hak iddia etme imkanı tamamen ortadan kalkar.
- Kadastro Öncesine İlişkindir: Bu süre, kadastro tespitinden önceki zilyetlik haklarını kapsar. Eğer kadastro tespiti sırasında bir hata yapılmışsa veya zilyetlik hakkı göz ardı edilmişse, bu durumun düzeltilmesi için tanınan nihai süre 10 yıldır.
Sonuç olarak, bir taşınmazın zilyetlik yoluyla kazanılabilmesi için sadece 20 yıllık kullanım süresinin dolması yeterli değildir; aynı zamanda taşınmazın orman veya kamu malı niteliğinde olmaması ve kadastro kesinleşmişse 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçirilmemiş olması şarttır. Bu hukuki engellerden herhangi birinin varlığı, davanın esasına girilmeden reddedilmesine yol açacaktır.
İspat Süreci ve Teknik İnceleme Yöntemleri
Zilyetliğe dayalı tapu iptal ve tescil davalarında, mülkiyetin kazanılmasına yönelik iddiaların somut ve denetlenebilir delillerle kanıtlanması yargılamanın en kritik aşamasını oluşturur. Türk Medeni Kanunu ve Kadastro Kanunu çerçevesinde şekillenen bu süreçte, sadece tanık beyanlarına dayanılması mülkiyet hakkı gibi mutlak bir hakkın tesisi için yeterli görülmemektedir. Kanun koyucu ve yüksek mahkeme içtihatları, zilyetliğin süresini, niteliğini ve kapsamını belirlemek adına teknik incelemeleri ve belirli usuli zorunlulukları şart koşmuştur.
Bu kapsamda, TMK m. 713/4 uyarınca mahkemece yapılması zorunlu olan ilan usulü, davanın kamusal bir denetimden geçmesini sağlar. Taşınmazın bulunduğu yerde ve ülke çapında tirajı yüksek gazetelerde yapılan bu ilanlar, hak iddia edebilecek üçüncü kişilerin sürece dahil olmasına imkan tanır. Ancak davanın esasına yönelik en güçlü kanıtlar, taşınmazın geçmişteki fiziksel durumunu ortaya koyan bilimsel verilerdir.
Hava Fotoğrafları ve Bilirkişi İncelemesi
Zilyetliğe dayalı tescil davalarında "zaman" unsuru, davanın temel direğidir. Kadastro Kanunu m. 14 kapsamında belgesizden zilyetlik tescili için aranan 20 yıllık sürenin dolup dolmadığının tespiti, çoğu zaman yerel bilirkişi ve tanık beyanlarının ötesinde teknik bir doğrulamayı gerektirir. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, bu noktada başvurulacak en güvenilir delil stereoskopik hava fotoğraflarıdır.
Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin E. 2011/6412 sayılı kararı, taşınmazın kullanım süresinin ve niteliğinin belirlenmesinde 20-30 yıl öncesine ait stereoskopik hava fotoğraflarının en güvenilir delil kabul edildiğini açıkça vurgulamaktadır. Bu fotoğraflar üzerinde yapılan jeodezi ve fotogrametri incelemeleri sayesinde;
- Taşınmazın geçmişte tarımsal amaçla kullanılıp kullanılmadığı,
- Üzerindeki bitki örtüsünün (ağaç yaşları, ekili alanlar vb.) durumu,
- Varsa yapıların inşa tarihleri,
- Sınırların (duvar, çit, hendek) ne zaman oluştuğu bilimsel olarak saptanabilmektedir.
Ayrıca, taşınmazın niteliği belirlenirken 5403 Sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu m. 3/j hükmü uyarınca sulu ve kuru arazi ayrımı titizlikle yapılmalıdır. Ziraat bilirkişileri tarafından hazırlanan raporlarda, taşınmazın toprak yapısı, eğimi ve tarımsal verimliliği incelenerek, zilyetliğin ekonomik amaca uygun olup olmadığı denetlenir. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin 11.12.2024 tarihli ve E.2024/5230 sayılı güncel kararında belirtildiği üzere, malik sıfatıyla yapılan ziraatın ve taşınmazın komşu parsellerle uyumlu bir şekilde kullanılmasının teknik raporlarla sabitlenmesi, tescil hükmü kurulabilmesi için temel şarttır.
İmar ve İhya Şartı
Hukukumuzda kamu malı niteliğinde olmayan, ancak tarıma elverişsiz durumda bulunan (çalılık, taşlık vb.) yerlerin emek sarf edilerek tarıma elverişli hale getirilmesi "imar ve ihya" olarak adlandırılır. Zilyetlik yoluyla mülkiyet kazanımında imar ve ihya, zilyetliğin başlangıç noktasını belirlemesi açısından hayati öneme sahiptir.
İmar ve ihya sürecinin tamamlandığı tarih ile davanın açıldığı veya kadastro tespitinin yapıldığı tarih arasında en az 20 yıllık kesintisiz ve nizasız bir zilyetlik süresinin geçmesi zorunludur. Bu süreçte şu hususlar yargılamanın odağını oluşturur:
- İhyanın Kapsamı: Taşınmazın sadece etrafının çevrilmiş olması veya üzerine hayvan bırakılması ihya için yeterli değildir. Taşınmazın toprağının işlenmiş, taşlarının temizlenmiş ve tarımsal üretime hazır hale getirilmiş olması gerekir.
- Süreklilik: Zilyetliğin malik sıfatıyla sürmesi şarttır. Mevsimlik veya geçici kullanımlar, mülkiyet hakkı kazandıracak nitelikte bir zilyetlik olarak kabul edilmez.
- Teknik Raporlar: Fen bilirkişileri ve ziraat mühendisleri tarafından hazırlanan raporlarda, taşınmazın imar-ihya öncesi ve sonrası durumu hava fotoğraflarıyla karşılaştırmalı olarak analiz edilmelidir.
Özellikle orman sınırına yakın alanlarda veya orman içi açıklıklarda yapılan ihya faaliyetleri, Anayasa m. 169 ve Orman Kanunu m. 17/2 engeline takılabilmektedir. Bu nedenle teknik inceleme sırasında taşınmazın orman tahdit sınırları dışında kaldığının ve öncesinin orman sayılan yerlerden olmadığının kesin olarak belirlenmesi gerekir. Sonuç olarak, ispat süreci; hukuki varsayımlardan ziyade, stereoskopik incelemeler, ziraat raporları ve yerel bilirkişi beyanlarının birbirini doğruladığı, çelişkiden uzak bir veri bütünlüğüne dayanmalıdır.
Yargılama Usulü ve Görevli Mahkemeler
Zilyetliğe dayalı tapu iptal ve tescil davaları, mülkiyet hakkının tespiti ve sicilin düzeltilmesi amacını taşıdığından, usul hukuku bakımından titizlikle yönetilmesi gereken süreçlerdir. Bu davalarda mahkemenin doğru belirlenmesi, davanın usulden reddedilmemesi ve hak kayıplarının yaşanmaması adına hayati önem taşır. Türk hukuk sisteminde taşınmazın aynına ilişkin uyuşmazlıklarda hem görev hem de yetki kuralları kamu düzenine ilişkindir ve mahkemece re'sen (kendiliğinden) dikkate alınır.
Görev ve Yetki Kuralları
Zilyetliğe dayalı olarak açılan davalarda görevli mahkemenin tayini, davanın hukuki niteliğine göre belirlenmektedir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m. 2 uyarınca, dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın, malvarlığı haklarına ilişkin davalarda, aksine bir düzenleme bulunmadıkça Asliye Hukuk Mahkemesi görevlidir. Tapu iptal ve tescil davaları, taşınmazın mülkiyetine (ayni hakka) yönelik bir çekişme içerdiğinden, bu davaların görülme yeri mülkiyetin değerinden bağımsız olarak Asliye Hukuk Mahkemeleridir.
Ancak burada önemli bir ayrım yapılması gerekmektedir. HMK m. 4/c bendi, taşınır ve taşınmaz mallarda sadece zilyetliğin korunmasına yönelik davaların (zilyetliğe tecavüzün önlenmesi veya zilyetliğin iadesi gibi) Sulh Hukuk Mahkemelerinde görüleceğini düzenlemiştir. Eğer dava, mülkiyetin kazanılmasına yönelik bir tescil davası ise Asliye Hukuk; sadece fiili kullanımın (zilyetliğin) korunmasına yönelik bir müdahalenin men'i davası ise Sulh Hukuk Mahkemesi görevli olacaktır. Yargıtay uygulamalarında, davanın "hak davası" mı yoksa sadece "zilyetlik davası" mı olduğu, davacının talep sonucuna göre netleştirilmektedir.
Yetki hususunda ise taşınmaz hukukunun en temel kuralı olan "taşınmazın bulunduğu yer" kuralı geçerlidir. HMK m. 12 uyarınca, taşınmaz üzerindeki ayni hakka ilişkin veya ayni hak sahipliğinde değişikliğe yol açabilecek davalar ile taşınmazın zilyetliğine yahut alıkoyma hakkına ilişkin davalarda, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir. Bu yetki kuralı kesin nitelikte olduğundan, tarafların yetki sözleşmesi yapması mümkün değildir ve davanın her aşamasında mahkemece dikkate alınır. Birden fazla taşınmaza ilişkin dava açılması durumunda, taşınmazlardan birinin bulunduğu yer mahkemesinde davanın tamamı görülebilir.
Temyiz aşamasında ise Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu’nun iş bölümü kararları doğrultusunda, zilyetliğe dayalı tescil ve tapu iptali dosyalarının incelenmesi Yargıtay 1. Hukuk Dairesi tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu uzmanlık dairesi, yerel mahkemelerin verdiği kararları, zilyetlik süreleri, teknik bilirkişi raporları ve kanuni şartların oluşup oluşmadığı yönünden denetlemektedir.
Denkleştirici Adalet İlkesi
Tapusuz taşınmazların hukuki statüsü, onların harici satışlarında (noter huzurunda yapılmayan, muhtar senedi veya adi yazılı belge ile yapılan satışlar) bazı karmaşık hukuki sonuçlar doğurmaktadır. Türk Medeni Kanunu uyarınca tapulu taşınmazların harici satışı geçersizdir; ancak tapusuz taşınmazların zilyetliğinin devri, kural olarak menkul (taşınır) satış hükümlerine tabi olup geçerli kabul edilmektedir.
Buna karşın, satışın bir şekilde geçersiz kaldığı veya ifanın imkansızlaştığı durumlarda Denkleştirici Adalet İlkesi devreye girer. Bu ilke, haklı bir sebep olmaksızın başkasının malvarlığından istifade ederek kendi malvarlığını artıran kişinin, bu zenginleşmeyi geri verme yükümlülüğünü (sebepsiz zenginleşme) temel alır. Özellikle geçmiş yıllarda ödenen satış bedelinin, dava tarihindeki alım gücüne uyarlanması bu ilkenin en somut uygulama alanıdır.
Eğer bir taşınmazın zilyetliği haricen devredilmiş ancak tescil imkanı doğmamışsa veya satış sözleşmesi geçersiz sayılmışsa; alıcıya iade edilecek bedel, paranın ilk verildiği tarihteki nominal değeri üzerinden değil, paranın dava tarihindeki ulaştığı alım gücü üzerinden hesaplanır. Bu hesaplama yapılırken;
- ÜFE-TÜFE endeksleri,
- Altın ve döviz kurlarındaki artışlar,
- Memur maaş ve işçi ücretlerindeki değişimler gibi ekonomik verilerin ortalaması alınır.
Böylece, paranın enflasyon karşısında erimesi engellenerek, alıcının ekonomik olarak satıştan önceki durumuna getirilmesi amaçlanır. Yargıtay içtihatlarında bu ilke, "hukuki geçersizlikten kaynaklanan iade yükümlülüğünün hakkaniyete uygun şekilde yerine getirilmesi" olarak tanımlanmaktadır.
Genel Değerlendirme ve Sonuç
Zilyetliğe dayalı tapu iptal ve tescil süreçleri, mülkiyet hakkının korunması ile toplumsal barışın sağlanması arasındaki hassas dengeyi temsil eder. Makalemiz boyunca incelediğimiz üzere; TMK m. 713 kapsamındaki 20 yıllık davasız ve aralıksız zilyetlik şartı, mülkiyetin kazanılmasında temel direktiftir. Ancak bu kazanım yolu; orman alanları, meralar ve kamu hizmetine tahsisli araziler gibi kamu malları üzerinde mutlak bir engel ile karşılaşmaktadır.
Yargılama sürecinde, teknik bilirkişi incelemeleri ve özellikle stereoskopik hava fotoğrafları, zilyetliğin somutlaştırılmasında en güçlü delil niteliğindedir. Hak sahiplerinin, Asliye Hukuk Mahkemelerinde açacakları bu davalarda, hem maddi hukuk şartlarını (zilyetlik süresi, niteliği, imar-ihya) hem de usul hukuku kurallarını (görev, yetki, ilan usulü) eksiksiz yerine getirmeleri gerekmektedir. Sonuç olarak, zilyetlik yoluyla mülkiyet kazanımı, sadece fiili bir durumun tescili değil; aynı zamanda taşınmazın ekonomiye kazandırılması ve hukuki belirliliğin sağlanması adına Türk hukuk sisteminin sunduğu hayati bir imkandır.