
Kadına Yönelik Şiddet Suçlarında Koruyucu Tedbirler ve Süreç
Kadına yönelik şiddetle mücadelede 6284 sayılı Kanun, mağdurlar için hayati bir koruma kalkanı sunmaktadır. Şiddet riskine karşı hızlı ve etkili bir koruma sağlayan bu kanun kapsamında; uzaklaştırma kararlarından kimlik bilgilerinin gizlenmesine, barınma desteğinden zorlama hapsine kadar pek çok hukuki araç mevcuttur. Bu rehberde, şiddet mağdurlarının yasal haklarını, mahkeme süreçlerini ve emsal Yargıtay kararları ışığında koruyucu tedbirlerin uygulama esaslarını bulabilirsiniz.
6284 Sayılı Kanun Kapsamı ve Temel Kavramlar
Türkiye’de kadına yönelik şiddetle mücadelenin ve aile içi şiddetin önlenmesinin en güçlü yasal dayanağı olan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, şiddet mağdurları için kapsamlı bir koruma kalkanı oluşturmaktadır. 20 Mart 2012 tarihinde yürürlüğe giren bu kanun, sadece fiziksel şiddeti değil; psikolojik, cinsel ve ekonomik şiddeti de kapsayarak modern hukuk normlarına uygun bir koruma rejimi öngörmektedir. Kanunun temel felsefesi, şiddet oluştuktan sonra cezalandırmaktan ziyade, şiddet riskini henüz ortaya çıkmadan veya büyümeden engellemek üzerine kuruludur.
6284 Sayılı Kanun m. 1 uyarınca kanunun temel amacı; şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirleri düzenlemektir. Bu madde, kanunun koruma şemsiyesinin ne kadar geniş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Uygulamada Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın yanı sıra, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ve özellikle toplumsal cinsiyet eşitliği ilkeleri bu kanunun icrasında rehberlik etmektedir.
Şiddet Türleri ve Korunan Kişiler
Kanunun uygulama alanını ve terminolojisini belirleyen 6284 Sayılı Kanun m. 2, şiddetle mücadelede kritik öneme sahip kavramları tanımlar. Bu maddeye göre şiddet; kişinin, fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfî engellenmesini içeren, toplumsal, kamusal veya özel alanda meydana gelen her türlü tutum ve davranıştır.
Kanun kapsamında tanımlanan temel kavramlar şunlardır:
- Ev İçi Şiddet: Şiddet uygulayan kişiyle aynı haneyi paylaşmasa bile, aile birliğinde veya bağında ya da aralarında evlilik bağı kalmasa bile mevcut veya eski eşler arasında meydana gelen her türlü fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddeti ifade eder.
- Kadına Yönelik Şiddet: Kadınlara, yalnızca kadın oldukları için uygulanan veya kadınları etkileyen cinsiyete dayalı bir ayrımcılık biçimi ve insan hakları ihlali olarak tanımlanır.
- Israrlı Takip: Aralarında bir bağ olup olmadığına bakılmaksızın, bir kişinin başka bir kişiyi sürekli olarak izlemesi, iletişim araçlarıyla rahatsız etmesi veya korku ve çaresizlik hissettirecek şekilde denetim altına almaya çalışmasıdır.
Kanunun koruma kapsamındaki kişiler sadece resmi nikahlı eşlerle sınırlı değildir. Şiddet mağduru kavramı; şiddet olarak tanımlanan tutum ve davranışlara doğrudan veya dolaylı olarak maruz kalan veya kalma tehlikesi bulunan kişiyi ifade eder. Bu bağlamda çocuklar, aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireyleri ve hatta boşanmış eşler dahi kanunun sunduğu koruyucu tedbirlerden faydalanabilmektedir. Özellikle ısrarlı takip mağdurlarının da bu kapsama alınması, dijitalleşen dünyada artan siber zorbalık ve taciz vakalarına karşı hukuki bir güvence sağlamıştır.
Bu süreçte en önemli kurumsal yapılardan biri olan ŞÖNİM (Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri), kanunun 2. maddesinde tanımlanmış ve şiddetin önlenmesi ile koruyucu ve önleyici tedbirlerin etkin olarak uygulanmasına yönelik destek ve izleme hizmetlerinin verildiği merkezler olarak yapılandırılmıştır. ŞÖNİM’ler, şiddet mağdurlarına psikolojik, mesleki, hukuki ve sosyal alanda rehberlik ederek sürecin tek elden ve profesyonelce yönetilmesini sağlar.
İhbar ve Şikayet Mercileri
Şiddet vakalarında müdahalenin hızı, hayati önem taşımaktadır. Bu nedenle kanun, şiddeti bildirme konusunda toplumsal bir sorumluluk yüklemiştir. 6284 Sayılı Kanun m. 7 uyarınca, şiddet veya şiddet uygulanma tehlikesi durumundan haberdar olan herkesin bu durumu yetkili mercilere ihbar etme hakkı ve sorumluluğu bulunmaktadır.
Kamu görevlileri açısından bu durum bir "hak" olmanın ötesinde yasal bir yükümlülüktür. Görevini yaparken şiddet vakasıyla karşılaşan sağlık personeli, öğretmen veya sosyal hizmet uzmanı gibi kamu görevlileri, durumu gecikmeksizin ilgili birimlere bildirmekle yükümlüdür. İhbar ve şikayetlerin iletilebileceği başlıca merciler şunlardır:
- Kolluk Birimleri: Polis merkezleri, Jandarma karakolları ve çocuk şube müdürlükleri.
- Mülki Amirler: Valilikler ve Kaymakamlıklar.
- Adli Makamlar: Cumhuriyet Başsavcılıkları ve Aile Mahkemeleri.
- Bakanlık Birimleri: Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı il müdürlükleri ve ŞÖNİM’ler.
- Acil Yardım Hatları: ALO 183 Sosyal Destek Hattı ve KADES (Kadın Destek Uygulaması).
Şiddet mağdurlarının adalete erişimini kolaylaştırmak amacıyla, 6284 Sayılı Kanun m. 20 çok önemli bir mali kolaylık sağlamıştır. Bu maddeye göre, kanun kapsamındaki başvurular ile verilen kararların icrası ve infazı için yapılacak tüm işlemler harç, vergi ve masraflardan muaftır. Bu düzenleme, ekonomik şiddet gören veya maddi imkansızlıklar nedeniyle hukuki yollara başvurmaktan çekinen mağdurların haklarını aramasının önündeki engelleri kaldırmaktadır.
Ayrıca, ŞÖNİM birimleri 7 gün 24 saat esasına göre çalışarak şiddet mağdurlarına kesintisiz hizmet sunmaktadır. Şiddet tehlikesi altındaki bir kişi, günün hangi saatinde olursa olsun bu merkezlere veya kolluk birimlerine başvurarak barınma yeri sağlanması, geçici koruma altına alınma veya uzaklaştırma kararı gibi acil tedbirlerin alınmasını talep edebilir. Kanunun getirdiği bu hızlı mekanizma, bürokratik süreçlerin şiddetin önüne geçmesini engellemeyi amaçlamaktadır.
Koruyucu ve Önleyici Tedbir Kararları
6284 Sayılı Kanun, şiddetle mücadelede "önce koru, sonra yargıla" prensibiyle hareket ederek, bürokratik süreçlerin mağdurun aleyhine işlemesini engelleyen dinamik bir yapıya sahiptir. Kanun kapsamında tesis edilen mekanizmalar; mülki amirler, hakimler ve gecikmesinde sakınca bulunan hallerde kolluk amirleri tarafından yürütülen çok katmanlı bir koruma ağı oluşturur. Bu kararlar temelde iki ana gruba ayrılır: Mağdurun yaşam alanını ve güvenliğini sağlayan koruyucu tedbirler ile şiddet uygulayanın davranışlarını kısıtlayan önleyici tedbirler.
Mülki Amir Tarafından Verilen Kararlar
6284 Sayılı Kanun’un 3. maddesi, mülki amirlere (Vali ve Kaymakam) şiddet mağdurları için hızlı ve idari nitelikte kararlar alma yetkisi tanımıştır. Bu yetkinin en önemli özelliği, koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için şiddetin uygulandığına dair delil veya belge aranmaması zorunluluğudur. Mağdurun beyanı, bu koruma ağının harekete geçmesi için yeterli kabul edilir.
Mülki amir tarafından verilebilecek temel koruyucu tedbirler şunlardır:
- Barınma Yeri Sağlanması: Mağdura ve beraberindeki çocuklara, uygun barınma yeri (sığınmaevi, konukevi vb.) sağlanması.
- Geçici Maddi Yardım: Mağdurun temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi adına, Bakanlık bütçesinden karşılanmak üzere geçici maddi destek sunulması.
- Rehberlik ve Danışmanlık: Mağdurun yaşadığı travmayı atlatabilmesi ve hukuki/sosyal haklarına erişebilmesi için psikolojik, mesleki ve hukuki danışmanlık hizmeti verilmesi.
- Geçici Koruma Altına Alma: Hayati tehlikenin varlığı halinde mağdurun kolluk marifetiyle yakın koruma altına alınması.
- Kreş İmkanı: Çalışan veya iş arayan mağdurun çocukları için kreş desteği sağlanması.
Mülki amirler bu kararları verirken Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri (ŞÖNİM) ile koordineli çalışır. Bu tedbirler, mağdurun şiddet ortamından fiziksel olarak uzaklaşmasını ve ekonomik olarak failden bağımsızlaşmasını amaçlar.
Hakim ve Kolluk Yetkileri
Hakim tarafından verilen kararlar, mülki amirin yetkilerini aşan ve doğrudan failin hak ve özgürlüklerini kısıtlayan veya mağdurun hukuki statüsünü değiştiren kararlardır. Kanun’un 4. maddesinde koruyucu, 5. maddesinde ise önleyici tedbirler düzenlenmiştir.
Hakim tarafından verilebilecek koruyucu tedbirler (Madde 4): Hayati tehlikenin ciddiyeti durumunda hakim; mağdurun iş yerinin değiştirilmesine, müşterek konuttan ayrı bir yerleşim yeri belirlenmesine veya tapu kütüğüne aile konutu şerhi konulmasına karar verebilir. En radikal yetki ise 5726 sayılı Tanık Koruma Kanunu hükümlerine göre mağdurun kimlik ve ilgili belgelerinin değiştirilmesidir.
Hakim tarafından verilebilecek önleyici tedbirler (Madde 5): Bu tedbirler doğrudan şiddet uygulayana yöneliktir:
- Şiddet tehdidi, hakaret, aşağılama veya küçük düşürmeyi içeren söz ve davranışlarda bulunmama.
- Müşterek konuttan veya bulunduğu yerden derhal uzaklaştırılması ve müşterek konutun korunan kişiye tahsis edilmesi.
- Korunan kişilere, bu kişilerin bulundukları konuta, okula ve iş yerine yaklaşmama.
- Silah veya benzeri araçlarını kolluk kuvvetlerine teslim etme.
- Alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı varsa muayene ve tedavi için sağlık kuruluşuna başvurma.
Gecikmesinde sakınca bulunan hallerde, Kanun’un 29. maddesi uyarınca kolluk amirleri de barınma, geçici koruma ve bazı uzaklaştırma tedbirlerini alma yetkisine sahiptir. Ancak bu kararların mülki amir tarafından 48 saat, hakim tarafından ise 24 saat içinde onaylanması şarttır. Onaylanmayan kararlar kendiliğinden hükümsüz kalır.
Yargı kararları, bu tedbirlerin ne kadar geniş bir yelpazede ve titizlikle uygulandığını göstermektedir:
Gaziantep 1. Aile Mahkemesi’nin 08.06.2021 tarihli, 2021/3029 D.İş ve 2021/3032 K. sayılı kararında, komşuları tarafından ısrarlı takibe maruz kalan aile bireyleri için konut, okul ve işyerine 10 gün süreyle yaklaşmama şeklinde koruma kararı verildiği görülmektedir.
Bu karar, 6284 sayılı Kanun'un sadece eşler arasındaki şiddeti değil, "ısrarlı takip" mağduru olan ve aile bağı olmasa dahi şiddet riski altındaki kişileri de koruduğunu kanıtlamaktadır. Mahkeme, komşu baskısını da şiddet kapsamında değerlendirerek hızlı bir koruma kalkanı oluşturmuştur.
Bir diğer önemli uygulama örneği silah teslimine ilişkindir:
Gaziantep 1. Aile Mahkemesi'nin 7.9.2021 tarihli ve 2021/5277 D.İş sayılı kararı ile şiddet uygulayanın silahını kolluğa teslim etmesine hükmedilmiştir.
Bu karar, şiddetin fiziksel bir saldırıya veya cinayete dönüşme riskini minimize etmek adına hayati önem taşır. Failin ruhsatlı veya ruhsatsız silahının elinden alınması, önleyici tedbirlerin caydırıcı gücünü ve koruma amacının önceliğini vurgular.
Sonuç olarak, 6284 sayılı Kanun kapsamında verilen bu kararlar, şiddet vakalarında devletin "acil müdahale" birimi gibi çalışmasını sağlar. Tedbir kararlarının ihlali durumunda uygulanan zorlama hapsi ise bu kararların kağıt üzerinde kalmamasını sağlayan en güçlü yaptırım aracıdır.
Yargılama Usulü, İtiraz ve Yaptırımlar
6284 sayılı Kanun’un uygulama başarısı, şiddet vakalarına karşı sergilediği hız ve esneklikten kaynaklanmaktadır. Bu kanun, klasik yargılama usullerinden farklı olarak, mağdurun güvenliğini merkeze alan ve bürokratik engelleri minimize eden bir prosedür öngörür. Kanunun getirdiği yargılama usulü, şiddetin dinamik yapısına uygun olarak ivedilik esasına dayanır. Bu bölümde, koruma kararlarının süreleri, ispat yükümlülüğü, kararlara karşı başvuru yolları ve tedbirlerin ihlali durumunda devreye giren ağır yaptırımlar detaylandırılacaktır.
Tedbir Süreleri ve Delil Şartı
6284 sayılı Kanun kapsamında verilen tedbir kararlarında en dikkat çekici husus, ispat standartlarının esnetilmiş olmasıdır. Kanunun 8. maddesi uyarınca, koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmaz. Bu düzenleme, şiddet mağdurunun o an içinde bulunduğu hayati tehlikeyi bertaraf etmek adına getirilmiş devrim niteliğinde bir kuraldır. Önleyici tedbir kararları için ise gecikmesinde sakınca bulunan hallerin varlığı yeterli görülmektedir.
Tedbir kararlarının süreleri ve onay süreçleri şu esaslara göre yürütülür:
- Karar Süreleri: Tedbir kararları ilk seferde en çok altı ay için verilebilir. Ancak şiddet tehlikesinin devam etmesi durumunda, bu sürelerin resen veya talep üzerine uzatılması mümkündür.
- Kolluk Yetkisi ve Onay Mekanizması: Gecikmesinde sakınca bulunan hallerde kolluk amirleri tarafından alınan bazı önleyici tedbirler (örneğin evden uzaklaştırma), sıkı bir denetim mekanizmasına tabidir. Kolluk amiri tarafından alınan kararlar; mülki amir tarafından 48 saat, hakim tarafından ise 24 saat içinde onaylanmak zorundadır. Bu süreler içinde onaylanmayan kararlar kendiliğinden hükümsüz kalır.
- İtiraz Süreci: Kanunun 9. maddesi uyarınca, verilen tedbir kararlarına karşı tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde Aile Mahkemesine itiraz edilebilir. İtiraz mercii, yapılan başvuruyu bir hafta içinde karara bağlar ve bu karar kesindir. Önemli bir nokta olarak; itiraz edilmiş olması, tedbir kararının uygulanmasını durdurmaz.
Zorlama Hapsi Uygulaması
6284 sayılı Kanun’un en caydırıcı mekanizması, tedbir kararlarına aykırılık durumunda uygulanan zorlama hapsidir. Bu yaptırım, Türk Ceza Kanunu anlamında klasik bir hapis cezası değil, kişinin mahkeme kararının gereğini yerine getirmesini sağlamaya yönelik bir tazyik hapsidir. Kanunun 13. maddesinde düzenlenen bu yaptırımın uygulanma koşulları oldukça nettir:
- İlk İhlal: Hakkında tedbir kararı verilen kişi, bu kararın gereklerine aykırı hareket etmesi durumunda, fiili bir suç oluştursa bile, hakim kararıyla üç günden on güne kadar zorlama hapsine tabi tutulur.
- Tekerrür Hali: Tedbir kararının her bir ihlalinde, zorlama hapsinin süresi on beş günden otuz güne kadar çıkarılır.
- Üst Sınır: Zorlama hapsinin toplam süresi altı ayı geçemez. Bu süre, failin kararlara uyması yönünde bir baskı aracı olarak kullanılır.
Zorlama hapsine karar verilebilmesi için tedbir kararının usulüne uygun şekilde tebliğ edilmiş olması ve kararda "aykırılık halinde zorlama hapsi uygulanacağı" ihtarının yer alması şarttır. Yargıtay içtihatları, bu sürecin hukuki niteliğini ve mahkemenin görev sınırlarını net bir şekilde çizmiştir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu Esas Numarası: 2009/7-131 Karar Numarası: 2009/284
"Sanık M. D.’un, hakkında 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun kapsamında verilen koruma kararlarının ihlali ve bu kararların ceza yargılaması sürecindeki hukuki niteliğini incelemiştir. Somut olayda, resmi nikahı olmaksızın mağdur S. Ç. ile birlikte yaşayan sanık M. D. hakkında, mağdura yönelik şiddet eylemleri nedeniyle Tufanbeyli Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından 4320 sayılı Kanun’un 1. maddesi uyarınca 4 ay süreyle şiddet uygulamama tedbiri verilmiştir. Sanığın bu tedbir süresi içerisinde mağduru tekrar darp etmesi üzerine, aynı kanunun 2. maddesi uyarınca koruma kararına aykırılık suçundan kamu davası açılmıştır. Yerel mahkemenin beraat kararı vermesi üzerine Yargıtay 7. Ceza Dairesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesi ve AİHM kararlarına dayanarak aile kavramının nikahsız birliktelikleri de kapsadığını belirtip kararı bozmuştur. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 4320 sayılı Kanun’un sadece resmi nikahlı eşleri ve yasal aile bireylerini koruduğunu savunarak itiraz etmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, uyuşmazlığı çözümlerken öncelikle 4320 sayılı Kanun’un 1. maddesi uyarınca verilen tedbir kararlarının içeriğinin ceza davası sırasında denetlenip denetlenemeyeceği hususunu tartışmıştır. Kurul, ceza mahkemesinin ve Cumhuriyet savcısının görevinin kesinleşmiş bir tedbir kararının içeriğini denetlemek değil, bu kararın uygulanabilirliğini takip etmek ve ihlali durumunda yaptırım uygulamak olduğunu vurgulamıştır. Kararda, 4320 sayılı Kanun’un 2. maddesinde düzenlenen suçun oluşması için kesinleşmiş bir tedbir kararının bulunması, bu kararın sanığa tebliğ edilmiş olması ve kararın süre içinde ihlal edilmesinin yeterli olduğu belirtilmiştir. Sonuç olarak Ceza Genel Kurulu, tedbir kararının içeriği hatalı olsa bile kesinleşmiş olması nedeniyle uyulmasının zorunlu olduğunu, ceza hakiminin bu kararın yerindeliğini inceleme yetkisinin bulunmadığını ifade etmiştir."
Yukarıdaki karardan da anlaşılacağı üzere, kesinleşmiş bir tedbir kararı, içeriği hukuken tartışmalı olsa dahi uygulanmak zorundadır. Ceza mahkemesi, tedbir kararının yerindeliğini değil, sadece ihlal edilip edilmediğini denetlemekle yükümlüdür. Bu durum, 6284 sayılı Kanun mekanizmasının hızlı işlemesini ve şiddet uygulayanın usuli itirazlarla süreci sürüncemede bırakmasını engeller.
Israrlı takip vakalarında da benzer bir kararlılık sergilenmektedir. Ankara 11. Aile Mahkemesi'nin 24.04.2017 tarihli kararında, koruma kararını ihlal ederek mağduru takip etmeye devam eden kişi hakkında 3 gün zorlama hapsine hükmedilmesi, sistemin işleyişine dair somut bir örnektir. 6284 sayılı Kanun, bu yaptırımlarla şiddet uygulayan üzerinde caydırıcı bir otorite kurmayı amaçlamaktadır.
Uluslararası Sözleşmeler ve İzleme Mekanizmaları
6284 sayılı Kanun, Türkiye’nin kadına yönelik şiddetle mücadeledeki kararlılığını gösteren bir iç hukuk metni olmasının ötesinde, köklerini uluslararası insan hakları hukukundan ve bu alandaki küresel standartlardan almaktadır. Şiddetle mücadelenin sadece polisiye tedbirlerle değil, aynı zamanda toplumsal bir dönüşüm ve devletin pozitif yükümlülükleri çerçevesinde ele alınması gerektiği, uluslararası sözleşmelerle tescillenmiştir. Bu kapsamda, 6284 sayılı Kanun’un felsefesi ve uygulama esasları belirlenirken, başta CEDAW ve İstanbul Sözleşmesi olmak üzere pek çok evrensel metin referans noktası kabul edilmiştir.
İstanbul Sözleşmesi ve CEDAW
Kadına yönelik şiddetin bir "insan hakları ihlali" ve "ayrımcılık" olarak tanımlanması süreci, uluslararası hukukta uzun bir evrim sonucunda gerçekleşmiştir. Bu evrimin en kritik duraklarından biri CEDAW 19 nolu Genel Tavsiye Kararı'dır. 1992 yılında kabul edilen bu karar, toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'nin (CEDAW) 1. maddesi kapsamında bir ayrımcılık türü olarak tanımlamıştır. Bu tanım, devletlerin şiddeti önleme, soruşturma ve cezalandırma konusundaki sorumluluklarını netleştirmiş; şiddetin sadece bireysel bir suç değil, yapısal bir eşitsizlik sorunu olduğunu ortaya koymuştur.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın temel hak ve özgürlükleri düzenleyen bölümleri de bu uluslararası vizyonla uyumludur. Özellikle Anayasa m. 10, kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğunu vurgularken, devlete bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlama yükümlülüğü yükler. Bu maddeye eklenen "Bu maksatla alınacak tedbirler kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz" hükmü, 6284 sayılı Kanun kapsamındaki pozitif ayrımcılık içeren koruyucu tedbirlerin anayasal zeminini oluşturmaktadır.
6284 sayılı Kanun’un hazırlık sürecindeki en etkili metin olan "Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi" (İstanbul Sözleşmesi), şiddetle mücadelede dört temel sütun (Önleme, Koruma, Kovuşturma ve Destek Politikaları) üzerine inşa edilmiştir. Sözleşmenin getirdiği en önemli yeniliklerden biri, şiddet vakalarında uzlaşma mekanizmalarına bakış açısıdır. İstanbul Sözleşmesi m. 48, şiddet vakalarında zorunlu arabuluculuk ve uzlaştırma süreçlerinin yasaklandığını açıkça hükme bağlar. Bu yasak, şiddet uygulayan ve mağdur arasındaki güç dengesizliğinin, mağdurun özgür iradesini sakatlayabileceği ve adalete erişimi engelleyebileceği gerçeğine dayanmaktadır. 6284 sayılı Kanun uygulamasında da bu ilke esas alınarak, taraflar arasında barıştırma yoluna gidilmemesi yasal bir zorunluluktur.
Ayrıca, acil durumlarda bürokratik engellerin aşılması noktasında İstanbul Sözleşmesi m. 52 hayati bir önem taşır. Bu madde, ani tehlike durumlarında yetkili makamlara, mağduru korumak amacıyla faile yönelik "acil uzaklaştırma emri" çıkarma yükümlülüğü getirir. 6284 sayılı Kanun’da yer alan, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde kolluk amirine tanınan yetkiler, doğrudan bu sözleşme maddesinin iç hukuka yansımasıdır.
GREVIO Denetim Süreci
Uluslararası sözleşmelerin kağıt üzerinde kalmaması ve devletlerin taahhütlerini yerine getirip getirmediğinin denetlenmesi için bağımsız izleme mekanizmaları kurulmuştur. İstanbul Sözleşmesi kapsamında bu görevi üstlenen yapı, kısa adı GREVIO olan "Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Eylem Uzman Grubu"dur.
İstanbul Sözleşmesi m. 66 uyarınca kurulan GREVIO, sözleşmenin uygulanmasını izlemekle görevli bağımsız uzmanlar grubudur. GREVIO’nun denetim süreci şu aşamalardan oluşur:
- Raporlama Sistemi: Taraf devletler, sözleşme hükümlerini hayata geçirmek için aldıkları yasal ve idari tedbirler hakkında GREVIO tarafından hazırlanan soru formlarına dayalı kapsamlı raporlar sunar.
- Sivil Toplum Katılımı: Denetim sürecinde sadece devletin beyanları değil, sivil toplum kuruluşlarının (STK) sunduğu "gölge raporlar" da dikkate alınır. Bu, sahadaki gerçek durumun analiz edilmesi için kritik bir veri kaynağıdır.
- Ülke Ziyaretleri: GREVIO üyeleri, raporları yerinde incelemek ve mağdurlarla, uzmanlarla, kolluk birimleriyle görüşmek üzere taraf ülkelere ziyaretler gerçekleştirebilir.
- Tavsiye Kararları: İncelemeler sonucunda GREVIO, ilgili devlet için bağlayıcı veya yol gösterici nitelikte tavsiye raporları hazırlar. Bu raporlar, ulusal mevzuatın (Türkiye örneğinde 6284 sayılı Kanun’un) aksayan yönlerinin tespit edilmesi ve iyileştirilmesi için bir yol haritası sunar.
GREVIO’nun denetimlerinde üzerinde en çok durulan konulardan biri de veri toplama yükümlülüğüdür. Şiddetin yaygınlığı, türleri ve yargılama süreçlerine dair sağlıklı istatistikler tutulmadan etkili bir mücadele yürütülemeyeceği vurgulanmaktadır. Bu denetim mekanizması, devletleri sadece yasa çıkarmaya değil, bu yasaları etkili bir şekilde uygulamaya ve gerekli bütçeyi ayırmaya teşvik eder. 6284 sayılı Kanun’un uygulama yönetmeliğinde yer alan koordinasyon ve izleme birimlerinin (ŞÖNİM gibi) etkinliği, uluslararası izleme raporlarında sıklıkla değerlendirilen başlıklar arasındadır.
Sonuç olarak, Türkiye'nin uluslararası normlara dayalı bu hukuki altyapısı, 6284 sayılı Kanun'un sadece teknik bir metin değil, toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı bir hak arama aracı olduğunu teyit etmektedir. Uluslararası sözleşmelerin sağladığı bu koruma kalkanı, mağdurların korunmasında yerel mahkemelere ve idari birimlere evrensel bir perspektif kazandırmaktadır.
Emsal Yargıtay Kararları ve Aile Kavramı Tartışmaları
Türkiye’de kadına yönelik şiddetle mücadele ve aile içi huzurun tesisi noktasında 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, adeta bir "anayasa" niteliği taşımaktadır. Ancak bu kanunun bugünkü kapsamlı ve koruyucu yapısına ulaşması, mülga 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun döneminde yaşanan hukuki tartışmalar ve bu tartışmalar ışığında şekillenen yüksek mahkeme içtihatları sayesinde mümkün olmuştur. Yargı kararları, kanun metninin soyut ifadelerini somut olaylara uygulayarak koruma mekanizmasının sınırlarını çizmektedir.
Resmi Nikah ve Fiili Birliktelik
Hukuk sistemimizde "aile" kavramının kapsamı, özellikle koruma tedbirleri açısından uzun yıllar boyunca en çok tartışılan konulardan biri olmuştur. Mülga 4320 sayılı Kanun döneminde, koruma tedbirlerinden yararlanmak için "resmi nikah" şartının aranıp aranmayacağı hususu yargıyı ikiye bölmüştür. Bazı görüşler, Türk Medeni Kanunu uyarınca ailenin resmi nikahla kurulduğunu savunurken; diğer bir görüş, şiddetin önlenmesinin bir insan hakları meselesi olduğunu ve nikahsız birlikteliklerin de koruma kapsamında olması gerektiğini ileri sürmüştür.
Bu tartışmanın en somut örneği, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun (YCGK) verdiği bir kararda kendisini göstermektedir:
YCGK E. 2009/7-131 K. 2009/284: "Sanık M. D.’un, hakkında 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun uyarınca verilen tedbir kararına aykırı davranması nedeniyle açılan kamu davasında; ceza mahkemesinin görevi, kesinleşmiş bir tedbir kararının içeriğini denetlemek değil, bu kararın ihlali durumunda yaptırım uygulamaktır. Tedbir kararının içeriği hatalı olsa bile (resmi nikah bulunmaması hali dahil), karar kesinleşmiş ise buna uyulması zorunludur."
Bu karar, hukuk güvenliği ve şiddetle mücadelenin etkinliği açısından devrim niteliğindedir. Mahkeme, koruma kararının yerindeliğinin ancak itiraz aşamasında tartışılabileceğini, karar kesinleştikten sonra artık "içerik denetimi" yapılamayacağını vurgulamıştır. Dolayısıyla, şiddet uygulayanın "biz evli değiliz, bu karar geçersizdir" şeklindeki savunmalarının, kesinleşmiş bir yargı kararı karşısında hükmü kalmamaktadır. Günümüzde 6284 sayılı Kanun, bu tartışmaları tamamen sonlandırarak; evli olup olmadığına bakılmaksızın tüm kadınları ve ısrarlı takip mağdurlarını koruma kapsamına almıştır.
Yüksek Mahkeme İçtihatları
Yüksek mahkemeler, koruma kararlarının sadece kağıt üzerinde kalmaması için bu kararların hızlı, etkin ve itiraz süreçlerinin kısıtlı olması gerektiğini savunmuştur. Özellikle Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, aile içi şiddetin telafisi imkansız zararlar doğurabileceği gerçeğinden hareketle, yargılama usulüne dair önemli bir ilke benimsemiştir:
Yargıtay 2. HD 09.07.1998 Tarihli Karar: "4320 sayılı Kanun uyarınca alınan koruma kararları, nihai bir hüküm değil, aile içi şiddeti durdurmaya yönelik geçici tedbir niteliğindedir. Bu nedenle, söz konusu tedbir kararları temyiz incelemesine tabi değildir ve hızlıca uygulanması gerekir."
Bu içtihat, şiddet mağdurunun adalete erişimini hızlandırmış; koruma kararlarının aylar süren temyiz süreçlerinde askıda kalmasını engellemiştir. Benzer şekilde, güncel uygulamalarda yerel mahkemeler de 6284 sayılı Kanun’un tanıdığı geniş yetkileri kullanarak somut tehlikeleri bertaraf etmektedir.
Güncel Uygulamalardan Örnek Kararlar:
- Gaziantep 1. Aile Mahkemesi (2021/5277 D.İş): Mahkeme, şiddet uygulayanın ateşli silahının bulunmasını mağdur için ciddi bir risk olarak değerlendirmiş ve silahın kolluk birimlerine teslim edilmesine hükmetmiştir. Bu karar, önleyici tedbirlerin hayati tehlikeyi önlemedeki rolünü açıkça göstermektedir.
- Ankara 11. Aile Mahkemesi (2016/652 D.İş): Aralarında aile bağı veya nikah ilişkisi bulunmayan, ancak ısrarlı takip (stalking) yoluyla rahatsız edilen mağdurlar için koruma kararı verilmiştir. Bu karar, 6284 sayılı Kanun’un "tek taraflı ısrarlı takip mağdurları"na sağladığı koruma kalkanının yargıdaki yansımasıdır.
6284 sayılı Kanun, mülga 4320 sayılı Kanun’un eksikliklerini gideren, toplumsal cinsiyet eşitliğini merkeze alan ve uluslararası sözleşmelerle (İstanbul Sözleşmesi ve CEDAW) uyumlu bir yapıdadır. Yargıtay kararlarıyla da sabit olduğu üzere; koruma tedbirlerinde "delil veya belge aranmaması" ilkesi, şiddetin karanlıkta kalmasını önleyen en önemli unsurdur.
Özetle; Türkiye’deki şiddetle mücadele mevzuatı, sadece fiziksel şiddeti değil; psikolojik, ekonomik ve cinsel şiddeti de kapsayacak şekilde genişlemiştir. Yargı organları, "aile" kavramını biyolojik veya resmi bağların ötesinde, şiddetin gerçekleştiği her türlü yaşam alanı olarak yorumlamaya başlamıştır. Bu hukuk mücadelesi, şiddet mağdurlarının yalnız olmadığını ve devletin tüm kurumlarıyla koruma mekanizmasını işlettiğini kanıtlamaktadır. Şiddet riskinin bulunduğu her durumda, yargı kararlarıyla desteklenen bu yasal hakların kullanılması, can güvenliğinin korunması adına hayati önem taşımaktadır.